İZVERİ

Köşe yazısı

UNUTMAKTAN DAHA TEHLİKELİSİ: ALIŞMAK

Unutmak elbette tehlikelidir; fakat yanlışın sürekli tekrarlanması karşısında tepki verme yeteneğini kaybetmek, çok daha derin bir toplumsal ve siyasal sorundur

Yayınlandı: 12 Ekim 2026 10:09

Paylaş

UNUTMAKTAN DAHA TEHLİKELİSİ: ALIŞMAK

Bir toplumun başına gelen her şey önce bir olaydır.

Sonra haber olur.

Tartışılır.

Yorumlanır.

Öfke yaratır.

Bir süre sonra istatistiğe dönüşür.

En sonunda da hafızanın bir köşesine çekilir.

Toplumsal duyarsızlaşma tam da böyle başlar.

İlk karşılaşmada şaşırırız.

İkinci kez öfkeleniriz.

Üçüncü kez sorgularız.

Sonra tekrarlar çoğalır.

Şaşkınlık yerini kabullenişe, öfke yerini yorgunluğa, sorgulama yerini çaresizliğe bırakır.

Ve bir gün toplumun en tehlikeli cümlesi ortaya çıkar:

“Artık bunlara alıştık.”

Asıl mesele de tam burada başlar.

Çünkü unutmak elbette tehlikelidir; fakat yanlışın sürekli tekrarlanması karşısında tepki verme yeteneğini kaybetmek, çok daha derin bir toplumsal ve siyasal sorundur.

Bir toplum yaşadığı haksızlıkları hatırladığı halde onlara karşı duyarlılığını kaybediyorsa, hafızası vardır ama siyasi refleksi zayıflamıştır.


HAFIZANIN SİYASAL ANLAMI

Yıllardır aynı cümleyi kuruyoruz:

“Unutmadık, unutmayacağız.”

Fakat bir olayın tarihini hatırlamak, onun nedenlerini hatırlamak anlamına gelmez.

Ölenleri hatırlayabiliriz ama onları ölüme götüren koşulları unutabiliriz.

Mağdurları hatırlayabiliriz ama sorumluları unutabiliriz.

Felaketi hatırlayabiliriz ama ihmali unutabiliriz.

Yolsuzluğu hatırlayabiliriz ama onu mümkün kılan siyasal ve ekonomik ilişkileri unutabiliriz.

İşte burada hafızanın romantik anlamı ile siyasi anlamı birbirinden ayrılır.

Gerçek hafıza yalnızca “ne oldu?” sorusunu değil;

“Neden oldu, kim karar verdi, kim denetlemedi, kim engelleyebilirdi ve kim hesap verdi?”

sorularını da canlı tutar.

Çünkü siyaset sonuçlardan bağımsız değildir.

Bir kamu politikası yanlış sonuç üretiyorsa bunun siyasi sorumluluğu vardır.

Bir kamu kurumu görevini yerine getirmiyorsa bunun idari olduğu kadar siyasi bir boyutu da vardır.

Bir kent yanlış planlanıyorsa bunun arkasında kararlar vardır.

Kamu kaynakları kötü kullanılıyorsa bunun arkasında yetki vardır.

Bir parti kendi içindeki nepotizmi, liyakatsizliği veya çıkar ilişkilerini görmezden geliyorsa bunun da siyasi bir sorumluluğu vardır.

Dolayısıyla hafıza, geçmişin arşivi değildir.

Hafıza, iktidarın ve siyasetin geçmiş performansına ilişkin toplumsal muhasebedir.


ASIL TEHLİKE: NORMALLEŞTİRME

Bir toplumun çürümesi her zaman büyük bir kırılmayla gerçekleşmez.

Bazen küçük yanlışların tekrar tekrar normal kabul edilmesiyle gerçekleşir.

Bir torpil:

“Her yerde var.”

Bir yolsuzluk iddiası:

“Siyaset böyle.”

Bir liyakatsiz atama:

“Adamını bulmuş.”

Bir kamu kaynağı israfı:

“Devletin parası.”

Bir iş cinayeti:

“Kader.”

Bir hukuksuzluk:

“Şartlar böyle.”

Bir siyasi skandal:

“Birkaç gün konuşulur, geçer.”

Bu cümlelerin her biri yalnızca bir savunma mekanizması değildir.

Bunlar aynı zamanda normalleştirmenin dilidir.

Normalleştirme başladığında toplum artık yanlışın kendisini değil, yalnızca yanlışın boyutunu tartışmaya başlar.

“Bu kadar da olmaz” denir.

Ama “Neden hiç olmamalı?” sorusu unutulur.

İşte toplumsal duyarsızlık böyle kurulur.

Önce kabul edilemez olan şey tartışılabilir hale gelir.

Sonra tartışılabilir olan şey olağanlaşır.

En sonunda olağan olan şey, kaçınılmaz kabul edilir.

Ve “Böyle gelmiş, böyle gider” cümlesi bir toplumsal teslimiyet biçimine dönüşür.


DUYARSIZLIK BİREYSEL DEĞİL, TOPLUMSAL BİR SÜREÇTİR

İnsanları yalnızca “duyarsızlaştılar” diyerek suçlamak da kolaycılıktır.

Çünkü duyarsızlığı üreten koşullar vardır.

Sürekli ekonomik kriz yaşayan, geçim mücadelesi veren, geleceğinden kaygı duyan insanların gündelik hayatında kamusal meseleleri takip etmek için ayırabileceği enerji giderek azalır.

Öte yandan sürekli kriz ve skandal bombardımanı da toplumsal algıyı köreltir.

Sabah ekonomik kriz.

Öğlen siyasi tartışma.

Akşam yeni bir skandal.

Ertesi gün başka bir felaket.

Bir süre sonra insan zihni kendisini korumak için tepkisini azaltır.

Bu noktada bilgi çoğaldıkça bilinç artmayabilir; tam tersine, sürekli tekrar edilen krizler duyarlılığı aşındırabilir.

Bu nedenle toplumsal duyarsızlık yalnızca bireysel bir ahlak sorunu değildir.

Ekonomik, siyasal, kültürel ve kurumsal koşulların ürettiği bir sonuçtur.

Fakat bunun siyasi sonucu çok nettir:

Duyarsızlaşan toplum daha az hesap sorar.

Daha az hesap soran toplum ise iktidarın denetimini zayıflatır.


SİYASETİN EN BÜYÜK GÜCÜ: “DEĞİŞMEZ” DUYGUSU

Bir iktidarın gücü yalnızca sahip olduğu kurumlarla ölçülmez.

Bazen çok daha önemli bir güç vardır:

Topluma hiçbir şeyin değişmeyeceğine inandırmak.

Çünkü değişimin mümkün olduğuna inanmayan insan örgütlenmez.

Örgütlenmeyen insan mücadele etmez.

Mücadele etmeyen toplum ise yönetilen olmaktan çıkıp yalnızca seyirciye dönüşür.

Böylece siyasetin en tehlikeli sonucu ortaya çıkar:

İnsanlar her şeyi görür.

Her şeyi bilir.

Ama hiçbir şeyin değişebileceğine inanmaz.

Bilgi vardır, fakat eylem yoktur.

Öfke vardır, fakat örgütlü itiraz yoktur.

Hafıza vardır, fakat siyasi sonuç yoktur.

İşte toplumsal duyarsızlığın en ileri biçimi budur.


SOLUN SORUMLULUĞU

Tam da burada sol siyasetin tarihsel sorumluluğu ortaya çıkar.

Sol, yalnızca iktidarın kimde olduğunu sormaz.

İktidarın kimin hayatını nasıl değiştirdiğini sorar.

Bir ekonomik kararın bedelini kim ödüyor?

Bir kamu ihalesinden kim kazanıyor?

Bir kentte oluşan rant kimin cebine giriyor?

Bir özelleştirmenin yükünü kim taşıyor?

Bir işçinin güvencesizliğinden kim yararlanıyor?

Bir öğrencinin eğitim hakkının zayıflamasından kim kazanıyor?

Bir sağlık hizmetinin piyasalaşmasının sonucu kimin hayatına yansıyor?

Çünkü toplumdaki maliyetler ve kazançlar eşit dağılmaz.

Güçlü olan kendisini koruyabilir.

Siyasi bağlantısı olan kapı açabilir.

Ekonomik gücü olan alternatif yaratabilir.

Ama sıradan yurttaş, aynı kararların bedelini doğrudan hayatında öder.

Bu nedenle duyarsızlık da sınıfsal bir sonuç üretir.

Birilerinin “normal” dediği şey, başka birinin hayatını yoksullaştırabilir.

Birilerinin “küçük bir hata” dediği şey, başka birinin geleceğini yok edebilir.

Birilerinin “siyasetin doğası” dediği şey, milyonlarca insanın kamusal hakkını aşındırabilir.

Sol siyasetin görevi tam da bu noktada başlar:

Normalleştirilen adaletsizliğin adını yeniden koymak.


KENDİ MAHALLENE DE HESAP SORABİLMEK

Fakat burada önemli bir sınav daha vardır.

Hesap sormak, yalnızca siyasi rakibine karşı kullanılacak bir silah değildir.

Eğer kendi partimiz yanlış yaptığında susuyorsak, bizim siyasetimiz ilkeden değil taraftarlıktan besleniyor demektir.

Kendi belediyemiz nepotizm yaptığında görmezden geliyorsak,

kendi siyasetçimiz liyakatsiz atama yaptığında savunmaya geçiyorsak,

kendi çevremiz kamu kaynaklarını kötü kullandığında sessiz kalıyorsak,

kendi tarafımızın yolsuzluk iddialarını “ama onlar da yapıyor” diyerek geçiştiriyorsak,

ortada siyasi ahlak değil, tribün siyaseti vardır.

Etik, yalnızca karşı tarafa uygulanan bir ölçü değildir.

Gerçek etik, aynı ölçüyü kendine de uygulayabilmektir.

Demokrasinin gerçek sınavı da burada başlar.

Kendi mahallene karşı çıkabilmek.

Kendi partine itiraz edebilmek.

Kendi liderini eleştirebilmek.

Kendi siyasi çevrenin yanlışını savunmamak.

Çünkü iktidarın kimde olduğundan bağımsız olarak yanlış yanlıştır.

Kamu malı kim tarafından kötü kullanılırsa kullanılsın kamu malıdır.

Nepotizm kim tarafından yapılırsa yapılsın nepotizmdir.

Liyakat kim tarafından çiğnenirse çiğnensin liyakatsizliktir.

Hukuksuzluk kime uygulanırsa uygulansın hukuksuzluktur.

İlke, taraf seçmez.


HESAP SORMAK İNTİKAM DEĞİLDİR

Hesap sormaktan çekinmemek gerekir.

Çünkü hesap sormak intikam değildir.

Demokratik toplumlarda hesap verebilirlik, siyasal hayatın temel mekanizmalarından biridir.

Kamu görevi ayrıcalık değildir.

Kamu kaynağı kişisel mülk değildir.

Belediye kişisel nüfuz alanı değildir.

Parti örgütü aile şirketi değildir.

Devlet kurumu sadakat kulübü değildir.

Ve yurttaş, yönetenlerin lütfuna muhtaç bir tebaa değildir.

Yurttaştır.

Bilgi ister.

Denetler.

İtiraz eder.

Eleştirir.

Oy verir.

Gerektiğinde oyunu geri alır.

İktidarı değiştirir.

Demokrasinin gerçek anlamı budur.


MESELE ARTIK “UNUTMAMAK” DEĞİL

Bu nedenle mesele yalnızca geçmişi hatırlamak değildir.

Mesele, bugünün normalini reddedebilmektir.

“Böyle gelmiş böyle gider” dememektir.

“Her yerde böyle” dememektir.

“Bizden önce de vardı” dememektir.

“Bana dokunmuyor” dememektir.

“Nasıl olsa değişmez” dememektir.

Çünkü her “boş ver”, biraz daha genişleyen bir sessizliktir.

Her “herkes yapıyor”, biraz daha büyüyen bir meşrulaştırmadır.

Her “böyle gelmiş böyle gider”, biraz daha güçlenen bir teslimiyettir.

Ve bu küçük kabullenişler biriktikçe toplumun üzerine büyük bir duyarsızlık duvarı örülür.

O duvarın arkasında ise yalnızca geçmişin acıları değil, geleceğin ihtimalleri de kaybolur.

Bu yüzden artık yeni bir toplumsal eşik oluşturmak zorundayız.

Yolsuzluğun normal olmadığı,

nepotizmin savunulamadığı,

liyakatın pazarlık konusu yapılamadığı,

kamu kaynağının kişisel çıkara dönüştürülemediği,

hukukun iktidara göre değişmediği,

insan hayatının siyasi hesaplara kurban edilemediği,

yoksulluğun kader diye pazarlanamadığı

bir eşik.

Ve hiçbir siyasi aktörün, “bizden” olduğu için dokunulmaz sayılamadığı bir siyasal kültür.

Çünkü demokratik toplumların gücü, yalnızca iktidarlarını değiştirebilmesinde değil;

iktidardakilere sınır çizebilmesindedir.


ALIŞMAYACAĞIZ

O halde artık yalnızca:

“Unutmadık.”

demek yetmez.

Daha ağır, daha somut ve daha siyasal bir söz söylemek gerekir:

Alışmayacağız.

Haksızlığa alışmayacağız.

Adaletsizliği kanıksamayacağız.

Yolsuzluğu sıradanlaştırmayacağız.

Nepotizmi meşrulaştırmayacağız.

Liyakatsizliği kader saymayacağız.

Yoksulluğu doğal düzen kabul etmeyeceğiz.

Hukuksuzluğu “şartlar böyle” diyerek geçiştirmeyeceğiz.

Ve hiçbir siyasi yapıya, hiçbir lidere, hiçbir partiye sorgulanamazlık ayrıcalığı vermeyeceğiz.

Çünkü mesele yalnızca geçmişte ne yaşandığı değildir.

Mesele, bugün neye izin verdiğimizdir.

Bir toplumun geleceğini yalnızca iktidarlar belirlemez.

Toplumun neyi kabul ettiği,

neyi reddettiği,

neyin karşısında ayağa kalktığı

ve hangi noktada “Buraya kadar” diyebildiği de geleceği belirler.

Bu nedenle mücadelemiz yalnızca unutmaya karşı değildir.

Alışmaya karşıdır.

Çünkü unutulan bir haksızlık yeniden hatırlanabilir.

Ama normalleştirilen bir haksızlık, toplumun gündelik hayatına yerleşir.

Ve bir toplum, haksızlığı artık haksızlık olarak görmemeye başladığında;

sorun yalnızca yönetenlerde değildir.

Sorun, toplumun itiraz eşiğinin de aşağı çekilmiş olmasıdır.

İşte o eşiği yeniden yükseltmek zorundayız.

Unutmayacağız.

Alışmayacağız.

Kanıksamayacağız.

Sessizleşmeyeceğiz.

Hesap soracağız.

Çünkü demokrasi yalnızca sandıkta başlayan bir süreç değildir.

Demokrasi, yanlış karşısında “hayır” diyebilen toplumun gündelik pratiğidir.

Ve bugün ihtiyacımız olan şey, yeni bir slogan değil;

yeniden itiraz edebilen, yeniden örgütlenebilen, yeniden hesap sorabilen bir toplumsal vicdandır.

Çünkü bir ülkenin gerçek çöküşü, bütün kötülüklerin bir anda ortaya çıkması değildir.

Kötülüklerin artık kimseyi şaşırtmaması ve toplumun buna “normal” demeye başlamasıdır.

Asıl mücadele de tam burada başlar:

Normalleştirilen her haksızlığa yeniden “Hayır” demek.

Her gücün karşısına hesap verebilirliği koymak.

Ve hiçbir makamın, hiçbir partinin, hiçbir kişinin kamu vicdanının üzerinde olmadığını yeniden hatırlatmak.

Yorumunuzu Yazın

Yorumlar(0)

Henüz yorum yok.

Yorumlar kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan İZVERİ sorumlu değildir. Hukuka aykırı, nefret içeren veya hakaret barındıran yorumlar kaldırılabilir.

7 dk