Deniz Göktaş meselesi artık yalnızca bir kişinin tutuklanması, tahliye edilmesi veya yaptığı açıklamalar meselesi olmaktan çıktı.
Mesele, bir siyasi partinin hangi durumda, kime, ne ölçüde ve hangi siyasi hesapla sahip çıktığı meselesine dönüştü.
Hatırlayalım...
Göktaş tutuklandığında CHP Genel Başkanı Özgür Özel kendisini cezaevinde ziyaret etmişti. Ziyaret 5 Temmuz 2026'da gerçekleşmiş ve Özel, Göktaş ile yaklaşık 30 dakika görüşmüştü. (DHA | Demirören Haber Ajansı)
Fakat sonrasında kamuoyuna yansıyan açıklamalar, bu ziyaretin siyasi açıdan ne kadar doğru bir zemine oturduğu konusunda ciddi soru işaretleri doğurdu.
Nitekim Göktaş, Kemal Kılıçdaroğlu ile yaptığı görüşmeye ilişkin olarak, kendisine “geçmiş olsun” denildiğini ve kendisinin de “CHP'yi salın” dediğini anlattı. (Cumhuriyet)
Şimdi gelelim bugüne...
88 gün sonra tahliye edilen Göktaş'ın cezaevinden çıkar çıkmaz yaptığı açıklamalar ve sonrasında bazı CHP yöneticilerinden gelen geçmiş olsun mesajları, ister istemez şu soruyu yeniden gündeme getiriyor:
Bu nasıl bir siyasi refleks?
Bu nasıl bir yardımcılık?
Bu nasıl bir yol arkadaşlığı?
Bir siyasi partinin yöneticileri, Genel Başkanlarının karşı karşıya kaldığı siyasi ve sembolik bir problemi görmezden gelerek kendi başlarına başka bir pozisyon alabilirler mi?
Elbette herkesin düşünce özgürlüğü vardır.
Elbette hukuk devletinde herkesin adil yargılanma hakkı vardır.
Elbette bir kişinin tutuklanmasına karşı çıkmak ile o kişinin bütün söylemlerini benimsemek aynı şey değildir.
Ama siyasette mesele sadece “hukuken ne yapabilirim?” sorusundan ibaret değildir.
Bir de “siyasi olarak ne yapmalıyım?” sorusu vardır.
Hele hele toplumun hassasiyetlerinin bulunduğu alanlarda...
İşte tam burada siyasi akıl devreye girmelidir.
Çünkü CHP'nin bir kişiye yönelik hukuki süreçteki tutumuyla, o kişinin kamuoyunda tartışma yaratan söylemlerini sahipleniyor görüntüsü vermesi arasında çok önemli bir fark vardır.
Bu ayrım yapılamazsa ortaya özgürlük savunusu değil, siyasi savrulma görüntüsü çıkabilir.
Üstelik mesele bununla da bitmiyor.
Genel Başkan'ın attığı bir adımın hemen ardından farklı yöneticilerin farklı refleksler göstermesi, dışarıdan bakıldığında parti içinde ortak akıl ve koordinasyon sorunu olduğu izlenimini güçlendirebilir.
Parti yönetiminde herkes ayrı telden çalarsa, orkestranın adı orkestra olarak kalır ama ortaya müzik çıkmaz!
ASIL SORU BURADA!
Sayın Genel Başkan'ın etrafındaki siyasi kadro, Genel Başkan'ı desteklemek için mi vardır?
Yoksa Genel Başkan'ın attığı adımların hemen arkasından başka siyasi mesajlar üretmek için mi?
Genel Başkan bir siyasi risk alırken, yardımcılarının aynı riskin sonuçlarını hesaplamadan yeni riskler üretmesi yol arkadaşlığı mıdır, yoksa yönetim zaafı mıdır?
Bunlar sorulması gereken sorulardır.
Çünkü bir siyasi partide Genel Başkan başka, Parti Meclisi başka, Genel Başkan Yardımcıları başka, milletvekilleri başka, belediye başkanları başka ve sosyal medya kadroları bambaşka konuşuyorsa;
orada iletişim değil kakofoni vardır!
Biz tam da bunu söylüyoruz.
Baştan beri söylüyoruz:
CHP'nin en büyük problemlerinden biri yalnızca muhalefet etmek değil, kendi içerisinde ortak bir siyasi akıl üretememektir.
Bir gün bir tarafa savrulup ertesi gün başka tarafa yönelmek...
Bir kişiye yönelik eleştiriyi başka, aynı kişiye yönelik sahiplenmeyi başka kadroların yapması...
Bir yöneticinin söylediğini diğerinin boşa düşürmesi...
Sonra da bütün bunların kamuoyunda “partinin politikası” olarak algılanmasını beklemek!
Olmaz!
SİYASET DUYGUSAL REFLEKSLE YÖNETİLMEZ!
Bir siyasi parti, özellikle ana muhalefet iddiasındaki bir parti, her olay karşısında ilk refleksiyle değil sonucunu hesaplayarak hareket etmek zorundadır.
Çünkü atılan her adımın bir karşılığı vardır.
Kime gidildiği...
Kime sahip çıkıldığı...
Hangi açıklamanın yapıldığı...
Hangi mesajın yayımlandığı...
Hangi zamanda yayımlandığı...
Bunların tamamı siyasettir.
Dolayısıyla “Ben sadece geçmiş olsun dedim” demek, siyasetin sonuçlarını ortadan kaldırmaz.
Toplum mesajı bütünüyle değerlendirir.
Ve sorar:
“Bu partinin kırmızı çizgileri nelerdir?”
İşte CHP yönetiminin cevaplaması gereken soru budur.
Bir siyasi parti özgürlükleri savunabilir.
Hukuksuzluklara karşı çıkabilir.
Sanatçının, gazetecinin, yazarın, komedyenin ifade özgürlüğünü savunabilir.
Ama aynı anda toplumun dini ve kültürel hassasiyetlerini de gözetebilir.
Bunlardan biri diğerinin alternatifi değildir.
Özgürlük savunusu ile toplumsal hassasiyet arasında mutlaka bir tercih yapmak zorunda değilsiniz.
Asıl maharet, ikisini aynı siyasi zeminde buluşturabilmektir.
VE BİR KEZ DAHA SÖYLÜYORUM:
Sayın Genel Başkan!
Sizin önünüzde yalnızca rakip partiler yok.
Sizin önünüzde yalnızca seçim sandığı yok.
Sizin önünüzde aynı zamanda parti içi koordinasyon problemi var.
Bu nedenle mesele artık tek tek olaylara tepki vermekten çıkmalıdır.
Sistem kurulmalıdır.
Kim konuşacak?
Ne zaman konuşacak?
Hangi konuda kim açıklama yapacak?
Partinin ortak politikası nedir?
Genel Başkan'ın açıklamasıyla Genel Başkan Yardımcısının açıklaması çelişirse ne olacaktır?
Bunların cevabı belli olmalıdır.
Aksi hâlde bugün Deniz Göktaş olur, yarın başka bir isim olur.
Bugün bir ziyaret tartışılır, yarın başka bir açıklama.
Ama sonuç değişmez:
Parti kendi ayağına dolanır!
Ve biz yine aynı şeyi söyleriz:
Ayrık otlarını temizleyin!
Çünkü bahçe bakımsız bırakılırsa...
Ayrık otları gülleri boğar.
Çalıçırpılar lalelerin önünü kapatır.
Ve bir süre sonra dönüp baktığınızda, bahçenin sahibi olduğunuzu zannedersiniz ama bahçede ne gül kalmıştır ne lale!
Siyasette mesele yalnızca doğru yerde durmak değildir;
doğru zamanda, doğru sözle, doğru kadroyla ve ortak akılla durabilmektir.
Numan CENGİZ
Araştırmacı İlahiyatçı Yazar





