İZVERİ

Köşe yazısı

Çelişkinin normalleştiği yerde hakikat değil, aidiyet kazanır

Kötü siyaseti mümkün kılan toplumsal hoşgörüdür.

Yayınlandı: 11 Ekim 2026 11:51

Paylaş

PUSULAMIZI ŞAŞIRTMAYALIM

Çelişkinin normalleştiği yerde hakikat değil, aidiyet kazanır

Uçuyor denenin ayağa bile kalkamadığı,
her derde dua kitabı olanın başı ağrıdığında acile koştuğu,
fakirliği erdem diye anlatanların milyonluk villalarda ve lüks otomobillerde yaşadığı,
kanaat diye yoksulluğu, ahlak diye itaati pazarlayanların konforun bütün nimetlerinden yararlandığı bir coğrafyada yaşıyoruz.

Daha tuhafı şu:

Bütün bu çelişkileri görüyor, ama çoğu zaman çelişkinin kendisini değil, sahibini savunuyoruz.

Çünkü artık “Doğru mu?” sorusundan önce “Kim söyledi?” diye soruyoruz.

İşte asıl kırılma burada.

Siyaset yalnızca iktidarı ele geçirme mücadelesi değildir; aynı zamanda toplumun gerçeği nasıl algılayacağını belirleme mücadelesidir.

“Adalet” denir.
“Millet” denir.
“Özgürlük” denir.
“Emek” denir.
“Ahlak” denir.

Fakat kavramların gerçek değeri, ne kadar yüksek sesle söylendiğiyle değil, hayata ne kadar geçirildiğiyle ölçülür.

Yoksulluktan söz edip serveti açıklamamak,
şeffaflık isterken kendi hesaplarını kapatmak,
liyakat savunurken yakınlarını kayırmak,
israfı eleştirirken kendi savurganlığını “hizmet” diye adlandırmak…

Bunlar yalnızca siyasal tutarsızlık değildir.

Bunlar, söylem ile hayat arasındaki mesafenin büyümesidir.


Asıl sorun artık bilgi eksikliği de değil.

Bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay.

Sorun, bildiğimiz gerçeği aidiyetimizin filtresinden geçirerek kabul etmemiz.

Kendi tarafımızdaki yanlış “hata”dır; karşı taraftaki “skandal”.

Bizimkinde “güven” olan, ötekinde “nepotizm”dir.

Bizimkinde “kararlılık” olan, karşı tarafta “otoriterlik” olur.

Böylece ahlak evrensel bir ölçü olmaktan çıkar, taraftar forması giyer.

Artık hakikati aramayız.

Kendi tarafımızı haklı çıkaracak parçaları toplarız.

En tehlikeli nokta da budur:

İnsanın kandırılması değil, kandırılmaya razı olması.


Siyasetçinin yalanından söz etmek kolaydır.

Daha zor soru şudur:

Biz neyi ödüllendiriyoruz?

Slogan mı, tutarlılık mı?

Sadakat mi, liyakat mi?

Mazeret mi, hesap verme mi?

Çünkü siyaset yalnızca yukarıdan aşağıya kurulmaz.

Toplum neyi ödüllendiriyorsa siyaset zamanla ona göre şekillenir.

İtaati ödüllendirirseniz itaat yükselir.

Liyakati değil sadakati öne çıkarırsanız sadakat siyasetin sermayesine dönüşür.

Hesap sormak yerine mazeret üretirseniz hesap verenlerin sayısı azalır.

Dolayısıyla mesele yalnızca kötü siyasetçi değildir.

Kötü siyaseti mümkün kılan toplumsal hoşgörüdür.


Elbette bir insan zengin olabilir.

Bir inanan modern tıbbın imkânlarından yararlanabilir.

Bunların hiçbiri tek başına çelişki değildir.

Çelişki, başkasına önerdiğiniz hayatı kendiniz yaşamıyor ve aradaki farkı ahlaki bir ayrıcalıkla açıklıyorsanız başlar.

Sorun zenginlik değil; zenginliği gizlemek için yoksulluğu kutsamaktır.

Sorun inanç değil; inancı başkasının hayatını denetleme aracına dönüştürmektir.

Sorun ahlak değil; ahlakı yalnızca başkasına uygulamaktır.

Ahlak önce kendisine bakar.

Ahlakçılık ise sürekli başkasını gözetler.


Demokrasinin gerçek sınavı da burada başlar:

Kendi tarafımızın yanlışına ne kadar tahammül ediyoruz?

Sevdiğimiz insan hata yaptığında “hata” diyebiliyor muyuz?

Kendi mahallemizdeki yolsuzluk iddiasını da araştırabiliyor muyuz?

Kendi liderimizin yanlışını, liderimiz olduğu için savunmaktan vazgeçebiliyor muyuz?

Karşı çıktığımız insan doğru bir şey söylediğinde bunu kabul edebiliyor muyuz?

Eğer edebiliyorsak, siyasal aidiyetimizin üzerinde bir ilkemiz var demektir.

Edemiyorsak elimizde pusula değil, taraftar bayrağı vardır.

Bayrak dalgalanır.

Kalabalık alkışlar.

Slogan yükselir.

Ama yön kaybolur.


Pusula bize hoşumuza giden yönü göstermez.

Doğru yönü gösterir.

Bazen o yön, gitmek istediğimiz yön değildir.

Siyasette de böyledir.

Bazen sevdiğimiz insan yanılır.

Bazen karşı çıktığımız insan haklıdır.

Bazen bizim mahallemiz haksız, öteki mahalle haklıdır.

Bunu kabul edebildiğimiz anda siyasal fanatizmden uzaklaşıp kamusal akla yaklaşırız.

Çünkü demokrasi yalnızca sandık değildir.

Demokrasi, gerektiğinde kendi tarafına karşı da hakikatin yanında durabilme cesaretidir.


O halde kendimize şu soruyu soralım:

Hakikati mi arıyoruz, yoksa inandığımız şeyi haklı çıkaracak gerekçeler mi?

İnsan yanlış yöne gidebilir.

Asıl tehlike, yanlış yönde ilerlerken doğru yolda olduğuna inanmaktır.

Bu yüzden mesele kimin kazanacağı değil.

Mesele, hangi ölçünün ayakta kalacağıdır.

Yoksulluğu romantikleştirmeyen,
zenginliği günah saymayan,
inancı istismar etmeyen,
özgürlüğü yalnızca kendisi için istemeyen,
adaleti rakibe karşı kullanılan bir silaha dönüştürmeyen,
liyakati yalnızca kendi sırası geldiğinde hatırlamayan bir siyasal kültür…

Ve her şeyden önemlisi:

Kendi tarafına da soru sorabilen bir toplum.

Çünkü hakikatin sahibi olunmaz.

Hakikate sadık kalınır.

Bütün sloganlar, aidiyetler ve siyasi hesaplar bizi gerçeğin ters yönüne götürüyorsa yapılacak ilk şey taraf değiştirmek değil;

pusulaya yeniden bakmaktır.

Çünkü bazen kaybolduğumuzu anlamanın ilk işareti, hâlâ doğru yolda olduğumuzdan emin olmamızdır.

Pusulamızı şaşırtmayalım.

Yorumunuzu Yazın

Yorumlar(0)

Henüz yorum yok.

Yorumlar kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan İZVERİ sorumlu değildir. Hukuka aykırı, nefret içeren veya hakaret barındıran yorumlar kaldırılabilir.

4 dk