Rüzgâr Kılıçdaroğlu'na Dönüyor…
Cüneyt Alphan röportajı;
Türk siyasetinde yozlaşmanın, ahlaki çürümenin ve ilkesizliğin bu denli hâkim olduğu bir dönemi, elli iki yıllık hayatımda ne gördüm ne de okuduğum Türk siyasal tarihinde böylesine bir tabloya rastladım.

Türk toplumundaki çürümenin, yozlaşmanın ve ahlaki değerlerin yitirilmesinin doğal bir sonucu olarak, seçtiğimiz siyasal iktidarları ve siyasal muhalefeti de kendimize benzeyen figürlerden oluşturduğumuz bir gerçektir.
Sağcı-solcu, muhafazakâr-seküler fark etmeksizin bugün siyaset kurumunun içinde bulunduğu kaos, çürüme, yozlaşma ve onursal değerlerin yitirilmesi tablosu bize aynada çok şey söylüyor.
Adaletin yok edildiği, liyakatin çökertildiği, devlet teamüllerinin ortadan kaldırıldığı, anayasanın askıya alındığı, Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarının uygulanmadığı, yüz binlerce insanın keyfî uygulamalarla ekmeğinden, aşından ve özgürlüğünden mahrum bırakıldığı; yolsuzluğun, hırsızlığın, vurgunun ve her türlü talanın yaşandığı bir ülkede toplumun da bütünüyle masum olduğunu düşünemeyiz.
Namuslu, dürüst, ahlaklı ve vicdanlı insanların sistemin dışına itildiği, sistemin içinde kalanların ise şeytanlaştırıldığı; her türlü hakaret, aşağılama ve küfre maruz bırakıldığı acayip bir dönemi yaşıyoruz.
Toplumun farklı kesimlerinin yalnızca kendi mahallesine sahip çıktığı, başka mahallelerde çıkan yangınları ve yaşanan adaletsizlikleri görmezden geldiği, hatta zımnen onayladığı bir siyasal süreçten geçiyoruz.
Herkesin kendi hırsızına sahip çıktığı, adeta “Benim olsun ama hırsız olsun” anlayışının hâkim olduğu, rakibine düşman gözüyle bakıldığı bir dönemden söz ediyoruz.
Kemal Kılıçdaroğlu gibi dürüstlüğü, ahlaki duruşu ve siyasi birikimiyle öne çıkan siyasetçilerin acımasız kara propagandalarla sistemin dışına itilmeye çalışıldığı da göz ardı edilemeyecek bir gerçektir.
Kılıçdaroğlu, Cumhurbaşkanı adayı olduğu süreçte, sahip olduğu inanç kimliği ve geldiği bölge nedeniyle en büyük darbelerden birini kendi partisinin içindeki ulusalcı kesimden aldı.
Seçim sürecinde kendi partisindeki bazı kesimlerin Kılıçdaroğlu'na yeterli desteği vermediği, hatta farklı adaylara ve partilere yöneldiği yönündeki tartışmalar hafızalardaki yerini koruyor.
Ekrem İmamoğlu ve Meral Akşener'in seçim sürecindeki tutumları da kamuoyunda ciddi tartışmalara neden oldu. Özellikle Akşener'in adaylık sürecindeki açıklamaları ve sonradan gündeme gelen değerlendirmeler, Kılıçdaroğlu'nun adaylığına yönelik itirazların yalnızca siyasi stratejiyle açıklanamayacağı yönündeki tartışmaları beraberinde getirdi.
Nitekim CHP İzmir Milletvekili Aytun Çıray da seçim sürecinde Akşener'in tutumunu eleştiren açıklamalarda bulunarak seçimlerin kaybedilmesindeki rolüne dikkat çekmişti.
İktidar medyası ise seçim sürecinde Kılıçdaroğlu'nu PKK ile ilişkilendiren montaj görüntüler ve çeşitli propaganda yöntemleriyle hedef aldı.
Kılıçdaroğlu'na yönelik bu kampanyalarda kullanılan dil ve yöntemler, siyasi rekabetin hangi noktalara taşındığını göstermesi bakımından ibretlikti.
Bugün gelinen noktada, geçmişte kullanılan bu söylemlerle mevcut siyasi gelişmeler arasındaki çelişkiler de kamuoyunun tartışma alanına girmiş durumda.
Elbette barış sürecinin başlatılmasını sonuna kadar destekliyorum.
Burada dikkat çekmek istediğim husus, barışa karşı çıkmak değil; dün bir siyasetçiye yöneltilen suçlamalarla bugün yaşanan gelişmeler arasındaki çifte standarttır.
Kılıçdaroğlu'na yönelik siyasi mücadelenin bir başka boyutu da CHP'nin 38. Olağan Kurultayı'nda yaşandı.
Kurultayda delegelerin iradesinin para, çeşitli menfaatler ve farklı vaatlerle etkilenmeye çalışıldığı iddiaları yargıya taşındı. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesinin 21 Mayıs 2026 tarihli kararında da kurultay sürecine ilişkin delege iradesinin fesada uğratıldığı yönünde değerlendirmelere yer verildi.
Ceza yargılamasının ise kendi hukuki süreci içinde değerlendirilmesi gerekiyor.
Kılıçdaroğlu'na yönelik itibar suikastı iddiaları da bu süreçle sınırlı kalmadı.
Kemal Kılıçdaroğlu'nun İletişim Koordinatörü Ali Haydar Fırat, kamuoyuna yaptığı açıklamalarda CHP'nin önceki yönetimi dönemindeki sosyal medya harcamalarına dikkat çekerek yaklaşık 775 milyon TL'lik ödemeden söz etti. Fırat ayrıca sosyal medya üzerinden Kılıçdaroğlu'na yönelik organize hakaret ve saldırılar gerçekleştirildiğini ileri sürdü.
Bu açıklamalar, parti kaynaklarının kullanımı ve siyasi rekabetin sosyal medya üzerinden yürütülme biçimi konusunda ciddi soruları beraberinde getirdi.
Kılıçdaroğlu'na yöneltilen hakaretler, küfürler ve çeşitli suçlamalar düşünüldüğünde, bu iddiaların aydınlatılması yalnızca CHP'nin değil, siyasi ahlakı önemseyen herkesin sorumluluğudur.
Ancak bütün bu yaşananlara rağmen Kılıçdaroğlu'nun siyasi mücadelesini sürdürmesi, dikkat çekici bir noktaya işaret ediyor.
Annemin çok sevdiğim bir sözü vardı:
“Fare yeri eşeler ama toprağı başına döker.”
İnsan bazen başkasına zarar vermek için giriştiği mücadelenin altında kendisi kalır. Siyasette de böyledir. Hakaret, iftira ve itibarsızlaştırma üzerine kurulan bir mücadelenin uzun vadede nasıl sonuçlar doğuracağını zaman gösterir.
Kamuoyu bazı gerçekleri geç görebilir ama er ya da geç sorgulamaya başlar.
Şimdi rüzgârın yönü değişiyor.
Kılıçdaroğlu'nun gündeme taşıdığı “ahlaki arınma” çağrısı, toplumun farklı kesimlerinde karşılık bulabilecek önemli bir tartışma alanı oluşturuyor. Çünkü Türkiye'nin ihtiyacı yalnızca iktidar değişikliği değil; siyasetin dilinin, yöntemlerinin ve ahlaki ölçülerinin de değişmesidir.
Geçen hafta, 27 Ekim Salı günü saat 16.00'da Kemal Kılıçdaroğlu'yla bir görüşmem oldu.
Kendisini son derece kararlı ve dirayetli gördüm. Dış politikayı yakından takip ettiğini, yeni dünya düzeni üzerine çalışmalar ve okumalar yaptığını, Türkiye'nin bu kritik süreçte nasıl bir yol izlemesi gerektiğine ilişkin hazırlıklar yürüttüğünü gözlemledim.
Görüşmemiz özel olduğu için içeriğine girmeyeceğim. Ancak Türkiye'de siyasi ahlak yasasının çıkarılması için de mücadele edeceğini ifade ettiğini kamuoyuyla paylaşabilirim.
Bana göre bu konu, Türkiye'nin geleceği açısından son derece önemli.
Çünkü siyasi ahlak yalnızca rakiplerin yanlışlarını teşhir etmek değildir. Kişinin kendi mahallesindeki yanlışlarla da hesaplaşabilmesidir. Kendi siyasi çevresindeki haksızlığa sessiz kalan bir anlayışın topluma adalet ve ahlak vaat etmesi mümkün değildir.
Artık bir toplum olarak karar vermeliyiz: Ya bu ahlaki çürümeden kurtulmak için mücadele edeceğiz ya da başımıza gelenlerden razı olacağız.
Unutmayalım ki tercih de gelecek de bizimdir…





