İZVERİ

Köşe yazısı

MEHDİ ZANA’DAN DEMİRTAŞ’A: KAYBOLAN SİYASET İHTİMALİ

1977 Diyarbakır seçimlerini yalnızca Kürt siyasal tarihinin bir olayı olarak değil, Türkiye'deki yerel demokrasinin farklı bir güzergâhının ortaya çıkışıdır.

Yayınlandı: 25 Eylül 2026 11:05

Güncellendi: 8 Ekim 2026 22:28

Paylaş

MEHDİ ZANA’DAN DEMİRTAŞ’A: KAYBOLAN SİYASET İHTİMALİ

Bazı insanların hayatı, yalnızca yaşadıkları dönemi anlatmaz.

Onların hikâyesi, bir ülkenin hangi ihtimallere sahip olduğunu ve zaman içinde hangi ihtimallerin kaybedildiğini de gösterir.

Mehdi Zana'nın hayatı böyle bir hikâyedir.

29 Ağustos 2026'da hayatını kaybeden Zana, Türkiye'nin yakın siyasi tarihinde Kürt kimliği, sosyalizm ve yerel demokratik siyaset arasındaki kesişmenin önemli isimlerinden biriydi. 1963'te Türkiye İşçi Partisi'ne katıldı, TİP'in Silvan örgütünün kuruluşunda görev aldı ve iki yıl ilçe başkanlığı yaptı. Daha sonra Devrimci Doğu Kültür Ocakları'nın (DDKO) yöneticileri arasında yer aldı.

Onun siyasal serüvenini yalnızca “Kürt hareketinin tarihi” içerisinde değerlendirmek bu nedenle eksik kalır.

Zana'nın hikâyesi, aynı zamanda Türkiye'de sınıf siyaseti ile kimlik siyasetinin, sosyalizm ile yerel demokrasinin ve Kürt meselesi ile Türkiye'nin demokratikleşme sorununun birbirinden ayrılmadığı bir dönemin hikâyesidir.

Ve belki de bugün onun hayatına yeniden bakmamızın asıl nedeni budur.


Diyarbakır'da sandıktan çıkan ihtimal

11 Aralık 1977'de yapılan yerel seçimlerde Mehdi Zana, Diyarbakır'da bağımsız aday olarak belediye başkanlığını kazandı.

Bu, sıradan bir seçim sonucu değildi.

Diyarbakır siyasetini uzun yıllardır belirleyen geleneksel eşraf yapılarının ve büyük siyasi partilerin dışında, işçi kökenli bir terzinin belediye başkanı olması, dönemin siyasal dengeleri açısından sıra dışıydı.

Cambridge University Press'te yayımlanan Gilles Dorronsoro ve Nicole Watts imzalı akademik çalışma, Zana'nın 1977'deki zaferinin Diyarbakır'daki sınıf, parti ve yerel güç ilişkilerinde önemli bir kırılma yarattığını vurguluyor. Zana, Türkiye'nin o dönemdeki 67 büyük kentindeki belediye başkanlığı yarışlarında seçilen yalnızca iki bağımsız adaydan biriydi.

Burada önemli bir ayrıntı daha var.

Zana'nın seçim zaferini DDKD'nin desteğine bağlamak doğru değil.

Dönemin Kürt siyasal hareketleri kendi içinde de farklı çizgilere ayrılmıştı. Diyarbakır'da DDKD, Yahya Mehmetoğlu'nu bağımsız aday olarak destekledi. Zana ise Özgürlük Yolu/TKSP çevresinin desteğini aldı ve 6.518 oyla seçimi kazandı; Mehmetoğlu 4.513 oy aldı.

Bu ayrıntı aslında daha ilginç bir tablo ortaya koyuyor.

1977 Diyarbakır'ında yalnızca devlet ile Kürt hareketi arasında bir mücadele yoktu. Kürt siyasal hareketinin kendi içinde de farklı siyasal anlayışlar yarışıyordu.

Bu, bugünden bakıldığında unutulmaması gereken bir gerçek.

Çünkü hiçbir toplumsal hareket tek parça değildir.

Kürt siyaseti de hiçbir zaman tek bir düşünceden, tek bir örgütten veya tek bir liderlik anlayışından ibaret olmadı.


Siyasetin başka bir yolu vardı

Zana'nın seçim zaferini önemli kılan başka bir unsur daha bulunuyordu.

Siyaset henüz bütünüyle güvenlik eksenine sıkışmamıştı.

Yerel seçimler, dernekler, sendikalar, sosyalist örgütler ve farklı toplumsal hareketler toplumun kendisini siyasal bir özne haline getirmeye çalışıyordu.

Zana'nın belediye başkanlığı bu açıdan önemlidir.

Çünkü Kürt kimliğinin siyasal alanda görünür olması yalnızca bir kimlik talebi olarak ortaya çıkmamış; yerel yönetim, sosyal adalet ve halkın doğrudan siyasal katılımı ile birlikte ifade edilmişti.

Bu nedenle 1977 Diyarbakır seçimlerini yalnızca Kürt siyasal tarihinin bir olayı olarak değil, Türkiye'deki yerel demokrasinin farklı bir güzergâhının ortaya çıktığı bir dönemeç olarak okumak mümkündür.

Belki de bugün en çok eksikliğini hissettiğimiz şey tam olarak budur:

Siyasetin toplumun içinden çıkması.


12 Eylül: Kapanan alan

Üç yıl sonra Türkiye'nin siyasi tarihi bütünüyle değişti.

12 Eylül 1980 askeri darbesi, siyasi partilerden sendikalara, derneklerden üniversitelere kadar toplumun örgütlenme kapasitesine ağır bir darbe vurdu.

Zana'nın belediye başkanlığı da bu süreçte sona erdi; kendisi tutuklandı ve uzun yıllar cezaevinde kaldı.

Burada tarihi tek bir nedene indirgememek gerekiyor.

12 Eylül'ü yalnızca Mehdi Zana, Fikri Sönmez veya belirli siyasi hareketleri tasfiye etmek amacıyla hazırlanmış tek merkezli bir plan olarak açıklamak mümkün değil.

Türkiye 1970'lerin sonunda ekonomik kriz, siyasi şiddet, toplumsal kutuplaşma ve devlet kurumlarındaki çözülmeyle karşı karşıyaydı.

Fakat 12 Eylül'ün sonuçlarından biri konusunda tartışmaya fazla yer yok:

Türkiye'deki sivil siyaset alanı olağanüstü ölçüde daraldı.

Ve bu daralma, Türkiye'nin Kürt meselesinin sonraki seyrini de etkiledi.


Siyaset daraldıkça silahın ağırlığı arttı

1970'lerin sonunda Kürt siyasal hareketi zaten kendi içinde farklı yönelimler taşıyordu.

Bir yanda sosyalist ve kültürel dernekler, legal siyaset arayışları ve seçim deneyimleri vardı.

Diğer yanda giderek silahlı mücadeleyi merkeze alan yeni bir Kürt hareketi ortaya çıkıyordu.

Bu iki gelişmeyi yalnızca devlet politikasıyla açıklamak doğru olmaz.

Silahlı mücadeleye yönelen örgütlerin kendi ideolojik tercihleri, dönemin dünya solundaki anlayışlar ve Türkiye'deki siyasal koşullar bu dönüşümde belirleyici oldu.

Ancak devletin güvenlik politikaları da bu süreci karşılıklı olarak etkiledi.

Böylece Türkiye'nin önüne giderek daha zor çözülen bir denklem çıktı:

Silahlı mücadele güvenlik politikalarını sertleştirdi; sertleşen güvenlik politikaları ise demokratik siyasetin alanını daralttı.

Demokratik alan küçüldükçe silahlı aktörlerin ağırlığı arttı.

Silahın siyasetteki ağırlığı arttıkça demokratik çözüm ihtimali daha da zorlaştı.

Bu, tek bir tarafın hazırladığı elli yıllık bir plan olmaktan çok, devlet politikaları, örgütsel tercihler, toplumsal tepkiler ve bölgesel gelişmelerin birbirini beslediği bir tarihsel döngüydü.

Bu ayrım önemlidir.

Çünkü tarihi anlamak için komplolara değil, karşılıklı etkileşimlere bakmak gerekir.


Demirtaş'la yeniden açılan kapı

Yıllar sonra Türkiye siyasetinde başka bir pencere açıldı.

Selahattin Demirtaş'ın yükselişi, Kürt siyasetinin Türkiye'nin daha geniş muhalefet kesimleriyle ortak bir siyasi dil kurabileceğini gösteren önemli deneyimlerden biri oldu.

Özellikle 7 Haziran 2015 seçimlerinde HDP'nin yüzde 10 seçim barajını aşarak parlamentoya girmesi, bu dönüşümün en görünür sonuçlarından biriydi. YSK'nın resmi kayıtlarında 7 Haziran 2015 seçimi 25. dönem milletvekili genel seçimi olarak yer alıyor.

Bu başarıyı yalnızca Kürt seçmenin mobilizasyonu olarak görmek yetersiz kalır.

HDP, o seçimde Türkiye'nin farklı bölgelerindeki muhalif, sol, demokrat ve özgürlükçü kesimlere de ulaşabildi.

Demirtaş'ın siyasi dili de bu genişlemenin önemli unsurlarından biriydi.

Burada Mehdi Zana ile Demirtaş arasında doğrudan bir siyasi devamlılık kurmak elbette mümkün değildir.

Aralarında farklı tarihsel koşullar, farklı örgütler ve farklı siyasi deneyimler vardır.

Fakat bir ortaklık kurulabilir:

İkisinin de siyaseti, Kürt kimliğini Türkiye'nin daha geniş demokratik tartışmasının içine yerleştirme arayışını temsil etti.

Biri bunu 1970'lerin yerel siyasetinde yaptı.

Diğeri bunu 2010'ların Türkiye siyasetinde denedi.


Fakat bir lider, siyasal kurumun yerini tutamaz

Demirtaş'ın siyasi etkisi, liderlik meselesini yeniden gündeme getirdi.

Fakat burada Türkiye siyasetinin kronik sorunlarından biriyle karşılaşıyoruz:

Liderler büyüdükçe kurumlar küçülüyor.

Oysa demokratik siyaset bunun tersini gerektirir.

Lider önemli olabilir.

Fakat liderden daha güçlü kurumlar gerekir.

Parti içi demokrasi gerekir.

Yerel örgütlenme gerekir.

Özgür basın gerekir.

Bağımsız sivil toplum gerekir.

Hukuk güvencesi gerekir.

Ve en önemlisi, seçmenin bir siyasi hareketi desteklemek için herhangi bir lidere kişisel bağlılık duymak zorunda olmadığı bir siyasi kültür gerekir.

Demirtaş'ın bugün siyasetteki ağırlığını yalnızca kişisel karizması üzerinden değerlendirmek bu nedenle yeterli değildir.

Asıl soru şudur:

Demirtaş'ın temsil ettiği siyasi çizgi, tek bir liderin ötesinde kurumsallaşabilir mi?

Bu soru yalnızca Demirtaş'a değil, Türkiye'deki bütün siyasi hareketlere yöneltilmelidir.


Kürt seçmeni değişmez bir siyasi kategori değildir

Türkiye'deki siyasi tartışmalarda sık yapılan hatalardan biri, Kürtleri yekpare bir siyasi topluluk olarak görmektir.

Oysa Kürt toplumu da diğer bütün toplumlar gibi sınıfsal, kuşaksal, bölgesel, ekonomik, dini ve ideolojik farklılıklar taşıyor.

Genç bir Kürt seçmenin beklentilerini yalnızca kimlik siyaseti üzerinden açıklamak artık yeterli değil.

Eğitim istiyor.

İş istiyor.

Adalet istiyor.

Liyakat istiyor.

Ekonomik güvence istiyor.

Özgürlük istiyor.

Dünyayla bağlantı kurmak istiyor.

Bunların önemli bir bölümü Türk gençlerinin de beklentileri.

Dolayısıyla geleceğin siyaseti açısından önemli olan, farklı kimliklerin birbirine ne kadar uzak olduğu değil; farklı toplumsal kesimlerin hangi ortak sorunlarda buluşabildiğidir.

Bu nedenle hiçbir siyasi parti veya hareket belirli bir toplumsal kesimi “doğal seçmen kitlesi” olarak sonsuza kadar kabul edemez.

Kimlik siyaseti seçmen davranışını etkiler.

Ama hayatın kendisi de siyaseti değiştirir.

Ekonomi değişir.

Kuşaklar değişir.

Kentleşme değişir.

Eğitim değişir.

Dünyayla ilişkiler değişir.

Ve bütün bunlar seçmenin siyasi tercihlerini yeniden şekillendirir.


Ortadoğu'nun yeni gerçeği

Türkiye'nin Kürt meselesi artık yalnızca Türkiye'nin iç siyasi sınırları içerisinde değerlendirilebilecek bir mesele de değil.

Irak Kürdistanı'nın siyasi yapısı, Suriye'nin kuzeyindeki gelişmeler, İran'daki toplumsal hareketler ve büyük güçlerin bölgesel politikaları Kürt meselesini daha geniş bir jeopolitik çerçevenin parçası haline getirdi.

Ancak bundan geleceğin tek bir yönde ilerleyeceği sonucu çıkmaz.

Ortadoğu aynı anda farklı yönlere doğru hareket ediyor.

Otoriterleşme eğilimleri güçlenirken bazı toplumlarda sekülerleşme ve bireyselleşme de artıyor.

Dini kimlik önemini korurken genç kuşakların küresel kültürle ilişkisi genişliyor.

Milliyetçilik güçlenirken sınırların ekonomik ve kültürel anlamı bazı alanlarda zayıflıyor.

Bu nedenle bölgeyi tek bir ideolojik şablonla açıklamak mümkün değil.

Kürt siyaseti de bu karmaşık dönüşümün dışında kalmayacak.


Zana'nın cenazesinden daha önemli olan soru

Mehdi Zana'nın cenazesinin “sahipsiz” veya “tenha” olduğu yönündeki değerlendirmeler de gerçeği yansıtmıyor.

Diyarbakır'daki törene ailesi, siyasetçiler, yol arkadaşları ve çok sayıda yurttaş katıldı; cenaze kortejine de çok sayıda kişi eşlik etti.

Fakat burada daha önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.

Bir siyasetçinin cenazesinin kalabalık olması, temsil ettiği siyasal çizginin bugün ne kadar güçlü olduğunu tek başına göstermez.

Tersine, bir siyasal mirasın gerçek ölçüsü kaç kişinin cenazeye katıldığı değil, hangi kurumları ve hangi siyasal kültürü geride bırakabildiğidir.

Bu açıdan Mehdi Zana'nın mirası hâlâ tartışılmayı hak ediyor.

Çünkü onun hikâyesi bize yalnızca bir belediye başkanının hayatını anlatmıyor.

Sivil siyasetin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor.


Asıl kayıp neydi?

Belki de Türkiye'nin son yarım yüzyılında kaybedilen şey belirli liderler değil, siyasal ihtimallerdi.

1977'de Diyarbakır'da yerel halkın bağımsız bir adayı belediye başkanı seçmesi bir ihtimaldi.

Sosyalist siyaset ile Kürt kimliğinin aynı zeminde buluşması başka bir ihtimaldi.

12 Eylül sonrasında güçlü ve bağımsız bir sivil siyasetin yeniden kurulması başka bir ihtimaldi.

2015'te Kürt siyasetinin Türkiye'nin farklı muhalif kesimleriyle ortak bir demokratik zeminde buluşması ise daha yakın tarihli başka bir ihtimaldi.

Bu ihtimallerin hiçbiri bütünüyle gerçekleşmedi.

Fakat hiçbirinin tamamen ortadan kalktığını söylemek de mümkün değil.

Çünkü toplumsal talepler ortadan kalkmaz.

Biçim değiştirir.

Yeni kuşaklarla yeniden ortaya çıkar.

Yeni kavramlarla ifade edilir.

Yeni siyasi aktörler tarafından taşınır.


Yeni bir kahraman değil, yeni bir siyaset

Bugün Türkiye'nin ihtiyacı yeni bir “kurtarıcı” aramak değildir.

Mehdi Zana'yı yeniden idealize etmek de değildir.

Demirtaş'ın bütün siyasi geleceğini tek bir kişinin kaderine bağlamak da değildir.

Asıl mesele daha zor olanıdır:

Siyaseti yeniden topluma mal etmek.

Kimliklerin özgürce ifade edilebildiği;

farklılıkların tehdit sayılmadığı;

yerel yönetimlerin gerçekten yerel iradeyle çalışabildiği;

siyasi partilerin kendi içlerinde demokratik olduğu;

hukukun siyasi mücadelede güvenilir bir zemin oluşturduğu;

ve hiçbir toplumsal kesimin herhangi bir parti tarafından “zaten bizim” kabul edilmediği bir siyasal düzen kurabilmek.

Mehdi Zana'nın 1977'de Diyarbakır'da ortaya çıkardığı tarihsel ihtimal, bugün hâlâ bu nedenle önem taşıyor.

Çünkü onun hikâyesinin bize söylediği şey, “Kürt siyaseti nasıl kazanır?” sorusundan daha geniş.

Asıl soru şudur:

Türkiye'de kimlikleri birbirine rakip hale getirmeden, farklı toplumsal kesimleri ortak bir demokratik hayatın içinde buluşturabilecek bir siyaset kurulabilir mi?

Bu sorunun cevabı ne yalnızca devletin politikalarında ne de tek bir siyasi harekette bulunuyor.

Cevap, toplumun örgütlenme kapasitesinde, siyasi kurumların niteliğinde ve yurttaşın kendi iradesini hiçbir lidere devretmeden kullanabilmesinde yatıyor.

Mehdi Zana'dan Demirtaş'a uzanan çizginin bugün bize bıraktığı asıl ders de belki budur:

Demokrasi, kahramanların ortaya çıkmasıyla değil; kahramanlara ihtiyaç bırakmayacak kadar güçlü kurumların kurulmasıyla kalıcı hale gelir.

Ve Türkiye'nin son elli yıllık siyasi tarihine yeniden baktığımızda, belki de en büyük kaybımız tam olarak budur:

Kaybettiğimiz şey yalnızca bazı siyasetçiler değil, demokratik siyasetin kendisi için kaçırdığımız fırsatlardır.

Yorumunuzu Yazın

Yorumlar(0)

Henüz yorum yok.

Yorumlar kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan İZVERİ sorumlu değildir. Hukuka aykırı, nefret içeren veya hakaret barındıran yorumlar kaldırılabilir.

9 dk