172 BİN ÇOCUK YATAĞA AÇ GİRİYORSA, KİM RAHAT UYUYOR?
Okullar açıldı. Çantalar hazır. Defterler tamam. Peki çocukların karnı?
Okullar açıldı.
Çantalar hazırlandı, defterler alındı, kalemler tamamlandı. Veliler bir kez daha okul masraflarını hesapladı.
Fakat bütün bu telaşın ortasında çok daha temel bir soru var:
Çocuk ne yiyecek?
Gündeme getirilen veride 172 bin çocuğun yatağa aç girdiği ileri sürülüyor. Bu rakamın hangi yıl ve hangi OECD veri setinden üretildiğinin ayrıca doğrulanması gerekir. Fakat rakamın kaynağı tartışılırken asıl gerçeği gözden kaçırmayalım:
Türkiye'de çocuk yoksulluğu ciddi bir toplumsal sorundur.
TÜİK'in 2025 verilerine göre 0-17 yaş grubundaki çocukların yüzde 36,8'i yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında; yüzde 27,2'si maddi yoksunluk içinde.
Bunlar yalnızca istatistik değil.
Her yüzde puanın arkasında bir çocuk var.
Kahvaltısı eksik olan…
Beslenme çantası boş kalan…
Et, süt, meyve ve sebzeyi düzenli tüketemeyen…
Arkadaşının yiyeceğine bakıp kendi çantasını kapatan…
İstatistik dediğimiz şey, aslında insan hayatının rakama dönüşmüş halidir.
BİR ÖĞÜN YEMEK VEREMEZ MİYİZ?
İşte asıl sorumuz bu.
Çocuklarımıza okullarda en azından bir öğün ücretsiz yemek veremez miyiz?
Türkiye Cumhuriyeti Devleti bunu yapamayacak kadar güçsüz bir devlet midir?
Hayır.
Bu ülke devasa altyapı projeleri yapabiliyor.
Milyarlarca liralık yatırımları finanse edebiliyor.
Savunma sanayisine, teknolojiye, ulaşıma ve büyük kamu projelerine kaynak ayırabiliyor.
O halde mesele yalnızca para değildir.
Mesele önceliktir.
Çocuğun karnını doyurmak devletin öncelikleri arasında nerede duruyor?
Asıl hesap burada verilmelidir.
DEVLETİN BÜYÜKLÜĞÜ ÇOCUĞUN SOFRASINDA ÖLÇÜLÜR
"Devletimiz büyük."
Elbette.
Ama devletin büyüklüğü yalnızca yaptığı yolun kilometresiyle, köprünün uzunluğuyla veya yatırımın büyüklüğüyle ölçülmez.
Devletin gerçek gücü, en korunmasız vatandaşının hayatını değiştirebilme kapasitesidir.
Çocuk kendi yoksulluğunun sorumlusu değildir.
Enflasyonu çocuk yaratmadı.
İşsizliği çocuk yaratmadı.
Konut krizini çocuk yaratmadı.
Gıda fiyatlarını çocuk belirlemedi.
Ama bütün bunların faturasını çocuk ödüyorsa, yetişkinlerin kendisine sorması gereken soru açıktır:
Biz nerede yanlış yaptık?
ÇOCUKLARIN BESLENMESİ BİZİM SINAVIMIZDIR
Geçmiş yıllarda yayımlanan çeşitli araştırmalarda çocukların yeterli beslenmesine ilişkin ciddi sorunlar ortaya konuldu.
Süt ve süt ürünlerine, meyve ve sebzeye, et, tavuk ve balık gibi protein kaynaklarına düzenli erişimde önemli yetersizlikler bulunduğu bildirildi.
Bu araştırmaların her birinin yılı ve metodolojisi ayrıca değerlendirilmelidir.
Ama tartışmanın özünü kaçırmayalım:
Bir çocuğun yeterli beslenemediğini anlamak için rakamların yüzde 80'e, yüzde 90'a ulaşmasını bekleyemeyiz.
Bir çocuk bile açsa, ortada çözülmesi gereken bir problem vardır.
BÜYÜME RAKAMLARI ÇOCUĞUN KARNINI DOYURMUYORSA NEYİ ÖLÇÜYORUZ?
Ekonomi büyüyor olabilir.
İhracat artıyor olabilir.
Milli gelir yükseliyor olabilir.
Yeni yollar, köprüler, hastaneler yapılabilir.
Bunların tamamı değerlidir.
Ama ekonominin amacı insan hayatını iyileştirmektir.
İnsan ekonominin dipnotu değildir.
Bu nedenle artık yalnızca:
"Ekonomi ne kadar büyüdü?"
diye sormak yetmez.
Şunu da sormak gerekir:
"Bu büyümeden çocuk ne kadar pay aldı?"
Çünkü büyümenin toplumsal karşılığı, insanların hayatında görülmüyorsa rakam ile gerçek hayat arasındaki mesafeyi konuşmak zorundayız.
ÇOCUĞUN PARTİSİ YOK
Çocuk yoksulluğunu siyasi rakibe saldırmak için kullanmak kolay.
Bir taraf geçmişi gösterir.
Diğeri bugünü.
Biri eski faturaları çıkarır.
Diğeri yenilerini.
Siyasetçiler birbirine kürsülerden cevap verir.
Televizyonlarda tartışırlar.
Sosyal medyada birbirlerine laf yetiştirirler.
Sonra herkes evine gider.
Çocuk yine sofrada kalır.
Çocuğun siyasi parti üyeliği yok.
Oy hakkı yok.
Seçim kampanyası yok.
Propaganda makinesi yok.
Çocuğun yalnızca karnı var.
Ve o karın acıkıyor.
OKUL YEMEĞİ LÜKS DEĞİL, SOSYAL DEVLETİN GÖREVİDİR
Okullarda ücretsiz yemek bir hayır işi değildir.
Bir siyasi partinin seçim vaadi olarak görülmemelidir.
Bir yardım kampanyasına da bırakılmamalıdır.
Bu, eğitim, sağlık ve sosyal politikanın kesiştiği bir devlet politikasıdır.
OECD'nin 2025 çalışmasına göre incelenen 32 eğitim sisteminin 17'sinde sosyoekonomik açıdan dezavantajlı öğrencilere ücretsiz veya indirimli yemek sağlanırken, 12 sistemde tüm öğrencilere ücretsiz veya indirimli yemek uygulaması bulunuyor.
Yani dünyada bunun örnekleri var.
Mesele "yapılabilir mi?" sorusundan çok:
"Biz bunu neden yeterince kapsamlı yapmıyoruz?"
sorusudur.
BİR ÖĞÜN, BİR ÇOCUKTAN FAZLASIDIR
Okulda ücretsiz bir öğün;
çocuğun karnını doyurur,
ailenin bütçesine katkı sağlar,
beslenme kalitesini yükseltir,
eğitimde fırsat eşitliğini güçlendirir,
okula devamı destekleyebilir.
Yani bugün verilen bir öğün, yalnızca bugünün açlığını çözmez.
Yarının insanına yatırım yapar.
Çocuk yoksulluğunun en tehlikeli tarafı da budur.
Bugünün yoksulluğu, yarının eğitim eşitsizliğine dönüşebilir.
Bugünün yetersiz beslenmesi, yarının sağlık sorunlarına dönüşebilir.
Bugün sofradan eksilen, yarın toplumun önüne daha ağır bir fatura olarak gelebilir.
Çocuk yoksulluğu, geleceğe kesilmiş vadeli faturadır.
"AİLESİ BAKSIN" DEMEK ÇÖZÜM DEĞİL
Elbette çocuğun temel sorumluluğu ailesindedir.
Ama sosyal devlet tam da ailenin ekonomik gücünün yetersiz kaldığı yerde devreye girer.
Zengin ailenin çocuğu ile yoksul ailenin çocuğu aynı ülkenin çocuğudur.
Birinin geleceği diğerinden daha değerli değildir.
Bir ailenin geliri düştüğünde çocuğun beslenmesi ilk tasarruf kalemi olmamalıdır.
Çocuğun geleceği, ailesinin cüzdanına terk edilemez.
RİCA DEĞİL, DEVLET POLİTİKASI
Artık "Bir öğün yemek veremez miyiz?" diye rica etmek yerine, bunun nasıl yapılacağını konuşmalıyız.
Ulusal bir okul beslenme programı hazırlanabilir.
Bütçesi açıkça belirlenebilir.
Beslenme standartları oluşturulabilir.
Tedarik süreçleri şeffaflaştırılabilir.
Yerel üreticiler sisteme dahil edilebilir.
Denetim mekanizması kurulabilir.
Ve kamuoyuna hesap verilebilir:
Kaç çocuk yararlandı?
Ne kadar para harcandı?
Öğünün besin değeri neydi?
Programın sonuçları ne oldu?
İşte sosyal devlet budur.
Kaynağı belli, standardı belli, denetimi belli, sonucu ölçülebilen kamu politikası.
ASLI HESAP ŞUDUR
İktidara soralım:
Çocuk yoksulluğunu azaltmak için ölçülebilir hedefiniz nedir?
Muhalefete soralım:
Yönettiğiniz yerlerde çocuk beslenmesine ilişkin kalıcı ve ölçülebilir hangi modeli uyguluyorsunuz?
Bürokrasiye soralım:
Kamu kaynaklarının ne kadarı doğrudan çocukların beslenmesine gidiyor?
Siyasetin tamamına soralım:
Çocukların açlığını daha kaç seçim dönemi konuşacağız?
Çünkü çocuk yoksulluğu hakkında konuşmak kolaydır.
Çözmek zordur.
Slogan atmak kolaydır.
Bütçe ayırmak zordur.
Fotoğraf çektirmek kolaydır.
Sonuç almak zordur.
BİR ÇOCUK BİLE FAZLADIR
172 bin…
Bu rakamın kaynağı, yılı ve metodolojisi elbette sorgulanmalıdır.
Ama mesele yalnızca 172 bin değildir.
Bir çocuk bile fazladır.
Bir çocuğun yatağa aç girmesi fazladır.
Bir çocuğun okula aç gitmesi fazladır.
Bir çocuğun arkadaşının beslenme çantasına bakıp kendi çantasını saklaması fazladır.
Bir çocuğun ailesinin ekonomik yetersizliği nedeniyle eğitim ve sağlık fırsatlarından mahrum kalması fazladır.
Bu nedenle mesele artık:
"Ekonomi büyüyor mu?"
sorusundan ibaret değildir.
Asıl soru şudur:
172 BİN ÇOCUK YATAĞA AÇ GİRİYORSA, TÜRKİYE'NİN GÜCÜ MÜ YETMİYOR, YOKSA ÇOCUKLARIN ÖNCELİĞİ Mİ YOK?
Çünkü aç çocuğa büyüme rakamı anlatamazsınız.
Önce karnını doyurursunuz.
Sonra matematik öğretirsiniz.
Önce çocuğun geleceğini korursunuz.
Sonra ülkenin geleceğinden söz edersiniz.
Bir ülkenin gerçek kalkınma ölçüsü, en büyük projesi değil; en yoksul çocuğunun sofrasıdır.
Ve artık o sofranın hesabını sormanın zamanı gelmiştir.





