İZVERİ

Köşe yazısı

PUSLU YOLLARDA PUSULA İŞLEMEZ!

Puslu yollar pusuludur; böyle yollarda iş bilen kaptan, yalnızca pusulanın gösterdiği yöne değil, sezgilerine ve tecrübesine de güvenir. Avcı, avının kuzeye gideceğini hesap…

Yayınlandı: 11 Ekim 2026 09:56

Güncellendi: 11 Ekim 2026 11:59

Paylaş

Türk siyasetinde pusu, sadakat, öngörü ve sonuç alma üzerine bir değerlendirme...

Puslu yollar pusuludur; böyle yollarda iş bilen kaptan, yalnızca pusulanın gösterdiği yöne değil, sezgilerine, tecrübesine ve muhakemesine de güvenir. Çünkü her zaman doğru yönü gösteren bir pusula, her şartta doğru rotayı göstermez. Hele ki yolun kendisi bir tuzakla döşenmişse…

Avcı, avının kuzeye gideceğini hesap ederek pususunu kurmuştur. Avın alışkanlıklarını incelemiş, hareketlerini öngörmüş ve geçeceği güzergâhı belirlemiştir. Onun hesabına göre av, her zamanki gibi kuzeye yönelecek ve kurulan tuzağa düşecektir.

Ancak karşısındaki kaptan tecrübeli ve öngörülüyse, pusula kuzeyi gösteriyor diye dümeni düşünmeden o yöne kırmaz. Şartları yeniden değerlendirir, tehlikeyi sezer, kendi muhakemesiyle rotasını belirler ve kurulan pusudan kurtulur.

İşte strateji tam da burada başlar: Herkesin gördüğü yönü takip etmekle yetinmemek, başkalarının hesaplarını okuyabilmek ve gerektiğinde alışılmış rotanın dışına çıkabilmek…

Çünkü puslu havalarda yön bilgisi kadar, niyet bilgisi de önemli!

Siyasetin puslu denizinde dost kim, rakip kim?

Türk siyasetinde rakiplere pusu kurulur mu? Evet, maalesef!

Siyaset yalnızca fikirlerin, projelerin ve vaatlerin yarıştığı bir alan değildir. Aynı zamanda güç mücadelelerinin, ittifakların, hesapların, beklentilerin ve stratejik hamlelerin iç içe geçtiği bir sahadır. Bazen açıkça karşınıza çıkan rakibin ne yapacağını tahmin edebilirsiniz; asıl güçlük, sizinle aynı gemide görünen kişinin hangi limana ulaşmak istediğini anlayabilmek!

Üstelik çoğu zaman karşınıza çıkan, uzaktaki düşman değil; en yakının, kardeşin veya dost bildiğin kişi!

Çünkü ortak hedefler insanları bir araya getirebildiği gibi, hedefe ulaşıldığında ortaya çıkan makam, yetki ve nüfuz mücadeleleri de aynı insanları karşı karşıya getirebilir. Birlikte çıkılan yolculuk, herkesin aynı limana varmak istediği anlamına gelmez. Kimi gemiyi limana ulaştırmayı, kimi kaptan olmayı, kimi de kaptanın başarısızlığından kendi ikbali için yararlanmayı düşünür.

Böyle bir ortamda kaptanın yalnızca denizi değil, gemideki mürettebatın niyetlerini de okuyabilmesi gerek!

Kardeşlik başka, iktidar başka!

Tarih, bu gerçeğin çarpıcı örneklerini barındırır.

Hz. Ali'nin büyük kardeşi Akîl bin Ebû Tâlib'in, Hz. Ali'nin halifeliği sırasında yaşadığı borç meselesinde beklediği yardımı alamayınca kendisine yardım sağlayan Muâviye'nin tarafına geçtiği ve Sıffîn'de kardeşine karşı savaştığı, TDV İslâm Ansiklopedisi'nde açıkça belirtilmektedir.

Düşünün: Aynı aileden gelen, aynı babanın evladı olan iki kardeş, siyasî saflaşma içinde karşı karşıya gelebiliyor. Demek ki kan bağı, her zaman siyasî sadakatin garantisi değildir. Kardeşlik hukuku ile iktidar mücadelesinin kuralları birbirinden ayrıldığında, insanın en yakınındaki kişi bile karşı cephede yer alabilir.

Abbâsîlerden Emevîlere, Selçuklulardan Osmanlılara kadar uzanan tarihimizde de taht mücadelelerinin aile bağlarını örselediği, kardeşlerin ve akrabaların iktidar uğruna karşı karşıya geldiği örnekler vardır.

Buradan çıkarılacak sonuç, bütün kardeşliklerin veya dostlukların sahte olduğu değildir. Asıl mesele, kişisel yakınlıkla siyasî sadakati birbirine karıştırmamak ve insanları yalnızca sözleriyle değil, davranışlarıyla da değerlendirmektir.

Siyaset denizinde vefa meselesi

Siyaset denizinde acıma yoktur; ahde vefa çoğu zaman hikâye olarak kalır. Dün nimetinden beslendiğine bugün cephe alan nice insan vardır. Birlikte yürüdüğü yolu inkâr eden, kendisine fırsat veren eli unutup o eli kesmeye yönelen, kendisini yetiştiren yapıyı rakip gördüğünde onun zayıflamasından medet uman insanlar az değildir.

Elbette siyasette fikir değiştirmek, eleştirmek ve farklı bir yola yönelmek tek başına vefasızlık değildir. Bazen ayrışmak bir ilke meselesidir. Asıl sorgulanması gereken, değişimin hangi gerekçeyle yapıldığı ve kişinin dün savunduğu değerleri bugün hangi menfaat uğruna terk ettiğidir.

Çünkü vefa, her şartta bir kişiye bağlı kalmak değil; birlikte çıkılan yolda savunulan ilkelere, verilen sözlere ve ortak emeğe karşı dürüst kalabilmektir.

Siyasî sadakat de körü körüne bağlılık değildir. Yanlışı görüp söyleyebilmek, gerektiğinde itiraz edebilmek ve şahsî menfaati ortak hedefin önüne koymamaktır.

Ne var ki bazıları, kendilerine sunulan imkânları bir emanet değil, ömür boyu sürecek bir hak gibi görür. Emaneti verenin iradesini tanımak yerine, bir gün o iradenin yerine geçmeyi hedefler. Kendisine açılan kapıyı, başkasının önünü kesmek için kullanır.

İşte kaptanın yalnızca mürettebatın kabiliyetini değil, karakterini de tanıması gereken yer burasıdır.

Timsahı ejderhaya dönüştüren insan!

Biberonla beslediği timsah yavrusunu kendi elleriyle ejderhaya dönüştüren insan değil midir? Sonra o ejderhaya methiyeler düzen de yine aynı insan!

Bu benzetmenin anlattığı, yalnızca yetiştirdiği kişinin bir gün karşısına çıkması değildir. Asıl mesele, insanın kendi eliyle büyüttüğü gücün sınırlarını hesap edememesi ve biriktirdiği imkânların nasıl kullanılacağını öngörememesidir.

Bir kişiye yetki vermek, onu desteklemek, önünü açmak ve toplum nezdinde görünür hâle getirmek elbette tek başına hata değildir. Hata; yetkiyi liyakat yerine kişisel yakınlığa, desteği sorgusuz bağlılığa, başarıyı ise yalnızca kendi eserine bağlamaktır.

İnsan bazen bir başkasını yükseltirken kendi muhakemesini devre dışı bırakır. Onun her başarısını kendi başarısı sayar, her davranışını mazur görür, her itirazını susturur. Zamanla eleştirinin yerini methiye, ölçünün yerini hayranlık, liyakatin yerini sadakat gösterisi alır.

Sonra yetiştirdiği kişi güç kazandığında, bu gücün hangi amaçla kullanılacağını sorgulamakta geç kalır.

Daha acısı, kendi elleriyle büyüttüğü gücü eleştirmek yerine, ona methiyeler düzmeyi sürdürür. Dün övdüğünü bugün sorgulayamaz; çünkü onun yanlışını kabul etmek, kendi muhakemesindeki yanlışı da kabul etmek demektir.

İnsan bazen yalnızca hata yapmaz; yaptığı hatayı savunarak büyütür, büyüttüğü hatayı kutsayarak da kendi çıkmazını derinleştirir.

Hata kutsanırsa suç normalleşir!

İnsan bazen hatayı yaratır, sonra yarattığı hatayı kutsar. Suçu normalleştirir, suçluyu aklar; sorgulanması gereken sebepleri görmezden gelirken sonuçların sorumluluğunu başkalarına yükler.

Bir yanlışın sürekli savunulması, onu doğruya dönüştürmez. Bir kişinin aynı hatayı tekrar tekrar yapması, o hatanın sistemin doğal parçası hâline gelmesini haklı çıkarmaz. Bir çevrenin kendi mensubunu korumak adına gerçeği örtmesi de sorunu ortadan kaldırmaz.

Tam tersine, hesap sorulmadıkça yanlış davranışın maliyeti düşer; yanlış yapan kişi kendisini daha güvende hisseder. Böylece münferit bir hata, kurumsal bir alışkanlığa dönüşebilir.

Siyasette de bu mekanizma işler. Başarısızlığın sebepleri incelenmek yerine mazeretler sıralanır. Yanlış kararları alanlar sorgulanmak yerine korunur. Eleştirenler düşman ilan edilirken hatayı sürdürenler sadakatin temsilcisi sayılır.

Oysa gerçek sadakat, yanlışın üzerini örtmek değil, yanlışı zamanında gösterebilmektir.

Bir kaptanı korumak uğruna geminin su aldığını inkâr etmek, kaptana iyilik değil, gemiye kötülüktür.

Pusula mı, kaptan mı?

Gemi sağlam limana vardıysa pusulanın bozulması, fırtınaların kopması, mürettebatın isyan çıkarması elbette ayrı ayrı değerlendirilmesi gereken hadiselerdir. Bunların hiçbirini sırf sonuç başarılı oldu diye önemsiz sayamayız. Çünkü bugün görmezden gelinen bir tehlike, yarın daha büyük bir felakete dönüşebilir.

Fakat bütün bu meselelerin sonunda şu soru yine karşımıza çıkar: Gemi nereye ulaştı?

Siyaset, yalnızca niyetlerin değil, neticelerin de alanıdır. İyi niyetle yola çıkmak önemlidir; fakat doğru kararlar almak, değişen şartları okuyabilmek, krizleri yönetebilmek ve hedefe ulaşmak da gerekir.

Kaptanın başarısı, denizde hiç fırtına çıkmamasıyla ölçülmez. Fırtınayı önceden sezmesi, gerekli tedbirleri alması, tehlike karşısında paniğe kapılmaması ve gemiyi güvenli limana ulaştırmasıyla ölçülür.

Pusula yönü gösterir; fakat rotayı belirlemek, şartları değerlendirmek ve dümeni yönetmek kaptanın sorumluluğundadır.

Siyasette de anketler, raporlar, danışmanlar, teşkilatlardan gelen bilgiler ve çevrenin telkinleri birer pusula işlevi görür. Ancak bunların hiçbiri liderin muhakemesinin yerini tutamaz. Veriler doğru okunmazsa en gelişmiş araçlar bile yanlış kararların gerekçesine dönüşebilir.

Üstelik puslu havalarda herkes aynı şeyi görmez. Kimi yaklaşan fırtınayı fark eder, kimi ufuktaki ışığı güneş sanır, kimi de kaptanın yanlış yöne gitmesini bekleyerek kendi hesabını yapar.

Bu nedenle iş bilen kaptan, kendisine sunulan bilgileri sorgular; yalnızca hoşuna giden sözleri dinlemez, rahatsız edici gerçeklere de kulak verir.

Sonuç: Gemisini yürüten kaptandır!

Siyaset denizinde başarıyı belirleyen, yalnızca güçlü bir gemiye sahip olmak değildir. Geminin imkânlarını doğru kullanmak, mürettebatın kabiliyetini değerlendirmek, tehlikeleri önceden görmek ve doğru zamanda doğru kararları alabilmektir.

Güçlü bir teşkilat, sağlam bir kadro, doğru bir strateji ve güvenilir bir pusula elbette önemlidir. Fakat bunların hepsini ortak bir hedef doğrultusunda harekete geçirecek irade yoksa imkânlar tek başına sonuç üretmez.

Çünkü iş, adamla yürür; stratejiyle şekillenir, tecrübeyle olgunlaşır, iradeyle sonuçlanır.

Kaptan, kendisini alkışlayanların sayısına bakarak değil, gemisinin durumuna bakarak karar vermelidir. Mürettebatın itirazlarını düşmanlık saymamalı; fakat her telkine de teslim olmamalıdır. Pusulanın gösterdiği yönü bilmeli, avcının kurduğu pusuyu sezmeli ve gerektiğinde alışılmış rotadan ayrılabilmelidir.

Unutulmamalıdır ki her puslu yol bir tuzak değildir; her yakın bir düşman, her eleştiren bir rakip de değildir. Ustalık, gerçek tehlikeyi vehimden, samimi uyarıyı kumpastan, sadakati kör bağlılıktan ayırabilmektir.

Puslu yollarda pusula tek başına işlemez.

Pusuyu sezen, rotayı belirleyen ve gemisini sağlam limana ulaştıran kaptandır.

Çünkü siyaset denizinde gemisini yürüten kaptandır!

Numan CENGİZ

Araştırmacı İlahiyatçı Yazar

Yorumunuzu Yazın

Yorumlar(0)

Henüz yorum yok.

Yorumlar kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan İZVERİ sorumlu değildir. Hukuka aykırı, nefret içeren veya hakaret barındıran yorumlar kaldırılabilir.

7 dk