İnsan, kendi eliyle kurduğu zindanın suçunu ne ruha ne de bedene atabilir!
Ruh kocaman bir dağ, beden daracık bir kuyu değil dostum!
Aksine beden kocaman bir yapı, ruh ise inadına küçük ama donanımı ağır bir cevherdir. Yükte hafif, pahada ağır bir mücevherdir ruh…
Bütün bilgileri bünyesinde barındıran bir mikroçiptir ruh; beden ise bu bilgilerle uyumlu çalışan bir bilgisayar kasası!
Bilgisayarın donuyorsa, kasıyorsa bil ki bir şeyler yolunda gitmiyor dostum!
Ya yüklediğin program donanımla uyumsuz ya da sistemi yanlış kullanıyorsun. Bilgiyle donanım arasındaki ahenk bozulmuş, sistem kendi işleyişine aykırı bir yükün altında kalmış, olay budur!
Yaratılışındaki dinamiklere, ruhundaki cevhere ve fıtratındaki hakikate aykırı hamleler yaptıkça kendi bedenini zindana çevirir.
Sonra da başlar sayıklamaya:
“Ruhum bedenime dar geliyor!”
Olmaz dostum, öyle kolay değil!
Ruhun bedenine dar gelseydi, o ruh zaten senin bedenine girmezdi. Yüce Yaradan bilmiyor muydu neyi nereye yerleştirdiğini? Hâşâ!
Öyleyse sorunun kaynağını yanlış yerde arama. Mesele ne ruhun kabahati, yani çipin yahut yazılımın suçu; ne de bedenin, yani kasanın kusuru… Asıl mesele, sistemi kullanan insanın iradesinde, tercihlerinde ve yaptığı yanlış hamlelerdedir.
Kendi kendine yapıyorsun dostum! Sorunun sebebi sensen, çözümün kapısı da sende!
Elbette her sorun yalnızca bireyin iradesiyle açıklanamaz. Fakat insanın kendi payına düşen sorumluluğu görmezden gelmesi, çözümün önündeki en büyük engellerden biridir.
Üstelik bu mesele yalnızca bireysel hayatla sınırlı da değildir. Toplumlar ve devletler için de benzer bir hakikat söz konusudur.
Bir ülkede sorun varsa yönetimden halka kadar herkes kendi payına düşen sorumluluğu sorgulamalıdır. Siyaset, bir toplumun ahlâkından, değerlerinden, tercihlerinden ve davranışlarından bağımsız düşünülemez.
Allah zalim değildir. Kullarına akıl ve irade vermiştir. Önlerine düşünme, öğrenme, sorgulama ve doğruyu yanlıştan ayırma imkânı koymuştur.
Öyleyse sor, öğren, sorgula, merak et bir kere!
Ama mümkün mü?
Ego denen virüs, insanı hakikate aykırı eylemlere sevk eder. İnsan, kendi nefsinin ürettiği yanlışları doğru zannetmeye başlayınca sistem kasılır, donar ve işlemez hâle gelir.
Tıpkı ne yaptığını bilmeyen bir kullanıcının, bilgisayarına kapasitesini aşan programlar yükleyip sonra da bilgisayarına kızması gibi!
İnsan, kendi tercihleriyle bozduğu düzenin faturasını başkasına kesmekte mahirdir. Kendini sorgulamak yerine suçlu arar; hatasını düzeltmek yerine mazeret üretir. Sonra da dönüp dolaşıp aynı şikâyeti tekrarlar.
Toplum da böyledir!
Hiçbir yönetici bu topraklara uzaydan gelmedi dostum. Hepsi bu toprakların insanı; bu toplumun içinden çıkmış, bu toplumun değerleri ve ilişkileri içinde yetişmiştir.
Hemen başlıyoruz sıralamaya:
Yok masonmuş, yok ajanmış, yok dış güçlerin adamıymış, yok başka bir yapının temsilcisiymiş…
Bunların hiçbiri hiçbir durumda araştırılmasın mı? Elbette araştırılsın! Fakat her başarısızlığın, her yanlış tercihin ve her toplumsal çürümenin sebebini dışarıda aramak, insanın kendi sorumluluğundan kaçmasının en kestirme yoludur.
Asıl meseleye bakalım!
Sağlam toprakta yaşayan bir köylü, mizacı da düzgün ve vicdanı da temizse kendi toprağını bile isteye kirletir mi? Kirleteni alkışlar mı? Kendi geleceğini zehirleyen bir davranışı, sırf kendi tarafı yapıyor diye savunur mu?
Savunuyorsa, alkışlıyorsa, yanlış karşısında susuyorsa kendisi de sorgulanmalıdır!
Bu kadar basit dostum!
Bir toplum, yalnızca kötü yöneticilerden şikâyet ederek temizlenemez; kötülüğü besleyen tercihlerini de değiştirmek zorundadır.
Yıllarca şu sözü işittik:
“Türklerle Yunanlılar aslında kardeş kardeş yaşarmış; ah, şu siyasetçiler olmasa!”
Geçin bunları!
Bu, meseleyi anlamaya yetmeyen bir masaldır. Elbette halklar arasında dostluk kurulabilir, ortak hayat mümkün olabilir; fakat tarihî ihtilafları, çıkar çatışmalarını, savaşları ve siyasal sorumlulukları birkaç siyasetçinin varlığına indirgeyerek açıklayamazsınız.
Bir başka söz:
“Eskiden böyle değildi; yolunu buldu, burnu havada şimdi!”
Geçin bunları!
Bu da çoğu zaman hakikati anlamak yerine kişiyi suçlayarak meseleyi kapatma hikâyesidir.
İnsanları yalnızca iktidara geldikten sonra değil, iktidara gelmeden önce de tanımak gerekir. Asıl mesele, fırsatla karşılaştığında insanın nasıl bir tercih yaptığıdır.
Hırsıza bakarsın, başkasına atıp tutar; çalamadığı için salvo üzerine salvo yapar. Bir de fırsatı ele geçirsin, o zaman seyredin şamatayı!
Belki de kendisinden önceki hırsıza rahmet okutur. Hani şu mezar kazıcısının oğlunun hikâyesinde olduğu gibi!
Çünkü insanın gerçek karakteri, yalnızca söylediklerinde değil, eline imkân geçtiğinde yaptıklarında ortaya çıkar.
Sen neysen, yukarıdaki de odur!
Elbette her yönetici toplumun aynısı değildir; yöneticilerin sorumluluğu, yetkisi ve hesap verme yükümlülüğü daha büyüktür. Fakat halkın tercihlerini, suskunluğunu, alkışını ve itirazını yok sayarak siyasal düzeni anlamak da mümkün değildir.
Böyle beze böyle tarak!
Şimdi gelelim meselenin en can alıcı noktasına…
Şamlıların bir kısmı, Hz. Ali gibi bir adalet ve erdem örneği beklerken Muaviye lehine kılıç sallıyorsa burada ciddi bir çelişki vardır. Diller başka, tercihler başka konuşuyordur.
İnsan, istediğiyle desteklediği arasındaki uçurumu fark etmedikçe hakikatle yüzleşemez.
Hz. Ali'nin adaletini arzulayıp Muaviye'nin siyasetine destek vermek, tarihî bağlamından koparıldığında dahi bir tutarsızlık örneğidir. Burada mesele, isimleri ezberlemek değil; temsil ettikleri değerleri ve tercihleri sorgulamaktır.
Şam Ehli!
Madem Hz. Ali'nin adaletini istiyordunuz, öyleyse Sıffîn'de tercihinizi de ona göre yapacaktınız!
Üç simide beş köfte yok!
Bir yandan adalet isteyip öte yandan adaletsizliği besleyen tercihlerde bulunamazsınız. Bir yandan dürüstlük bekleyip öte yandan hileyi alkışlayamazsınız. Bir yandan liyakat arayıp öte yandan ehliyetsizi sırf bizden diye savunamazsınız.
Hakikati istiyorsan bedelini de göze alacaksın!
İşte bireyden topluma, toplumdan siyasete uzanan meselenin özü budur: İnsan, arzuladığı düzenle desteklediği davranışlar arasındaki uyumu sağlamak zorundadır.
Yoksa ruhuna dar gelen beden değil, kendi tercihleriyle daralttığı hayatıdır.
Yönetimden adalet bekleyen toplum, adaleti kendi davranışlarında da yaşatmalıdır. Dürüst yönetici isteyen seçmen, dürüstlüğü yalnızca rakibinden beklememelidir. Liyakat isteyen, kendi tarafındaki liyakatsizliğe de itiraz edebilmelidir.
Aksi hâlde herkes başkasının kusurunu büyütürken kendi kusurunu küçültür; herkes değişim isterken kimse değişmek istemez.
Sonra da dönüp aynı cümleyi tekrar eder:
“Ruhum bedenime dar geliyor!”
Hayır dostum!
Belki de sen, ruhunun genişliğine yakışmayan tercihlerle kendi hayatını daraltıyorsun. Belki de toplum, kendi değerleriyle çelişen davranışları alkışlayarak geleceğini kendi elleriyle sıkıştırıyor.
Öyleyse suçu sürekli dışarıda arama. Önce kendine bak, sonra çevrene, ardından yönetime…
Sorgula, araştır, öğren ve iradeni kullan!
Atalarımız ne güzel söylemiş:
“Kula belâ gelmez Hak yazmadıkça, Hak belâ yazmaz kul azmadıkça!”
Numan CENGİZ
Araştırmacı İlahiyatçı Yazar





