Doğru söylüyoruz çünkü! Neyse o bizde…
Beyaz perdelerin ardındaki karanlığı görüyoruz. O karanlıkta gezinen heyulaları da biliyoruz. Ancak perde önünde, ilk sıradan bilet alıp yahut locadan yer tutup seyretmiyoruz olup biteni!
Bilakis, o karanlığın içindeki hayaletlere gülüp geçiyoruz; gülyabani deyip gülüyoruz!
Parayı veren düdüğü çalar, derler. Doğrudur! Lakin parayı verenin her zaman oyunun galibi olacağı da söylenemez. İnsan bazen parayı verir, düdüğü çaldırır ama kendisi de oyuna gelir!
Bizde, ardındaki karanlığı bildiğimiz bir filmin gösterisine para verecek göz yok, o karanlığın figüranı olacak hâl hiç yok!
Çünkü biz sahanın içindeyiz azizim! Tribünden ahkâm kesmiyor, ekran başından yorum yapmıyoruz. Halkı okuyoruz; halkın hangi ruh hâliyle sandığa gittiğini, kime, neden ve nasıl oy verdiğini biliyoruz.
Dahası, kimlerin de oy verdiğini biliyoruz!
Mesele yalnızca kimin kazandığı değil, kazananı hangi saiklerin kazandırdığıdır.
Faili bulamayan, hakikate ulaşamaz!
Bir cümlede fail (özne), mef‘ul (nesne) ve fiil (eylem) varsa, cümlenin kuruluşuna göre zarf ve diğer tümleçler de vardır. Mesele, bunları doğru okuyabilmektedir.
Hakikat her zaman noktalarda saklı değildir; bazen virgülde, bazen ünlemde, çoğu zaman da doğru soruyu sorduran soru zarfında gizlidir!
Karmaşık bir cümlede faili bulmak istiyorsan önce fiili doğru tespit edecek, sonra fiile usulünce soru soracaksın. Faili böyle bulursun.
Sonrası kolaydır. Ancak fiile yanlış soru sorarsan yanlış adrese varırsın. Bütün çaban boşa gider; üstelik yanlış teşhis üzerine kurduğun her yeni hamle, seni hakikatten biraz daha uzaklaştırır.
Al sana eksi!
Boş koşudan gol çıkmadığı gibi boş sorudan da maksat hâsıl olmaz!
Soru, cevaba ulaşma niyetini taşımalıdır. Cevabı öğrenmeye, gerçeği açığa çıkarmaya ve gerektiğinde kendi ön kabulünü sorgulamaya niyetli olmayan sorunun ne anlamı vardır?
Öylesi, boşa akan çağlayandan farksızdır. Gürültüsü vardır ama hedefi yoktur; hareketi vardır ama neticesi yoktur.
Siyasette de böyledir. Görüntü bir yere kadar azizim!
Ses getirmek lazım, ses vermek, ses almak lazım! Hep konuşmak değil, biraz da dinlemek lazım. Çünkü siyaset, yalnızca kendi sesini duyurmak değil, milletin sesini doğru işitmek sanatıdır.
Amaçsız eylemlerden kaçınmak, sonuç alıcı hamlelere yönelmek gerekir. Her çıkışın bir hesabı, her söylemin bir karşılığı, her hamlenin ulaşmak istediği bir hedef olmalıdır.
Bugün muhalefet kanadında görülen en büyük eksiklik de tam olarak budur: Stratejiden yoksunluk!
Strateji yoksa siyaset, reaksiyondan ibarettir!
Muhalefetin en büyük yanılgılarından biri, stratejiyi olaylar karşısında anlık tepki vermekten ibaret sanmasıdır.
Olay çıkıyor, açıklama geliyor. Rakip hamle yapıyor, karşı hamle geliyor. Gündem değişiyor, söylem değişiyor. Dün söylenenle bugün söylenen birbirini tutmadığında ise ortaya siyasetin en ağır faturalarından biri çıkıyor: Güven kaybı!
Oysa strateji, her gelişmenin peşinden koşmak değil, gelişmelerin nereye varacağını öngörebilmektir. Rakibin hamlesine cevap vermek kadar, kendi hamlenle rakibin hareket alanını belirlemek de önemlidir.
Bunun için yalnızca iyi konuşan siyasetçiler yetmez. İyi düşünen, doğru okuyan, ortak hedef doğrultusunda hareket eden ve birbirini tamamlayan kadrolar gerekir.
Bir kişinin doğruyu görmeye başlaması önemlidir; fakat o doğrultuda hareket edecek bir ekip yoksa kişisel farkındalık, kurumsal başarıya dönüşemez.
Liderin gördüğünü ekibin de görmesi, ekibin yaptığını teşkilatın da sahiplenmesi gerekir.
Aksi hâlde bir tarafta strateji kurulurken diğer tarafta o stratejiyi boşa çıkaran hamleler yapılır. Sonra da dönüp neden sonuç alınamadığı tartışılır.
CHP'de ekip ruhu mu, hizip yarışı mı?
Cumhuriyet Halk Partisine baktığımızda benzer bir manzarayla karşılaşıyoruz.
Partide ekip ruhunun yerini hizip hesaplarının, ortak hedefin yerini şahsi beklentilerin, iktidar yürüyüşünün yerini adam harcama yarışının alması tehlikesiyle karşı karşıyayız.
Daha iktidar olmadan başlayan koltuk ve kadro hesapları, siyasetin asıl amacını gölgelemiyor mu?
Daha şimdiden birbirini tasfiye etmeye çalışanlar, yarın ülkeyi yönetirken hangi ortak akılda buluşacaklar?
İşte tam bu noktada vatandaşın zihninden geçen o yalın, samimi ve bir o kadar da ağır soru karşımıza çıkıyor:
“Bunlar muhalefetteyken böyle, ya bir de iktidar olurlarsa?”
Bu soruyu küçümsemeyin! Çünkü sandıkta yalnızca vaatler değerlendirilmez; güven, samimiyet, tutarlılık ve yönetebilme kabiliyeti de tartılır.
Vatandaşın zihnindeki bu soruya cevap vermek, slogan üretmekle mümkün değildir.
Cevap, davranışla verilir; kadro anlayışıyla, siyasi tutarlılıkla ve ortak hedefe bağlılıkla verilir.
Herkesin aklını başına devşirmesi lazım!
CHP birtakım oluşumların, hiziplerin ve kişisel hesapların çiftliği mi olacak, yoksa iktidarı müjdeleyen bir vahaya mı dönüşecek?
Vahayı kurutursanız çöl büyür!
Vaha, çölün ortasında hayatın mümkün olduğunu gösteren yerdir. Çevresi Sahra Çölü olsa da orada su vardır, nefes vardır, umut vardır. Çölde yolunu kaybedenler için yaşanabilir bir saha, yeniden başlamak isteyenler için bir imkân vardır.
Siyasette de böyledir. Bütün olumsuzlukların ortasında bir siyasi yapı, millete umut verebiliyorsa değerlidir. İnsanlara değişimin mümkün olduğunu gösterebiliyorsa anlamlıdır.
Peki, böyle bir vahayı kurutmanın kime ne faydası olabilir?
Hizip hesapları uğruna ortak zemini daraltmak, kişisel ikbal uğruna umutları tüketmek, kendi içindeki mücadeleyi iktidar mücadelesinin önüne geçirmek kime kazandırır?
Vaha kurursa kına mı yakacaksınız hizipçiler?
Çölün ortasında hayat veren suyu tükettiğinizde, susuzluktan yalnızca rakibinizin değil, hepinizin etkileneceğini ne zaman anlayacaksınız?
Siyasi rekabet elbette olacaktır. Farklı görüşler, farklı kadrolar ve farklı yöntemler de olacaktır. Ancak bütün bunların üzerinde ortak bir hedef bulunmalıdır: Partiyi büyütmek, millete güven vermek ve iktidara yürümek!
Hizip, partinin önüne geçerse parti küçülür; parti küçülürse iktidar ihtimali de küçülür.
Bir siyasi yapının içindeki farklılıklar zenginliktir; bu farklılıkların birbirini tüketmeye başlaması ise zaaf!
Mesele, herkesin aynı düşünmesi değildir. Mesele, farklı düşünenlerin aynı hedef doğrultusunda hareket edebilmesidir.
Teşhis belli, tedavi gecikiyor!
Sorun büyük, üstelik acil!
Tedavi gecikiyor. Bazı hastalıklarda gecikmiş müdahale, en doğru tedaviyi bile sonuçsuz bırakabilir. Zamanında yapılmayan ameliyatın sonradan fayda etmediği vakalar vardır.
Siyaset de böyledir. Yanlış teşhis, gecikmiş müdahale ve sonuç üretmeyen tedbirler bir araya geldiğinde bedeli yalnızca siyasetçiler ödemez; umutlarını o siyasi yapıya bağlamış milyonlarca insan da öder.
Bu sebeple mesele, kimin haklı çıkacağı değil, partinin ve ülkenin nasıl bir geleceğe taşınacağıdır.
Birbirini alt etmeye çalışanların, asıl mücadele alanını kaybettiklerini fark etmeleri gerekiyor. Siyaset, içerideki rakipleri tasfiye etme yarışı değildir; milletin güvenini kazanma ve ülkeyi yönetebilme iddiasıdır.
Doktorun hastayı kurtarması gerekir. Ancak hastalığı teşhis edemeyen, müdahaleyi geciktiren ve sonunda hastayı kaybeden bir doktorun karşılaşacağı tepkiyi de düşünmek gerekir.
Ölen hastanın yakınları doktoru da öldürür maazallah!
Bu yüzden vakit kaybetmeden teşhis doğru konulmalı, tedavi geciktirilmemeli ve herkes sorumluluğunun gereğini yerine getirmelidir.
Çünkü siyasette kaybedilen her fırsatın telafisi olmayabilir. Hele ki kaybedilen, milletin umuduysa…
Şeytanda hile var, bizde yok!
Bizim derdimiz hileyle kazanmak değil, hakikati doğru okuyarak kazanmaktır. Perdenin önündeki görüntüye aldanmak değil, ardındaki karanlığı çözmektir. Boş sorularla vakit tüketmek değil, doğru sorularla doğru cevaplara ulaşmaktır.
Ve en önemlisi…
Muhalefetteyken iktidar olmayı öğrenemeyenlerin, iktidara geldiklerinde ülkeyi yönetmeyi kendiliğinden öğrenemeyeceklerini anlamaktır!
Numan CENGİZ
Araştırmacı İlahiyatçı Yazar





