İZVERİ

Köşe yazısı

RUHUMUZU TEDAVİ EDİYORLAR, HAYATIMIZI DEĞİŞTİRMİYORLAR

10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü üzerine politik bir itiraz

Yayınlandı: 10 Ekim 2026 22:57

Güncellendi: 11 Ekim 2026 01:41

Paylaş

RUHUMUZU TEDAVİ EDİYORLAR, HAYATIMIZI DEĞİŞTİRMİYORLAR

10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü üzerine politik bir itiraz

Ayrı ayrı depresyondayız.
Hep birlikte depresyondayız.

Her yıl 10 Ekim, Dünya Ruh Sağlığı Günü vesilesiyle ruhsal iyilik hâli, psikolojik sorunlar, depresyon, kaygı, yalnızlık ve tükenmişlik üzerine konuşuyoruz.

Daha fazla farkındalık çağrısı yapılıyor.

Daha fazla psikolojik destek öneriliyor.

Daha fazla terapi, daha fazla danışmanlık, daha fazla kişisel baş etme yöntemi konuşuluyor.

Bunların hiçbirini küçümsemek mümkün değil.

Çünkü depresyon gerçektir. Kaygı gerçektir. Travma gerçektir. Tükenmişlik gerçektir. İnsanların profesyonel psikolojik ve psikiyatrik desteğe ihtiyacı olabilir ve bu desteğin erişilebilir olması son derece önemlidir.

Fakat bütün bunları kabul ettikten sonra daha rahatsız edici bir soru sormamız gerekiyor:

Peki insanları hasta eden hayat koşullarını ne zaman konuşacağız?

Çünkü ruh sağlığını yalnızca bireyin zihninde olup biten bir meseleye indirgediğimiz anda, insanı içinde yaşadığı dünyadan koparmış oluruz.

Oysa insan boşlukta yaşamıyor.

İnsan bir ekonominin içinde yaşıyor.

Bir çalışma düzeninin içinde.

Bir aile yapısının içinde.

Bir sınıfsal konumun içinde.

Bir siyasal atmosferin içinde.

Bir kültürün, bir mahallenin, bir kentin, bir ülkenin içinde.

Ve bütün bunlar insanın ruhuna dokunuyor.

Belki de çağımızın en büyük çelişkilerinden biri burada ortaya çıkıyor:

Ruhumuzu tedavi etmeye çalışıyoruz ama hayatımızı değiştirmeyi pek düşünmüyoruz.

İnsana kaygısını yönetmesini öğretiyoruz.

Ama onu kaygılandıran çalışma koşullarını sormuyoruz.

Tükenmişliği nasıl önleyeceğini anlatıyoruz.

Ama neden milyonlarca insanın yaşamını tüketen bir çalışma düzeni kurduğumuzu tartışmıyoruz.

Yalnızlıkla baş etme yöntemleri öğretiyoruz.

Ama insanları giderek daha fazla yalnızlaştıran ekonomik, kültürel ve teknolojik düzeni sorgulamıyoruz.

Gençlere gelecek kaygılarıyla baş etmeyi öğretiyoruz.

Ama neden bu kadar çok gencin geleceğini göremediğini sormaktan kaçınıyoruz.

İşte sorun tam burada başlıyor.

Çünkü bazen insanın ruhunu tedavi etmek gerekir.

Ama bazen de insanın ruhunu sürekli yaralayan koşulları değiştirmek gerekir.

İkisini birbirine karıştırmamak zorundayız.

Bütün hayatı boyunca sabahtan akşama bal taşıyan, ürettiği balın tadına bile bakamayan, yaşamının hiçbir döneminde kraliçe arıyla çiftleşemeyecek, hiçbir zaman kendi kovanına sahip olamayacak bir işçi arının bir sabah çıkıp:

“Ne güzel bir gün!”

demesi nasıl mümkün olabilir?

Sorun arıda mı?

Belki de değil.

Belki sorun, arının bütün hayatının kendisine ait olmayan bir üretim düzenine bağlanmış olmasıdır.

Ve insan da bundan bütünüyle farklı değildir.

Sabah kalkıyoruz.

Çalışıyoruz.

Üretiyoruz.

Taşıyoruz.

Ödüyoruz.

Borçlanıyoruz.

Tüketiyoruz.

Yetişiyoruz.

Koşturuyoruz.

Sonra eve dönüp ertesi gün aynı hayatı sürdürebilecek kadar dinlenmeye çalışıyoruz.

Hayatımızın önemli bir bölümünü çalışarak geçiriyoruz.

Ama çoğu zaman ne ürettiğimiz üzerinde, nasıl ürettiğimiz üzerinde, zamanımız üzerinde ve hatta geleceğimiz üzerinde yeterince söz sahibi değiliz.

Buna rağmen mutsuz olduğumuzda ilk baktığımız yer yine kendimiz oluyor:

“Bende bir sorun mu var?”

Belki de bu soruyu biraz değiştirmek gerekiyor.

“Beni bu hâle getiren hayatın kendisinde bir sorun olabilir mi?”

Çünkü insanın ruhu, yaşadığı koşullara bütünüyle kayıtsız değildir.

İş güvencesizliği kaygı üretir.

Yoksulluk stres üretir.

Borçluluk baskı üretir.

Sosyal dışlanma yalnızlık üretir.

Adaletsizlik öfke üretir.

Geleceksizlik umutsuzluk üretir.

Anlamsızlık tükenmişlik üretir.

Sürekli rekabet, sürekli performans ve sürekli kendini kanıtlama zorunluluğu insanın zihnini dinlenemez hâle getirir.

Sonra bütün bunların toplamına bakıp bireye:

“Daha pozitif düşün.”

deriz.

İşte burada psikolojik sorun ile politik sorun birbirine değmeye başlar.

Çünkü siyaset yalnızca seçimlerden, parlamentodan, partilerden ve iktidar mücadelelerinden ibaret değildir.

Siyaset aynı zamanda insanların nasıl yaşayacağını belirleyen koşulların yönetimidir.

Bir ülkede milyonlarca insan geçinemiyorsa bunun ruhsal sonuçları olacaktır.

İnsanlar çalıştıkları hâlde yoksullaşıyorsa bunun ruhsal sonuçları olacaktır.

Gençler eğitim gördükleri hâlde bağımsız bir hayat kuramıyorsa bunun ruhsal sonuçları olacaktır.

Emekliler hayatlarının sonunda sürekli geçim hesabı yapmak zorunda kalıyorsa bunun ruhsal sonuçları olacaktır.

İnsanlar ev sahibi olmayı değil, kiralarını nasıl ödeyeceklerini düşünüyorsa bunun ruhsal sonuçları olacaktır.

Bunların hiçbirini yalnızca “kişisel psikoloji” başlığı altında açıklayamayız.

Çünkü insanın psikolojisi ile toplumsal gerçeklik arasında kalın bir duvar yoktur.

Tam tersine, ikisi birbirinin içine geçer.

İnsanın cebindeki para, zihnindeki düşüncelere dokunur.

Çalıştığı iş, kendisine verdiği değere dokunur.

Yaşadığı ev, güven duygusuna dokunur.

Toplumdaki adalet duygusu, geleceğe ilişkin beklentilerine dokunur.

Siyasi iklim, kendisini güvende hissedip hissetmemesine dokunur.

Dolayısıyla ruh sağlığını konuşurken sosyal adaleti konuşmamak eksikliktir.

Ekonomik eşitsizliği konuşmamak eksikliktir.

Emek rejimini konuşmamak eksikliktir.

Barınma sorununu konuşmamak eksikliktir.

Güvencesizliği konuşmamak eksikliktir.

Yalnızlığı üreten toplumsal yapıyı konuşmamak eksikliktir.

Çünkü insanın ruhunu yalnızca kafasının içinde aramak, onu yaşadığı dünyadan koparmaktır.

Üstelik modern sistemin çok kullanışlı bir tarafı vardır:

Sorunu bireyin içine taşıyabilir.

Sistem sana düşük ücret verir.

Sen kaygılanırsın.

Sistem sana güvencesiz iş verir.

Sen endişelenirsin.

Sistem seni borçlandırır.

Sen stres yaşarsın.

Sistem seni sürekli rekabete sokar.

Sen tükenirsin.

Sistem sosyal bağlarını zayıflatır.

Sen yalnızlaşırsın.

Sonra bütün bunların sonunda sana şöyle söylenir:

“Kendin üzerinde çalışmalısın.”

Elbette insan kendisi üzerinde çalışmalıdır.

Ama yalnızca insanın kendisi üzerinde çalışmasını istemek, sistemi tartışılmaz hâle getirdiğinde mesele değişir.

Çünkü o zaman toplumsal bir problem bireysel bir kusura dönüşür.

Ve belki de çağımızın en incelikli ideolojik mekanizmalarından biri budur:

İnsanı mutsuz eden koşulları değiştirmek yerine, mutsuzluğun sorumluluğunu insana yüklemek.

Sen yeterince güçlü değilsin.

Yeterince üretken değilsin.

Yeterince pozitif değilsin.

Yeterince başarılı değilsin.

Yeterince dayanıklı değilsin.

Yeterince iyi yönetemiyorsun.

Yeterince çalışmıyorsun.

Yeterince kendini geliştirmiyorsun.

Böylece düzen aklanıyor.

Birey suçlanıyor.

Ve insan, kendisini ezen koşullara karşı öfke duymak yerine kendisine kızmaya başlıyor.

Oysa bazen öfke sağlıklıdır.

Bazen huzursuzluk gereklidir.

Bazen insanın “Bu böyle gitmez” demesi bir hastalık belirtisi değil, ahlaki ve politik bir uyanışın başlangıcıdır.

Elbette burada dikkatli olmak gerekir.

Her depresyonu toplumsal koşullara bağlamak nasıl yanlışsa, toplumsal koşulların ruh sağlığı üzerindeki etkisini yok saymak da aynı ölçüde yanlıştır.

Klinik depresyonu “sisteme karşı doğal tepki” diye romantikleştirmek doğru değildir.

İnsanın yardım alma ihtiyacını politik bir slogan uğruna küçümsemek de doğru değildir.

Ama bireysel tedavi ile toplumsal dönüşümü birbirinin alternatifi hâline getirmek de yanlıştır.

İnsan hem tedaviye hem adalete ihtiyaç duyabilir.

Hem terapiye hem güvenceye.

Hem psikolojik desteğe hem insanca çalışma koşullarına.

Hem bireysel dayanıklılığa hem toplumsal dayanışmaya.

Çünkü insanı yalnızca “daha dayanıklı” yapmaya çalışmak, bazen dayanmak zorunda bırakan koşulları sorgulamamaktır.

Ve belki de tam burada 10 Ekim'in anlamı genişliyor.

10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü, yalnızca ruhsal hastalıklar hakkında farkındalık yaratmakla sınırlı bir gün olarak kalmamalı.

Aynı zamanda şu soruyu sormamıza da vesile olmalı:

Nasıl bir toplumda yaşıyoruz ve bu toplum insan ruhuna ne yapıyor?

Çünkü ruh sağlığı yalnızca hastalıkların yokluğu değildir.

İnsanın güven duygusudur.

Aidiyetidir.

Onurudur.

Özerkliğidir.

Gelecek kurabilme kapasitesidir.

Kendisini değersiz hissetmeden yaşayabilmesidir.

Ve belki en önemlisi, kendi hayatı üzerinde belli ölçüde söz sahibi olabilmesidir.

İnsanın hayatı üzerinde hiçbir denetimi kalmadığında ona yalnızca “güçlü ol” demek kolaydır.

Zor olan, onu güçsüz bırakan koşulları değiştirmektir.

Bu yüzden mesele yalnızca insanların neden depresyona girdiği değildir.

Asıl soru şudur:

Neden bu kadar çok insanın depresyona girmesini kolaylaştıran hayat koşulları üretiyoruz?

Neden insanları sürekli çalıştırıp sürekli yorgun bırakıyoruz?

Neden sürekli tüketmeye çağırıp sürekli borçlandırıyoruz?

Neden gençlere “gelecek sizin” derken onların geleceğini kurabilecekleri ekonomik ve sosyal zemini daraltıyoruz?

Neden insanlara özgür olduklarını söylerken seçeneklerini her gün biraz daha azaltıyoruz?

Ve neden bütün bunların sonunda insan aynaya baktığında:

“Sorun bende.”

diye düşünüyor?

Belki de sorun yalnızca bizde değildir.

Belki sorun, bize normal diye sunulan hayatın kendisindedir.

Çünkü bütün hayatı boyunca bal taşıyan işçi arıya dönelim.

Bütün gün çalışıyor.

Bal üretiyor.

Ama bal onun değil.

Kovan onun değil.

Karar onun değil.

Gelecek onun değil.

Ve biz hâlâ ona:

“Biraz daha pozitif ol.”

diyoruz.

Belki de soru şu olmalı:

“Neden bütün hayatın başkalarının kovanını doldurmakla geçiyor?”

İşte o zaman mesele değişiyor.

Çünkü artık yalnızca depresyondan söz etmiyoruz.

Yabancılaşmadan söz ediyoruz.

Emekten söz ediyoruz.

Eşitsizlikten söz ediyoruz.

Özgürlükten söz ediyoruz.

Adaletten söz ediyoruz.

İnsan onurundan söz ediyoruz.

Ve nihayet siyasetten söz ediyoruz.

Çünkü bazen insanın ruhunu iyileştirmek için gerçekten bir uzmana ihtiyacı vardır.

Ama bazen de uzmanın odasından çıktıktan sonra geri döneceği hayatın değişmeye ihtiyacı vardır.

Ruhumuzu tedavi etmek önemlidir.

Ama ruhumuzu sürekli yaralayan hayatı sorgulamak da o kadar önemlidir.

Çünkü insanı yalnızca hayatta tutmak yetmez.

İnsana yaşamaya değer bir hayat da vermek gerekir.

Belki de 10 Ekim'de kendimize sorabileceğimiz en dürüst soru budur:

İnsanları depresyondan kurtarmaya çalışırken, onları depresyona sürükleyen hayatı neden değiştirmiyoruz?

Ve belki de cevap, bütün yazının en basit cümlesinde saklıdır:

Yaşadığımız her şey depresyon değil.

Bazen kaygımızın bir nedeni vardır.

Bazen öfkemizin.

Bazen mutsuzluğumuzun.

Bazen umutsuzluğumuzun.

Ve bazen insanın ruhu bozuk değildir.

Hayat bozuktur.

İşte o zaman mesele yalnızca ruh sağlığı değildir.

Mesele, nasıl bir hayatı normal kabul ettiğimizdir.

Çünkü bazen depresyon değildir yaşadığımız.

Bazen sadece bize yaşamak diye sunulan şey,

berbatlıktır.

Başka bir şey değil.

Yorumunuzu Yazın

Yorumlar(0)

Henüz yorum yok.

Yorumlar kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan İZVERİ sorumlu değildir. Hukuka aykırı, nefret içeren veya hakaret barındıran yorumlar kaldırılabilir.

7 dk