CAFER LONDRA’DAN KONUŞUYOR
Londra’nın konforundan Türkiye’ye demokrasi dersi vermek kolaydır; asıl marifet, Türkiye’de sorulan soruların karşısına çıkabilmektir.
Cafer Londra’dan konuşuyor.
Hem de ne konuşmak!
Demokrasiden söz ediyor.
Kurultaydan söz ediyor.
Delegelerin iradesinden söz ediyor.
Bağımsız medyadan söz ediyor.
Siyasetçilere ahlâk dersi veriyor.
Sonra dönüp Kemal Kılıçdaroğlu’na “talihsiz vaka” diyor.
Pes!
İnsanın önce aynaya bakması gerekmez mi?
Kendi hayatında cevaplaması gereken sorular varken, başkasına kürsü kurmak ne zamandan beri demokrasi oldu?
Kılıçdaroğlu’nu eleştirmek elbette herkesin hakkıdır.
Ama Cafer Mahiroğlu’nun yaptığı eleştiri sınırlarını aşarak hakaret ve itibarsızlaştırma diline dönüşüyorsa, buna da “demokrasi” adını koyamayız.
Çünkü demokrasi, sadece sevdiğin insanları savunmak değildir.
Demokrasi, sevmediğin insanın da hakkını teslim edebilmektir.
CAFER, SEN ÖNCE NEREDESİN ONU SÖYLE!
Kılıçdaroğlu’na sorular soruyorsun.
Güzel.
Biz de sana soruyoruz:
Sen neredesin Cafer?
Türkiye’de misin?
Hakkındaki hukuki süreçlerin karşısında mısın?
Türkiye’ye dönüp mahkemelerin, savcılıkların ve kamuoyunun önünde bütün sorulara cevap vermeye hazır mısın?
Çünkü 10 Haziran 2025’te İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü “ihaleye fesat karıştırmak” soruşturması kapsamında hakkında yakalama kararı çıkarıldığı kamuoyuna açıklandı.
Sen bu suçlamaları reddediyorsun.
Peki.
O zaman çık, anlat!
Belgen varsa göster.
Savunman varsa yap.
İtirazın varsa ortaya koy.
Masumsan, bunu Türkiye kamuoyunun önünde anlat.
Ama Londra’dan Kılıçdaroğlu’na bağırıp Türkiye’deki kendi dosyalarının sorularını uzaktan izlemek, siyasi açıdan ciddi bir çelişki yaratmıyor mu?
Başkasına hesap sorarken kendi hesabından kaçamazsın.
LONDRA’DAN CESARET DERSİ VERİLMEZ
Burada mesele Londra değildir.
Mesele, Londra’nın ne anlama geldiğidir.
İnsan dünyanın herhangi bir yerinde yaşayabilir.
İngiltere’de de yaşayabilir.
Londra’da da yaşayabilir.
Bunda hiçbir sorun yok.
Sorun şurada:
Türkiye’deki siyasi aktörlere sürekli cesaret, demokrasi ve hesap verme dersi verirken; kendin hakkında yürüyen hukuki süreçler konusunda neden aynı açıklığı göstermiyorsun?
İşte asıl soru budur.
Çünkü cesaret, başkasına laf söylemek değildir.
Cesaret;
kendi hakkında söylenenleri de dinleyebilmektir.
Cesaret;
kendi dosyanın kapağını da açabilmektir.
Cesaret;
“Ben haklıyım” demek değil, “İşte belgelerim” diyebilmektir.
KILIÇDAROĞLU’NA “TALİHSİZ VAKA” DİYORSUN!
Bir dakika!
Sen kimsin de Kemal Kılıçdaroğlu’na Türkiye siyasetinin “talihsiz vakası” diye hüküm kesiyorsun?
Kılıçdaroğlu’nun siyasi hayatını beğenmeyebilirsin.
Seçim performansını eleştirebilirsin.
Genel başkanlığını başarısız bulabilirsin.
Bunların tamamı meşru siyasi eleştiridir.
Ama Kılıçdaroğlu’nun bütün siyasi geçmişini birkaç aşağılayıcı cümleye sıkıştırmak, siyaset yapmak değil; siyasi linç üretmektir.
Üstelik kiminle konuştuğunu da unutma.
Bu ülkenin siyasetinde 13 yıl CHP Genel Başkanlığı yapmış bir insandan söz ediyorsun.
Devlet bürokrasisinden gelen bir siyasetçiden söz ediyorsun.
On yıllar boyunca Türkiye siyasetinin içinde bulunmuş bir insandan söz ediyorsun.
Ve bu insanın siyasi hayatını birkaç sosyal medya paylaşımıyla çöpe atabileceğini düşünüyorsun.
Hayır Cafer!
O kadar kolay değil.
KILIÇDAROĞLU LİNÇ EDİLDİ, SEN Mİ SUSTURACAKSIN?
Kılıçdaroğlu’nu kimler hedef almadı?
Kimler saldırmadı?
Kimler siyasi olarak linç etmeye çalışmadı?
Ama Kılıçdaroğlu geri çekilmedi.
2016’da PKK’nın silahlı saldırısında konvoyu hedef alındı.
2017’de Ankara’dan İstanbul’a adalet için yürüdü.
Yaklaşık 450 kilometre.
450 kilometre!
Bu rakamı sosyal medya paylaşımına yazmak kolay.
Ama o yolu yürümek kolay değildi.
Ayağın yara olacak.
Vücudun yorulacak.
Üzerine baskı gelecek.
Sana saldırılacak.
Sana hakaret edilecek.
Ve sen yine de yürüyeceksin.
Kılıçdaroğlu bunu yaptı.
Şimdi sen Londra’dan çıkıp ona cesaret dersi veriyorsun.
Gerçekten mi?
SİYASETİN CESARETİ KLAVYEDE ÖLÇÜLMEZ
Cafer!
Senin elinde mikrofon olabilir.
Televizyon olabilir.
Gazete olabilir.
Sosyal medya hesabı olabilir.
Bunların hepsi güçtür.
Ama güç sahibi olmak haklı olmak değildir.
Mikrofon sahibi olmak, ahlâki üstünlük sahibi olmak değildir.
Medya sahibi olmak, eleştiriden muaf olmak değildir.
Siyasi çevrelere yakın olmak, hesap verme yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz.
Tam tersine.
Gücün arttıkça sorumluluğun artar.
Sesin milyonlara ulaşıyorsa, söylediğin her sözün hesabını daha dikkatli vermek zorundasın.
DELEGELERİN İRADESİNDEN SÖZ EDİYORSUN; PEKİ YA İRADE ÜZERİNDEKİ İDDİALAR?
Burada da başka bir çelişki çıkıyor.
CHP’nin 38. Olağan Kurultayı’nda delegelerin iradesinden söz ediyorsun.
Ama aynı kurultayla ilgili ciddi hukuki süreçler yürütülüyor.
Üstelik sen de bu soruşturma kapsamında “şüpheli” sıfatıyla ifade verdin.
Bazı delegelere para ve çeşitli menfaatler sağlandığı yönündeki iddialar soruşturma dosyasına girdi.
Sen bunları reddettin.
Tamam.
Herkesin savunma hakkı vardır.
Ama o zaman başkalarına da aynı hakkı tanıyacaksın.
Kılıçdaroğlu’na da.
Delegelere de.
Sana yöneltilen sorulara da.
Çünkü hukuk işine geldiğinde kullanılacak bir sopa değildir.
Hukuk, herkes için aynı ölçüdür.
HALK TV’NİN EKRANINDA EMEK, KULİSİNDE NE?
Bir de Halk TV meselesi var.
Ekranda emek.
Ekranda demokrasi.
Ekranda özgürlük.
Ekranda hak.
Peki çalışanlar?
2026 boyunca Halk TV çalışanları ve sendika tarafından ücretler, servis, 212 sayılı Basın İş Kanunu kapsamındaki haklar, kıdem, fazla mesai ve çalışma koşulları konusunda ciddi eleştiriler dile getirildi.
Çalışanların işten ayrılmaları ve işten çıkarmalar da kamuoyunda tartışıldı.
Şimdi burada çok basit bir soru soruyorum:
Başkasının emeğini savunurken kendi çalışanının emeğiyle ilgili eleştirileri neden aynı yüksek sesle dinlemiyorsun?
Bağımsız medya elbette yaşamalı.
Ama bağımsız medya patronu eleştirilemez demek değildir.
Tam tersine.
Medya gücü büyüdükçe hesap verme sorumluluğu da büyür.
BOĞAZ’DAKİ DOSYA, LONDRA’DAKİ MİKROFON VE TÜRKİYE’DEKİ SORULAR
Bir de Boğaziçi ön görünümündeki yapı dosyası var.
Mahiroğlu’nun yapısıyla ilgili imar mevzuatına aykırılık iddiaları ve yargı süreçleri kamuoyuna yansıdı.
Dosyada ek alan ve yeni kat oluşturulmasına ilişkin tespitlerden söz edildi.
Bu konularda mahkeme ve soruşturma süreçleri bulunduğu için peşinen hüküm vermiyoruz.
Ama şu soruyu sormaktan da vazgeçmiyoruz:
Kendi hakkında bu kadar soru bulunan bir kişi, neden sürekli başkalarının hesabını konuşuyor?
Neden?
Çünkü başkasının dosyasını konuşmak kolay.
Kendi dosyanı konuşmak zor.
Başkasına parmak sallamak kolay.
Kendi parmaklarının nereye işaret ettiğini görmek zor.
CAFЕR, KILIÇDAROĞLU SENİN HEDEF TAHTAN DEĞİL
Bunu açıkça söyleyelim.
Kılıçdaroğlu senin sosyal medya kampanyalarının hedef tahtası değildir.
Kılıçdaroğlu’nun siyasi mirasını beğenmeyebilirsin.
Ama onun hayatını birkaç hakaret cümlesiyle silemezsin.
Adalet Yürüyüşü’nü silemezsin.
Kurşunların hedefi oluşunu silemezsin.
Siyasi mücadelelerini silemezsin.
Türkiye siyasetinde bıraktığı izi silemezsin.
Çünkü tarih, sosyal medya trollüğünden daha uzun ömürlüdür.
Bugün trend olursun.
Yarın unutulursun.
Ama bir insanın siyasi hayatı tarihsel hafızaya girdiyse, onu Twitter/X paylaşımıyla yok edemezsin.
CAFER LONDRA’DAN KONUŞUYOR!
İşte başlığımızın bütün anlamı burada.
Cafer Londra’dan konuşuyor.
Türkiye’ye demokrasi dersi veriyor.
Kılıçdaroğlu’na ahlâk dersi veriyor.
Delegelerin iradesinden söz ediyor.
Bağımsız medyadan söz ediyor.
Ama Türkiye’de kendisi hakkında sorulan sorular hâlâ ortada duruyor.
Ve biz diyoruz ki:
Önce o sorulara cevap ver.
Sonra Kılıçdaroğlu’na hesap sor.
Önce kendi geçmişini anlat.
Sonra başkasının geçmişini yargıla.
Önce kendi dosyanı aç.
Sonra başkasının dosyasına parmak bas.
Önce kendi aynana bak.
Sonra başkasının yüzüne laf söyle.
Çünkü:
Demokrasi tek taraflı değildir.
Ahlâk tek kullanımlık değildir.
Hukuk kişiye göre değişmez.
Basın özgürlüğü patrona dokunulmazlık sağlamaz.
Ve siyasi cesaret Londra’dan atılan tweetlerin sayısıyla ölçülmez.
CAFER, BİR ŞEYİ KARIŞTIRMA!
Kılıçdaroğlu’nu eleştirmek başka,
Kılıçdaroğlu’na hakaret etmek başka.
Hukuku savunmak başka,
Hukuku başkasına karşı kullanmak başka.
Bağımsız medyayı savunmak başka,
Medya gücünü eleştiriden muafiyet zannetmek başka.
Demokrasiden söz etmek başka,
Demokratik sorumluluğu kendi kapının önünde bırakmak başka.
Ve en önemlisi:
Londra’da bulunmak başka, Türkiye’de hesap vermek başka.
SON SÖZ
Cafer Londra’dan konuşabilir.
İstediği kadar konuşabilir.
Kılıçdaroğlu’nu istediği kadar eleştirebilir.
Ama Türkiye’de yaşayan milyonlarca insanın hafızasını kendi sosyal medya hesabının sınırları içine hapsedemez.
Kılıçdaroğlu’nun siyasi hayatını kendi öfkesine göre yeniden yazamaz.
Ve kendi hakkında sorulan soruları da susturamaz.
Çünkü artık mesele Cafer’in Kılıçdaroğlu’na ne dediği değildir.
Mesele, Cafer’in kendi sözlerinin hesabını verip veremeyeceğidir.
O yüzden:
Cafer, Londra’dan konuşmayı bırak demiyoruz.
Konuş.
Ama konuşurken kendi dosyanı da aç.
Kendi geçmişini de anlat.
Kendi sorularına da cevap ver.
Kılıçdaroğlu’na gösterdiğin cesareti kendine de göster.
Çünkü gerçek cesaret budur.
Başkalarına saldırmak değil.
Kendin hakkında sorulan soruların karşısında dimdik durabilmek.
Ve unutma:
KILIÇDAROĞLU KURŞUNLARDAN KAÇMADI.
450 KİLOMETRE ADALET İÇİN YÜRÜDÜ.
SİYASİ LİNÇLERDEN TESLİM OLMADI.
SEN İSE LONDRA’DAN KONUŞUYORSUN.
Mikrofon senin olabilir.
Ekran senin olabilir.
Manşet senin olabilir.
Ama hesap da senin.





