Öngörüden yoksunluk, kadercilik ve aynı hataları tekrar etmenin toplumsal psikolojisi…
Öngörüden yoksun birçok insan, uğradığı zarar karşısında sığınacak bir liman arar. Çoğu zaman bu limanın adı kaderdir. Kişi, kendi tercihlerinin ve ihmalinin sonuçlarıyla yüzleşmek yerine kader çarkına sığınır ve başlar ön kabuller sıralamaya:
“Demek ki kaderimiz böyleymiş!”
“Alnımıza kara yazılmış!”
“Vermeyince Mâbud, neylesin Mahmud!”
Oysa kaderden kaçılmaz, eyvallah; ama kazaya da koşar adım gidilmez!
KADER BAŞKA, KAZA BAŞKA!
Kaza kelimesi, Arapçada hüküm verme, yerine getirme ve gerçekleşme gibi anlam alanlarına sahiptir. Halk dilinde ise daha çok istenmeyen, olumsuz ve beklenmedik olayları ifade etmek için kullanılır. Hâlbuki kelimenin anlam dünyası, yalnızca olumsuzluklarla sınırlandırılamaz.
Meseleye dinî ve felsefî açıdan baktığımızda, kader ile insanın iradesi arasındaki ilişkiyi doğru anlamak gerekir.
İnsan, hayatın bütün şartlarını belirleyemez; ancak kendisine tanınan irade alanında tercihler yapar. Bu tercihlerinin sonuçlarıyla da yüzleşmek durumunda, yüzleşmeli!
Yaptıklarımız da yapmadıklarımız da hayatın akışı içerisinde sonuç doğurur. Üstelik bir tercihin mümkün olması, onun zorunlu olduğu anlamına gelmez. İnsan bir yolu seçebildiği gibi başka bir yolu seçme imkânına da sahip zira!
Dolayısıyla bir şeyin kaderin içinde bulunması, o şeyi yapmak zorunda olduğumuz veya yaptığımız her şeyin sorumluluğundan kurtulduğumuz anlamına gelmez, gelmemeli!
İnsanın önündeki seçenekleri görmezden gelip kendi tercihini kaçınılmaz bir sonuç gibi sunması, kader anlayışından ziyade sorumluluktan kaçışın bir biçimi aslında!
Ne var ki bu yaklaşım, çoğu zaman insanın işine gelir!
TEVEKKÜL MÜ, SORUMLULUKTAN KAÇIŞ MI?
İnsanoğlu, suçlu aramak ve kendi vicdanını rahatlatmak söz konusu olduğunda meseleyi yukarıya havale etmeye pek yatkındır.
Kendi ihmali, yanlış hesabı, tedbirsizliği veya öngörüsüzlüğü üzerinde düşünmek yerine olup biteni kadere bağlar. Böylece vicdanını rahatlatırken hatasının üzerini örten bir tevekkül perdesine sığınır.
Oysa tevekkül, tedbiri terk etmenin; kader inancı, sorumluluktan kaçmanın adı değil!
Tedbir almadan yola çıkıp varılan olumsuz noktayı kadere bağlamakla, elinden geleni yaptıktan sonra sonucu Allah'a bırakmak aynı şey değil!
Bu topraklarda kökleri çok eskilere uzanan bir alışkanlık var: Zararın nedenlerini araştırmak yerine zararın suçlusunu ilan ederek rahatlamak!
Elbette bu tutumun psikolojik açıdan bir karşılığı vardır. İnsan, başına gelen olumsuzlukların sorumluluğunu kendisinin dışında bir yere yüklediğinde geçici bir rahatlama yaşayabilir. Ancak aynı hatayı tekrar etmesine engel olacak bir muhasebe yapmadığı için benzer zararlarla yeniden karşılaşması da kaçınılmaz bir realite.
İnsanı anlık olarak rahatlatan her düşünce, uzun vadede onu kurtarmaz. Bazen teselli, değişimin önündeki en büyük engeldir.
AYNI ÇUKURA KAÇ KERE DÜŞÜLÜR?
Devamlı kandırılabilir mi insan?
Aynı çukura sürekli düşebilir mi?
Kandıran, aynı insanı tekrar tekrar kandırabilir mi?
Yazık ki cevap: Evet!
Çünkü insan, yaşadığı olaylardan ders çıkarmadığı müddetçe geçmişteki hatalarını geleceğine taşır. Dün yaşananları yalnızca birer talihsizlik olarak yorumlarsa yarın aynı şartlarda aynı sonuçlarla karşılaşabilir.
İşte tam bu noktada öngörü eksikliği, önkabullerin esiri olur.
Öngörü, geçmişin verilerinden hareketle geleceğin ihtimallerini değerlendirmektir. Ön kabul ise çoğu zaman yeterince sorgulanmadan benimsenen düşüncenin, gerçekliğin yerine geçirilmesidir.
Öngörüsü güçlü insan ihtimalleri hesap eder; önyargılarına teslim olan insan ise kendi kabulünü doğrulayacak bahaneler arar.
Biri tedbir geliştirir, diğeri teselli üretir.
Biri hatasından öğrenir, başkasının hatasından da öğrenir,diğeri hatasını kadere yükleyerek tekrarına zemin hazırlar.
Bu sebeple mesele yalnızca yanlış kararlar vermek değildir. Asıl mesele, yanlış kararların ardından bile doğru bir muhasebe yapamamaktır.
COĞRAFYA KADERSE, SORUMLULUK KİMİN?
“Coğrafya kaderdir!” sözü, insanın yaşadığı çevrenin, tarihî şartların ve toplumsal yapının hayat üzerindeki etkisini anlatmak için kullanılabilir.
Fakat coğrafyanın etkisini kabul etmekle insanın iradesini yok saymak aynı şey değil!
Coğrafya kader denilerek bir teselli mekanizması canlı tutulabilir. Ancak bu yaklaşım, insanın yaşadığı çevreyi değiştirme, yanlışları düzeltme ve olumsuz şartlarla mücadele etme sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Aksi hâlde bu düşünceyi son noktasına kadar götürmek gerekir: Bir insan öldüğünde, onu öldürenin de sorumluluğu ortadan mı kalkacaktır?
Elbette hayır!
Ölümün hayatın bir gerçeği olması, öldürme fiilini meşru kılmaz. Bir olayın gerçekleşmiş olmasıyla onun ahlaken veya hukuken haklı görülmesi arasında büyük bir fark vardır.
Bir şeyin meydana gelmesi, onun olması gerektiğini; bir sonucun kaçınılmaz görünmesi de o sonuca giden bütün tercihlerin masum olduğunu göstermez.
MİRASIN HAKKI, İKTİDARIN GÜNAHI!
Halk arasında “Babanın malı hak, almayan ahmak!” anlayışını çağrıştıran sözler vardır. İnsan, kendisine miras kalan bir maldan yararlanmayı doğal karşılayabilir. Ancak mirasa konmak uğruna miras bırakanın ölümüne sebep olmak, hiçbir hukuk sisteminde sırf miras hakkına dayanılarak meşrulaştırılamaz.
Çünkü hak sahibi olmak başka, o hakka ulaşmak için işlenen fiilin sorumluluğunu taşımak başkadır.
Siyasi tarihimizde de benzer tartışmaların izleri görülür. Taht mücadeleleri sırasında babasını tahttan indiren, hatta babasının ölümüne sebep olan hükümdar örnekleri vardır. Bu olayların her biri kendi tarihî şartları, kaynakları ve siyasi sonuçları çerçevesinde ayrı ayrı değerlendirilmelidir.
Ancak burada üzerinde durulması gereken temel mesele şudur:
Güçlü olanın kazandığı bir düzen, kazananın bütün yaptıklarını haklı çıkarır mı?
Tarihin galipleriyle mağluplarına farklı ölçüler uygulanması, geçmişi anlamayı zorlaştıran önemli bir problemdir. Başarı, bazen yapılan işin niteliğinden bağımsız olarak meşruiyet kaynağına dönüştürülür. Böylece sonuç, yöntemin önüne geçer; kazananın sorumluluğu ise elde ettiği gücün gölgesinde kalabilir.
Bu, yalnızca tarihî bir mesele değil, toplumsal zihniyetle de ilgili bir sorundur.
BAŞARAN BAL YER Mİ, YAKALANAN MI SUÇLUDUR?
Toplumun farklı kesimlerinde karşılık bulan bazı sözler, bu zihniyetin çarpıcı örnekleridir:
“Başaran bal yer!”
“Çaldığın için değil, yakalandığın için hırsızsın!”
“Koyunu çalarsan hırsızsın; sürüyü kaldırırsan iş adamısın!”
Bu ifadeler, toplumdaki çifte standartları ve güç karşısında değişebilen ahlaki ölçüleri eleştiren ironik söylemlerdir.
Buradaki asıl problem, başarıya ulaşanın her zaman haklı görülmesi; başarısız olanın ise yönteminden bağımsız olarak mahkûm edilmesidir.
Oysa ahlaki ölçü, yalnızca sonuca bakılarak belirlenemez. Bir işin nasıl yapıldığı, hangi araçların kullanıldığı ve başkalarının haklarının gözetilip gözetilmediği de en az sonuç kadar önemlidir.
Haksız kazanç, büyük kazanca dönüştüğünde helal olmaz. Bir yanlış, yaygınlaştığında doğruya dönüşmez. Bir haksızlık, güçlü birinin eliyle yapıldığında adalet niteliği kazanmaz.
Ne var ki kader ve kaza algısının sorumluluktan kaçışla birleşmesi, birbirinden farklı savunma mekanizmalarını besler. Sonunda öngörüden yoksun, sorgulanmamış ön kabullere teslim olmuş geniş topluluklar ortaya çıkar!
MESELE SADECE SİYASET DEĞİL!
Ülkenin yalnızca siyasi alanda değil; eğitimde, ticarette, sanatta ve toplumsal hayatın daha pek çok katmanında benzer sorunlarla karşı karşıya olduğu söylenebilir.
Eğitimde yanlışın nedenini araştırmak yerine öğrenciyi veya öğretmeni suçlamak…
Ticarette kötü hesabın sonuçlarını değerlendirmek yerine piyasayı tek sorumlu ilan etmek…
Sanatta niteliği tartışmak yerine görünürlüğü başarıyla eşitlemek…
Siyasette yanlış tercihlerden ders çıkarmak yerine her sonucu dış etkenlere bağlamak…
Bütün bunlar, farklı alanlarda ortaya çıksa da aynı soruya dayanır: İnsan, kendi payına düşen sorumluluğu ne kadar üstlenmektedir?
Elbette her olumsuz sonucun sebebi bireysel hata değildir. Yapısal sorunlar, ekonomik şartlar, başkalarının kararları ve insanın kontrolü dışındaki gelişmeler de sonuçları belirler. Gerçekçi bir muhasebe, ne bütün suçu bireye yükler ne de bireyin sorumluluğunu bütünüyle ortadan kaldırır.
Mesele, etkenleri doğru teşhis edebilmektir.
Zihniyet değişmeden, meselelerin gerçek sebepleriyle yüzleşilmeden ve doğru düşünme alışkanlığı gelişmeden kalıcı sonuçlar elde etmek zordur.
Çünkü yanlış düşünme biçimi yerinde dururken yalnızca sonuçları değiştirmeye çalışmak, aynı problemin farklı biçimlerde yeniden ortaya çıkmasına yol açabilir.
SEVİMLİ POTUĞU BESLEYEN, GELECEĞİNİ DE HESAPLAMALI!
Sevimli bulduğumuz bir potuğu elimizle beslerken onun gelecekte nasıl davranabileceğini de hesaba katmalıyız. Bugün zararsız, hatta sevimli görünen bir davranışın yarın hangi sonuçları doğurabileceğini düşünmek, tedbirin ve öngörünün gereğidir.
Burada mesele potuğubeslemek değil, davranışın muhtemel sonuçlarını hesaba katmadan hareket etmektir.
İnsan ilişkilerinde, siyasette ve toplumsal hayatta da benzer bir durum söz konusudur. Bugün işimize gelen bir tercihin yarın doğuracağı sonuçları düşünmüyorsak, kendi elimizle hazırladığımız şartların mağduru olabiliriz.
Üstelik sonuç ortaya çıktığında yalnızca şikâyet etmek, başlangıçtaki tercihin muhasebesini yapmadığımız sürece bizi kurtarmaz.
Tedbir, korkaklık değildir. İhtimalleri hesaplamak kötümserlik değildir. Geleceği düşünmek, bugünü doğru değerlendirebilmenin temel şartlarından biridir.
YAŞ DEĞİL, YAŞANMIŞLIK!
“Akıl yaşta değil, baştadır!” denir.
Ne var ki yaşlıya saygının ve tecrübeye hürmetin güçlü olduğu bir kültürde, gençlerin kendilerini ifade edebilmeleri ve düşüncelerini kabul ettirebilmeleri her zaman kolay olmayabilir.
Yaş, elbette bir tecrübe imkânıdır; fakat tek başına bilgelik garantisi değildir. Aynı şekilde genç olmak da tecrübesizlikten ibaret değildir.
Asıl mesele, insanın yaşadıklarından ne öğrendiğidir.
Çünkü yaş almak başka, olgunlaşmak başkadır.
Yıllar geçebilir, fakat insan aynı hataları tekrarlıyorsa takvim yapraklarının değişmesi zihniyetinin değiştiğini göstermez.
İnsan, başına gelenlerden öğrenebildiği ölçüde tecrübe kazanır. Yanlışını görebildiği ölçüde gelişir. Kendisine yöneltebildiği eleştiri kadar başkalarını da doğru değerlendirebilir.
Öyleyse meseleyi yalnızca yaşa, zamana veya şartlara bağlamak yerine insanın düşünme biçimine odaklanmak gerekir.
Çünkü insanı asıl öğreten, kaç yıl yaşadığı değil; yaşadıklarından ne çıkardığı...
Çünkü yaşın değil yaşadıkların öğretir!
Numan CENGİZ
Araştırmacı İlahiyatçı Yazar





