Sandıkta değişim, mutfakta aynı hesap!
Seçim meydanlarında verilen sözler, mutfaktaki yangını söndürmeye yetmiyor. Vatandaşın tek beklentisi var: Emeğinin karşılığını almak, ay sonunu getirmek ve yarına umutla bakabilmek.
Bir ülkede hayatın nasıl gittiğini anlamak istiyorsanız, kürsülere değil, mutfaklara bakın.Bir annenin pazarda elindeki parayı hesaplayışına, bir emeklinin tezgâhın önünde durup fiyat etiketini sessizce inceleyişine, asgari ücretle çalışan bir babanın ayın son haftasında yaptığı hesaplara bakın.İşte o zaman anlarsınız, bir ülkenin gerçek gündeminin ne olduğunu.Siyasetçiler kürsülerde konuşur, partiler birbirini eleştirir, seçim sonuçları üzerinden zaferler ve yenilgiler ilan edilir. Ekranlarda rakamlar havada uçuşur. Ancak bütün bu tartışmaların ortasında, milyonlarca insanın değişmeyen bir sorusu vardır: “Ben bu ay nasıl geçineceğim?” Bugün Türkiye’nin en önemli meselesi, tam da bu sorunun cevabıdır. Sandıkta değişim, sofrada neden yok? Demokrasi, vatandaşın iradesinin sandığa yansımasıdır. Ancak sandıktan çıkan iradenin gerçek değeri, vatandaşın hayatında yarattığı değişimle ölçülür. Bir seçim kazanılabilir. Bir hükümet değişebilir. Ekonomi yönetimi yeni kararlar alabilir. Piyasalar yükselebilir, göstergeler iyileşebilir.Peki, bütün bunlar dar gelirlinin hayatında neye karşılık geliyor? Bir emeklinin maaşıyla ay boyunca rahatça yaşayabilmesine mi? Bir asgari ücretlinin çocuğunun okul masraflarını düşünmeden karşılayabilmesine mi? Gençlerin geleceklerini başka ülkelerde aramak zorunda kalmamasına mı? Eğer vatandaşın cebindeki para, temel ihtiyaçlarını karşılamaya yetmiyorsa, ekonomik başarıyı yalnızca rakamlarla anlatmak yeterli değildir.Çünkü ekonomi, yalnızca tabloların ve grafiklerin konusu değildir. Ekonomi, evde pişen yemektir. Çocuğun beslenme çantasıdır. Kış gelmeden alınması gereken monttur. Ay sonuna kadar yetmesi gereken maaştır.Ve bugün milyonlarca insanın hesabı, ne yazık ki hâlâ aynı: Önce kira, sonra faturalar, ardından mutfak…
Geriye bir şey kalırsa da hayatın kendisi. Pazarda değişmeyen gerçek. Bir zamanlar pazara alışverişe giden vatandaş, ihtiyacını karşılamaya çalışırdı. Bugün ise çoğu insan önce fiyatları inceliyor, sonra ihtiyaçlarını azaltıyor. Bir kilo meyve yerine yarım kilo alıyor. İki çeşit yemek yerine birini tercih ediyor. Alışveriş listesinden önce zorunlu olmayanları çıkarıyor. Üstelik bu hesap yalnızca dar gelirlinin değil, çalıştığı hâlde geçinmekte zorlanan geniş bir kesimin günlük gerçeği hâline geliyor. Bir ülkede insanlar temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için sürekli fedakârlık yapmak zorunda kalıyorsa, orada ekonomik mesele yalnızca enflasyon değildir. Orada mesele, insanın yaşam kalitesidir. Vatandaşın satın alma gücü düşerken beklentileri de küçülüyor. Önce ev sahibi olma hayali erteleniyor. Sonra araba alma düşüncesi rafa kaldırılıyor. En sonunda tatil, sosyal hayat ve kişisel ihtiyaçlar bile lüks sayılmaya başlanıyor. İnsanlar artık daha iyi yaşamanın değil, mevcut hayatlarını sürdürebilmenin hesabını yapıyor. İşte asıl tehlike budur. Bir toplumun umudu, yalnızca büyük hayallerin gerçekleşmemesiyle değil, küçük mutlulukların bile ulaşılamaz hâle gelmesiyle tükenir.
Emekli neden hâlâ geçinemiyor?
Yıllarca çalışmış, üretmiş, vergi vermiş, ülkesine katkı sunmuş bir insanın emeklilik yıllarında en temel ihtiyaçlarını düşünmek zorunda kalması, üzerinde durulması gereken ciddi bir toplumsal meseledir. Emeklilik, insanın hayatının sonunda kendisini güvende hissetmesi gereken dönemdir. Ancak bugün birçok emekli, maaşını aldığı gün hangi borcunu kapatacağını, hangi faturasını erteleyeceğini, hangi ihtiyacından vazgeçeceğini düşünüyor. Emekli, torununa harçlık verirken bile hesabını yapmak zorunda kalıyorsa, burada yalnızca ekonomik bir sorun değil, toplumsal bir vicdan meselesi de vardır. Aynı şekilde, çalıştığı hâlde ay sonunu getiremeyen asgari ücretli için de hayat giderek bir mücadeleye dönüşüyor. İnsanlar çalışıyor ama rahatlayamıyor. Üretiyor ama birikim yapamıyor. Gelecek için plan kurmak istiyor ama bugünün hesabından başını kaldıramıyor. Oysa bir ülkede çalışmak, insanı yoksulluktan kurtarmanın en temel yollarından biri olmalıdır. Çalışan insanın emeği, yalnızca günü kurtarmaya yetiyorsa, bunun üzerinde ciddi biçimde düşünmek gerekir.
Siyasetin gerçek sınavı…
Siyasetin görevi yalnızca ülkeyi yönetmek değil, insanların hayatını daha yaşanabilir hâle getirmektir. Elbette ekonomik sorunların çözümü kolay değildir. Küresel gelişmeler, üretim maliyetleri, finansal dengeler ve yapısal sorunlar ekonomiyi etkiler. Ancak bütün bunlar, vatandaşın yaşadığı sıkıntıyı görmezden gelmenin gerekçesi olamaz. Tam tersine, sorunlar ne kadar büyükse çözüm üretme sorumluluğu da o kadar büyüktür. Vatandaş artık yalnızca ekonomik göstergelerin iyileştiğini duymak istemiyor. Bunun kendi hayatında ne anlama geldiğini görmek istiyor. Maaşının ay sonuna kadar yetmesini, markette fiyat etiketine bakarken çaresiz hissetmemeyi, çocuğunun geleceğinden endişe duymamayı istiyor. Kısacası, insan gibi yaşamak istiyor. İktidarın da muhalefetin de kendisine sorması gereken soru budur:
Vatandaşın hayatında neyi değiştirebildik? Çünkü siyaset, vatandaşın gündelik hayatından koptuğu anda anlamını kaybeder.
Mutfaktaki yangın söndürülmeli…
Bir ülkede ekonomik başarı, yalnızca büyüme rakamlarıyla ölçülemez. O büyümenin vatandaşın hayatına nasıl yansıdığı da önemlidir. Eğer bir emekli pazarda alışveriş yaparken zorlanıyorsa, bir asgari ücretli ay sonunu getiremiyorsa, gençler geleceklerini kurmakta güçlük çekiyorsa, o ülkede çözülmesi gereken önemli sorunlar var demektir.Vatandaşın beklentisi ne imkânsızdır ne de abartılı. İstediği şey, emeğinin karşılığını almak, insanca yaşamak ve yarına güvenle bakabilmektir. Sandıkta değişim, ancak vatandaşın hayatında karşılık bulduğunda gerçek bir anlam kazanır.Yoksa seçimler gelir geçer, siyasi tartışmalar değişir, gündem başka konulara kayar. Ama mutfaktaki hesap değişmez. Ve unutulmamalıdır ki, bir ülkede en ağır siyasi eleştiri bazen bir meydanda atılan slogan değil, pazarda boş kalan bir alışveriş filesidir.Çünkü vatandaşın gerçek gündemi, sandıkta değil; mutfakta başlar.





