PROJE SOLCULARI: SINIFTAN KOPMUŞ BİR KARİYER SINIFI
Türkiye’de solun yenilgileri üzerine yıllardır sayısız şey söylendi.
Örgütsüzlük dendi.
Liderlik sorunu dendi.
Seçim stratejisi dendi.
Toplumun muhafazakârlaştığı söylendi.
Medya suçlandı.
İktidarın baskısından söz edildi.
Bunların hepsinde belli ölçülerde gerçeklik payı var.
Ama solun kendi içindeki daha rahatsız edici bir dönüşüm çoğu zaman görmezden gelindi:
Solun bir bölümünün sınıftan koparak, sınıf adına konuşan profesyonel bir kariyer alanına dönüşmesi.
İşte burada “proje solculuğu” dediğimiz siyasal tipoloji ortaya çıkıyor.
Bu, birkaç kişinin kişisel hikâyesinden ibaret değildir.
Neoliberal dönemin siyasal kültürünün ürettiği daha geniş bir dönüşümdür.
Solun dili korunmuştur ama siyasal pratiği değişmiştir.
Sınıf hâlâ vardır.
İşçi hâlâ vardır.
Sömürü hâlâ vardır.
Eşitsizlik hâlâ vardır.
Ama bazıları için bütün bunlar artık örgütlenecek bir toplumsal güç değil, üzerine proje yapılacak bir toplumsal alandır.
İşçi sınıfı mücadele eden özne olmaktan çıkarılır; “hedef kitle” olur.
Yoksul insan örgütlenecek yurttaş olmaktan çıkarılır; “yararlanıcı” olur.
Emek sömürüsü siyasal çatışmanın konusu olmaktan çıkarılır; raporların ve panellerin konusu olur.
Ve sınıf mücadelesi giderek bir uzmanlık alanına dönüştürülür.
SINIFIN YERİNE SINIF HAKKINDA KONUŞMAK
Marx’ın “kendinde sınıf” ve “kendisi için sınıf” ayrımı yalnızca işçi sınıfının siyasal dönüşümünü anlamak açısından değil, bugünkü solun durumunu anlamak açısından da önemlidir.
Çünkü işçi sınıfının ekonomik olarak var olması, onun otomatik olarak siyasal bir özne olduğu anlamına gelmez.
Aynı şekilde, solun işçi sınıfı hakkında konuşması da onun sınıf siyaseti yaptığı anlamına gelmez.
Tam tersine, bugün en büyük paradokslardan biri şudur:
İşçi sınıfı hakkında konuşanların sayısı artarken, işçi sınıfının kendi siyasal sözünün ağırlığı azalabilmektedir.
Yoksulluk araştırılıyor.
Eşitsizlik ölçülüyor.
Kent yoksulluğu raporlanıyor.
Emek piyasası analiz ediliyor.
Toplumsal dışlanma üzerine projeler hazırlanıyor.
Konferanslar düzenleniyor.
Çalıştaylar yapılıyor.
Fonlar bulunuyor.
Raporlar yayımlanıyor.
Ama bütün bu faaliyetlerin ortasında bir soru giderek kayboluyor:
İşçi nerede?
İşte proje solculuğunun en büyük paradoksu budur.
Sınıfı anlatmakla sınıf siyaseti yapmak aynı şey değildir.
NEOLİBERALİZMİN MUHALİFLERİNİ DE DÖNÜŞTÜRMESİ
Neoliberalizmin başarısını yalnızca özelleştirmelerde, taşeronlaşmada veya piyasalaştırmada aramak eksik olur.
Neoliberalizm aynı zamanda siyasal dilimizi de dönüştürdü.
Örgüt yerine proje geldi.
Dayanışma yerine fon geldi.
Kolektif mücadele yerine profesyonel uzmanlık geldi.
Sınıf yerine “dezavantajlı gruplar” geldi.
Sömürü yerine “kırılganlık” geldi.
Örgütlü güç yerine “paydaş yönetimi” geldi.
Siyasal mücadele yerine “kapasite geliştirme” geldi.
Ve devrimci dönüşüm yerine “iyi uygulama modeli” geldi.
Böylece kapitalizmin ürettiği çelişkiler ortadan kaldırılmadı.
Sadece yönetilebilir, ölçülebilir ve raporlanabilir sorunlara dönüştürüldü.
Muhalefet sistemin dışına çıkmak yerine sistem tarafından finanse edilebilir, yönetilebilir ve kurumsallaştırılabilir bir alana çekildi.
İşte proje solculuğu tam bu noktada ortaya çıktı:
Sisteme karşı olduğunu söyleyen ama sistemin açtığı kurumsal kanallardan geçerek varlık kazanan bir muhalefet biçimi.
“GÖRÜNÜRDE SOLCU” OLMAK
Bu nedenle bugün “solcu” sıfatının kendisi artık yeterli değildir.
Kendisine solcu diyen herkes sınıf siyaseti yapmıyor.
Kimi akademisyendir.
Kimi danışmandır.
Kimi proje yöneticisidir.
Kimi araştırmacıdır.
Kimi belediye çevresinde konumlanmıştır.
Kimi fon mekanizmalarında uzmanlaşmıştır.
Bunların hiçbirinin meslek olarak yapılması elbette sorun değildir.
Sorun başka yerde başlar:
İnsan kendi siyasal varlığını sınıfın örgütlü gücünden değil, siyasal ve kurumsal merkezlerin açtığı alanlardan devşirmeye başladığında.
İşte o zaman solculuk bir dünya görüşünden çok bir kariyer kimliğine dönüşür.
Sınıfın içinde siyasal bir özne olmak yerine sınıf hakkında konuşan profesyonel bir aracı haline gelirsiniz.
Ve zamanla sınıf sizin için mücadele ettiğiniz bir toplumsal güç olmaktan çıkar;
araştırma yaptığınız, proje hazırladığınız, raporladığınız bir nesneye dönüşür.
İSTANBUL’DAN İZMİR’E, BİR MEVZİDEN DİĞERİNE
Sosyal demokrat siyasal alanların genişlemesiyle birlikte bazı çevrelerin İstanbul’dan İzmir’e, belediyeden üniversiteye, akademiden danışmanlığa uzanan yeni mevziler kurduğu görüldü.
Burada mesele bir insanın İstanbul’dan İzmir’e taşınması değildir.
Mesele coğrafya değil, siyasal bağımlılıktır.
Bir insanın akademik kariyer yapması da sorun değildir.
Sorun, akademik veya kurumsal konumun siyasal sadakatin ölçüsüne dönüşmesidir.
Bir dönem AKP iktidarının oluşturduğu kurumsal alanlardan yararlananlar oldu.
Başka bir dönem CHP'li belediyelerin genişleyen alanlarında kendisine yer bulanlar oldu.
Siyasal merkez değiştikçe bazı aktörlerin konumu da değişti.
Burada insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:
Değişen gerçekten siyasal fikirler miydi, yoksa erişilen kapılar mı?
Çünkü bağımsız bir sınıf siyaseti kurmamışsanız, siyasal merkezin değişmesi sizin hayatınızı doğrudan etkiler.
Bir kapı kapanır.
Yeni bir kapı aranır.
Bir kurum değişir.
Yeni bir kurum bulunur.
Bir proje biter.
Yeni proje başlar.
Ve sonunda siyasal yaşam, sınıf mücadelesinden çok kurumsal fırsatların haritasına dönüşür.
KAPILAR KAPANINCA
Sosyal demokratların açtığı siyasal ve kurumsal alanlardan ekmek yiyen, İstanbul’dan İzmir’e transfer olup orada kendisine akademik veya bürokratik mevziler kuran, görünürde solcu fakat siyasal varlığını sınıftan değil kurumlardan devşiren çevreler de bugün AKP-CHP arasındaki geçişkenliklerin yarattığı yeni tabloda kendi hesaplarını yapmak zorunda kalıyor.
Çünkü bazıları için siyaset hiçbir zaman sınıfın örgütlenmesi değildi.
Siyaset, doğru zamanda doğru kapının önünde bulunmaktı.
Bugün o kapılardan bazıları kapanıyorsa, şaşırmamak gerekir.
Başka kapıya giderler.
Çünkü proje yapmaya alışmışlar.
Proje üzerinden yaşamaya alışmışlar.
Bir fon bulunur.
Bir danışmanlık çıkar.
Bir akademik pozisyon açılır.
Bir belediye projesi başlar.
Başka bir kurum yeni bir program ilan eder.
Yeter ki gerçek sınıf mücadelesinin o zahmetli, karşılıksız ve riskli alanına girmek zorunda kalmasınlar.
Çünkü proje takvimiyle sınıf mücadelesi yapılmaz.
Fon dönemiyle örgüt kurulmaz.
Başvuru formuyla siyasal özne yaratılmaz.
Ve emekçinin hayatı, akademik CV’ye eklenecek bir “saha deneyimi” değildir.
Sınıf mücadelesi bedel ister.
Örgüt ister.
Sadakat ister.
Bağımsızlık ister.
Bazen yalnız kalmayı göze almayı ister.
Tam da bu nedenle kariyer solculuğu ile gerçek sınıf siyaseti arasındaki mesafe açılır.
Birinde kendi kariyerinizi büyütürsünüz.
Diğerinde sınıfın örgütlü gücünü.
Birinde kapı ararsınız.
Diğerinde kapıları açacak toplumsal gücü yaratırsınız.
“HALK BİZİ ANLAMIYOR”
Proje solculuğunun en kullanışlı mazeretlerinden biri de budur:
“Halk bizi anlamıyor.”
Ne kadar konforlu!
Böylece bütün sorumluluk halka yüklenir.
Halk muhafazakârdır.
Halk gericidir.
Halk kandırılmıştır.
Halk değişmemektedir.
Peki sol ne yapmıştır?
İşçinin bulunduğu yere gitmiş midir?
İşçinin dilini öğrenmiş midir?
Dindar işçiyle konuşmuş mudur?
Milliyetçi işçiyle konuşmuş mudur?
Kendisinden hoşlanmayan emekçiyle siyasal bağ kurmaya çalışmış mıdır?
Fabrikaya girmiş midir?
Şantiyeye gitmiş midir?
Depoda örgütlenmiş midir?
Mahallelerde kalıcı örgütler kurmuş mudur?
Yoksa yıllardır aynı salonlarda, aynı insanlarla, aynı kavramları birbirlerine anlatıp durmuşlar mıdır?
Halkın değişmesini bekleyen sol siyaset yapmıyor; seyircilik yapıyor demektir.
Gerçek siyaset, insanların zaten sizin gibi düşündüğü yere gitmek değildir.
Sizin gibi düşünmeyen insanı anlamak, onun güvenini kazanmak ve ortak çıkarlar üzerinden birlikte hareket edebilmek demektir.
İşçi size oy vermiyor diye işçiye küsmek sınıf siyaseti değildir.
İşçiye kızarak işçi sınıfı örgütlenmez.
GERÇEK SINIF SİYASETİ RAHATSIZ EDİCİDİR
Çünkü gerçek sınıf siyaseti konforlu değildir.
Muhafazakâr işçiyle de konuşacaksınız.
Milliyetçi işçiyle de.
Dindar işçiyle de.
Size oy vermeyen işçiyle de.
Sizin dünyanızdan uzak duran işçiyle de.
Çünkü sınıf siyaseti, yalnızca zaten size benzeyen insanları bir araya getirmek değildir.
Tam tersine, hegemonya mücadelesi tam burada başlar.
Gramsci'nin asıl önemini burada görmek gerekir.
İnsanlar yalnızca ekonomik çıkarlarıyla hareket etmezler.
Kimlikleri vardır.
Kültürleri vardır.
İnançları vardır.
Aileleri vardır.
Mahalleleri vardır.
Aidiyetleri vardır.
Ve egemen sınıfın başarısı, yalnızca ekonomik iktidara sahip olması değil, kendi dünya görüşünün toplumun “doğal”, “normal” ve “makul” düşüncesi haline gelmesini sağlayabilmesidir.
Dolayısıyla solun görevi işçiye tepeden bakmak değil;
işçinin dünyasına girmek ve orada başka bir hegemonya kurmaktır.
ASIL HESAPLAŞMA
Bugün Türkiye solu önce kendisiyle hesaplaşmalıdır.
Yalnızca AKP'yi eleştirmek yetmez.
CHP'yi eleştirmek de yetmez.
İktidarın baskısını anlatmak da yetmez.
Sol, kendi sınıfsal kopuşunu teşhis etmek zorundadır.
Kim sınıf için konuşuyor?
Kim sınıfla birlikte konuşuyor?
Kim sınıfın içinde örgütleniyor?
Kim emekçinin öfkesini siyasal programa dönüştürüyor?
Kim ise emekçinin yaşadığı sorunları kendi kariyerinin hammaddesine dönüştürüyor?
Bu sorular rahatsız edici olabilir.
Ama solun ihtiyacı rahatlatıcı cevaplar değil;
rahatsız edici hakikatlerdir.
Çünkü “solcuyum” demek artık hiçbir şeyi tek başına kanıtlamıyor.
Asıl sorular şunlardır:
Hangi sınıfın yanındasın?
Kiminle örgütleniyorsun?
Kimin adına konuşuyorsun?
Geçimini hangi siyasal ve kurumsal ilişkiler üzerinden sağlıyorsun?
Siyasal bağımsızlığını neye borçlusun?
Ve en önemlisi:
Sınıf mücadelesinin neresindesin?
Eğer cevabınız bir proje dosyasında, bir akademik unvanda, bir belediye koridorunda, bir danışmanlık sözleşmesinde veya bir fon başvurusunda aranıyorsa, orada artık sınıf siyaseti değil;
sınıfın üzerine kurulmuş bir kariyer siyaseti vardır.
Bunun adı solculuk değildir.
Bunun adı;
PROJE SOLCULUĞUDUR.
Ve Türkiye solunun bugün en acil ihtiyacı yeni bir proje değil;
projelerden bağımsız bir sınıf siyaseti,
kurumlardan bağımsız bir örgütlü güç,
kariyerlerden bağımsız bir siyasal irade
ve nihayetinde
kendisini değil, sınıfı büyütmeyi hedefleyen bir solculuktur.
Çünkü gerçek solcu kapı aramaz.
Kendi kapısını açacak sınıfsal gücü örgütler.





