Aile Bahanesi: Seçici “Çocuk Koruma” Anlayışı
12-13 Eylül 2026’da hayata geçirilen “Ailem Güvende” operasyonu, çocukların korunması adına öne sürülen gerekçelerle fiilen hedef alınan gruplar arasındaki çelişkiyi bütün açıklığıyla gözler önüne serdi. İstanbul, Ankara, İzmir, Aydın ve Mersin Cumhuriyet Başsavcılıkları’nın koordinasyonunda 15 ile yayılan operasyonda Adalet Bakanı Akın Gürlek’in açıkladığı üzere 162 kişi hakkında soruşturma açıldı, 9 dernek ve 13 işletmeye yönelik adli işlem başlatıldı. İstanbul ayağında 12 ili kapsayan ve aralarında altı LGBTİ+ derneğinin de bulunduğu 54 adrese düzenlenen baskınlarda 26 kişi gözaltına alındı. Bir gün önce İstanbul 7. Sulh Ceza Mahkemesi’nin 2026/9559 sayılı kararıyla çok sayıda LGBTİ+ örgüt, yayın organı, öğrenci topluluğu ve aktivistin dijital hesaplarına erişim engeli getirilmişti. Resmi açıklamalarda tüm bu adımların Cumhurbaşkanlığı’nın “Aile ve Nüfus On Yılı” vizyonu çerçevesinde çocukları koruma amacıyla atıldığı savunuldu.
İleri sürülen gerekçeler kadar, görmezden gelinenler de en az o kadar dikkat çekici.
Türkiye’nin köklü LGBTİ+ hak örgütlerinden Kaos GL, sitesindeki içerikler nedeniyle “müstehcenlik” suçlamasıyla karşı karşıya bırakıldı. İzmir’de Zenne Arif olarak bilinen sanatçı gözaltına alındı; yönetim kurulu üyelerinden gönüllülere, hatta denetim kurulu yedek üyelerine kadar geniş bir çevre soruşturmaya dahil edildi. Ortaya konan suçlamaların dayanağı somut bir çocuk istismarı vakası değil, LGBTİ+ kimliğinin ve örgütlü varlığının kendisiydi.
Oysa aynı devlet aygıtı, gerçekten harekete geçmeyi tercih ettiğinde nereye yöneleceğini bilmektedir. Hiranur Vakfı’nın kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel’in (İsmailağa cemaatine mensup) kızı H.K.G. davası bu gerçeği en çarpıcı şekilde hatırlatmaya devam ediyor. H.K.G., altı yaşından itibaren cemaat mensubu bir yetişkin tarafından cinsel istismara uğradığını, on üç yaşında nişanlandığını, on dört yaşında dini nikâhla evlendirildiğini ve on yedi yaşında doğum yaptığını açıkladı. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın müdahalesi ancak kamuoyu baskısı dayanılmaz bir boyuta ulaştıktan yıllar sonra geldi. Sonuçta istismarcı 36 yıl, Gümüşel 18 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı. Mahkûmiyet kararlarına rağmen siyasi ve cemaat çevreleri bu kişilerin lehine seferber olmaktan geri durmadı.
Benzer örnekler az değildir. Ensar Vakfı’nın Çorum şube başkanı, dini eğitim kurslarında öğrencilerine cinsel istismarda bulunduğu gerekçesiyle 12 yıl 6 ay hapis cezasına mahkûm edildi ve ceza üst mahkemelerce onandı. Uşşaki tarikatı lideri benzer suçlardan on yıldan fazla hapisle cezalandırıldı. Nur cemaatine bağlı yurtlarda görev yapan yöneticiler hakkında açılan davalarda mahkemeler mağdurlardan birinde kalıcı ruhsal hasar tespit etti. İzmir’de Süleymancılar cemaatiyle bağlantılı bir derneğin eski başkanı hâlâ yargılanmayı sürdürüyor; altı kadın ve bir kız çocuğuna sistematik cinsel saldırı suçlamasıyla karşı karşıya. Kuran kursları, tarikat yurtları ve cemaat yapılarına bağlı eğitim kurumlarında yaşanan istismar vakaları defalarca belgelenmiş, mahkeme kayıtlarına geçmiş, mağdur beyanları ve bilirkişi raporlarıyla sabitleşmiş olmasına rağmen bu yapılar faaliyetlerine devam edebiliyor, çocukları bünyelerinde tutabiliyor ve kamu kaynaklarından destek alabiliyor.
Devletin iki yüzü
Bu kurumların hiçbirine bir gecede on beş ilde eş zamanlı baskın düzenlenmedi. Banka hesapları dondurulmadı, internet siteleri engellenmedi, üyeleri koordineli şekilde gözaltına alınmadı. Müdahale çoğu zaman ancak yıllarca süren kamuoyu baskısı, gazetecilik araştırmaları ve yetişkin hale gelen mağdurların tanıklıkları sonrasında gerçekleşti. Bu süre boyunca cemaat yurtlarında ve kurslarında kalan çocukların büyük bölümünün gidecek başka yeri yoktu; aileleri barınma, eğitim ve sosyal destek açısından aynı ağlara bağımlı durumdaydı.
Asimetri yapısal niteliktedir. Suçlananlar siyasi nüfuz sahibi dini cemaatlere ve tarikatlara mensup olduğunda devletin tepkisi ihtiyat, gecikme ve yumuşatma şeklinde tezahür ediyor: “münferit olay” söylemi, cemaatlerin yalanlamaları, yıllarca süren yargı süreçleri, cezaların ertelenmesi ya da faillerin korunması. Suçlananlar ise ideolojik olarak rahatsız edici bulunan LGBTİ+ dernekleri olduğunda aynı devlet beş il başsavcılığını bir gecede koordine edebiliyor ve on yılı aşkın belgelenmiş, mahkemece sabitlenmiş istismar kayıtlarına sahip kurumlara nadiren gösterdiği aciliyeti sergileyebiliyor. Bir yılda on binlerce çocuk istismarı dosyasının açıldığı, cezaevlerinde binlerce çocuğun bulunduğu, çocuk işçiliğinin ve suça sürüklenmenin yaygınlaştığı bir tabloda asıl tehdit unsuru olarak işaret edilen yerlerin payı sistematik biçimde görmezden geliniyor.
Resmi anlatının sınırları
İnsan hakları örgütleri bu deseni hızla teşhis etti. Ulusal savunucular ağı üzerinden koordine olan gruplar, baskınları LGBTİ+ örgütlerini gayrimeşrulaştırma ve Anayasa’nın güvence altına aldığı dernek kurma özgürlüğünü boşaltma girişimi olarak nitelendirdi. BM İnsan Hakları Savunucuları Özel Raportörü, yalnızca savunuculuk faaliyetleri nedeniyle gözaltına alınan herkesin koşulsuz serbest bırakılmasını talep etti. Paris Belediye Başkanı ve ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi üyeleri operasyonu evrensel insan haklarının ihlali olarak değerlendirdi.
Devlet yanlısı medya ise farklı bir çerçeve çizdi; çocukların “uygunsuz içeriklere maruz bırakıldığı” yönündeki doğrulanmamış iddiaları tekrarladı. Aynı kararlılığın, kesinleşmiş mahkûmiyetleri bulunan kurumlara neden uygulanmadığını sormadı. Çocuk güvenliği söylemi yalnızca ideolojik olarak hedef alınan kesimlere yöneldiğinde hız kazanıyor; belgelenmiş istismar geçmişine sahip yapılara gelince ise suskunluk ve dokunulmazlık devreye giriyor.
Söylem bir kenara bırakıldığında geriye net bir tablo kalıyor. LGBTİ+ yaşamın örgütlü ve kamusal varlığı, iktidarın ulus tasavvuruyla bağdaşmaz bulunuyor ve Onur Yürüyüşü yasaklarından platform engellerine, oradan ülke çapında koordineli baskınlara kadar her araç bu bağdaşmazlığı fiiliyata dönüştürmek için seferber ediliyor. Buna karşılık, belgelenmiş ve mahkemece sabitlenmiş çocuk istismarı geçmişine sahip kurumlar, “çocuk güvenliği” politikasının hiçbir zaman ciddi biçimde sarsmadığı bir dokunulmazlıkla faaliyetlerine devam ediyor. Tarikat yurtları, kuran kursları ve cemaat yapıları, yıllarca süren davalar ve mahkûmiyetlere rağmen ayakta kalabiliyor; çocuklar bu yapılara bağımlı bırakılıyor.
Burada söz konusu olan aile değil. Aile yalnızca bir bahane. Bu bahanenin uygulanışındaki seçicilik, kimin güvenliğinin gerçekten öncelik taşımadığını, hangi kurumların dokunulmaz sayıldığını ve çocukların beden bütünlüğünün hangi çıkarlar uğruna ikincil hale getirildiğini bütün açıklığıyla ortaya koyuyor.





