Kazanılabilecek Sahayı Göremeyen, İktidarı da Kazanamaz!
Kazanma ihtimali yüzde bir olsa dahi ordular savaşır. Ancak hiçbir ordu, kaybedeceğini bildiği bir savaşa girmez; daha doğrusu, kazanamayacağı bir sahaya hesapsızca hücum etmez!
Askerî stratejide geçerli olan bu temel yaklaşım, siyasi mücadelede de aynen geçerlidir. Ne var ki partiler; ideolojik saplantıları, çeşitli takıntıları ve öngörü eksiklikleri nedeniyle sık sık aynı stratejik hataları yapar. Sonuç ise değişmez: Kaybedilen seçimler, tüketilen umutlar ve bir türlü aşılamayan iktidar mesafesi!
Muhalefetin yıllardır iktidara gelememesi ve mevcut şartlarda kazanma ihtimalinin hâlâ yeterince güçlenememesi, üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken bir tablodur.
Peki, muhalefet hangi sahada oy açığı bulunduğunu, hangi seçmen gruplarından daha kolay oy alabileceğini ve bunu hangi yöntemlerle başarabileceğini gerçekten hesaplıyor mu?
Siyaset, yalnızca ne söylediğinizle değil, kime, nerede ve nasıl söylediğinizle kazanılır!
Boşalan sahayı gören kazanır!
Bugün merkez sağ ve milliyetçi seçmen sahası son derece müsait bir konumdadır. Çözüm süreci, kurucu önder tartışmaları ve umut hakkı tezleri etrafında gelişen siyasi pozisyon alışların ardından bu sahada önemli bir boşluk oluşmuştur.
Peki, bu boşluğu kim dolduracak?
İYİ Parti, potansiyel adaylardan biri olmasına rağmen kendisini güçlü ve inandırıcı bir iktidar alternatifi olarak konumlandıramadığı ölçüde bu potansiyeli oya dönüştürmekte zorlanıyor.
Bu noktada CHP ve YP'nin önünde de önemli bir fırsat bulunduğu açıktır. Merkez sağ ve milliyetçi seçmenle doğru bir ilişki kuran, bu seçmenin hassasiyetlerini anlayan ve güven veren bir siyasi çizgi ortaya koyan parti, ciddi bir avantaj elde edebilir.
Ancak mesele, boşluğu tespit etmekten ibaret değildir.
Asıl mesele, o boşluğun nasıl doldurulacağıdır!
Hangi söylem geliştirilecek, hangi kadrolarla sahaya çıkılacak, hangi seçmen kesimlerine nasıl ulaşılacak ve güven nasıl tesis edilecek?
İşte bunlar, masa başında slogan üreterek değil, sahayı okuyabilen uzmanlarla çalışarak çözülebilecek meselelerdir.
Bu konuda yardımcı olmaya hazır olanlardan biri de bendenizim.
Ne var ki ortada tuhaf bir durum var: Sanki kazanmak isteyen yok!
İktidar olmak istemeyen muhalefet!
Geçmişte halk arasında sıkça dile getirilen bir kanaat vardı: CHP iktidar olmak istemiyor!
Bugün de bu kanaatin bütünüyle ortadan kalktığını söylemek güç. CHP yönetiminin ve YP yönetiminin mevcut siyasi süreci kendi lehlerine yönlendirecek etkili, tutarlı ve sonuç odaklı bir strateji ortaya koyamaması, bu algıyı besliyor.
Çözüm süreci kapsamında Sayın Özel'in komisyona üye verme kararı üzerinden eleştirilmesi, buna karşılık Sayın Kılıçdaroğlu'nun sürece tereddütsüz katkı sunma yaklaşımına aynı ölçüde itiraz edilmemesi de başlı başına bir tutarsızlık örneğidir.
Burada mesele, sürece destek verilip verilmemesi değildir. Mesele, desteğin hangi siyasi sorumlulukla, hangi şartlarda ve hangi stratejik hesapla verildiğidir.
Tereddütsüz katkı sunduğunuzda, süreç olumsuz bir sonuç doğurursa bunun siyasi sorumluluğunu da üstlenmiş olmaz mısınız?
Geçmişte benzer yaklaşımların denendiği ve beklenen sonucun alınamadığı ortadayken aynı hataları tekrarlamak ne derece isabetli bir öngörüdür?
İktidar, hızlı bir manevrayla süreci kendi lehine toparlayabildi. Bu, iktidar katmanlarında siyasi gelişmelere göre pozisyon değiştirme ve süreci yeniden yönlendirme kapasitesinin bulunduğunu gösteriyor.
Peki, aynı hız ve isabet neden merkez sol muhalefette görülmüyor?
Siyasi mücadelede bir taraf hamle yaparken diğer tarafın sürekli reaksiyon göstermesi, stratejik üstünlüğü baştan rakibine teslim etmek değil midir?
Siyasi hamle başka, siyasi teslimiyet başka!
Bütün olumsuzlukların muhalefetin üzerine yıkılması ihtimali de göz ardı edilmemelidir. Siyasi sorumluluğun nasıl dağıtılacağı, sürecin sonunda kimin kazançlı, kimin zararlı çıkacağı bugünden hesaplanmalıdır.
Durum, böyle bir riskin bulunduğunu gösteriyor.
Amedspor'un başarısının dahi bazı kesimlerde hazımsızlık yaratması, algısal operasyonların ve kutuplaştırıcı söylemlerin ne kadar kolay devreye sokulabildiğini gösteren örneklerden biridir.
Amedspor taraftarlarının bazı kesimlerinden gelen, gerilimi artırabilecek ve süreci baltalayabilecek bilinçsiz çıkışlar da bu tabloya ekleniyor. Bazı DEM milletvekillerinin açıklamaları ise kimi zaman süreci kolaylaştırmak yerine daha da karmaşık hâle getirebilecek nitelik taşıyor.
Bunların siyasi sonuçlarını zaman gösterecek.
DEM, MHP ve İYİ Parti gibi partilerin kendi tabanlarını konsolide etme imkânlarıyla merkez solun karşı karşıya olduğu seçmen ve iktidar sorunları aynı değildir. Her partinin siyasi riskleri, taban dinamikleri ve seçim stratejisi farklıdır.
Ancak merkez sol açısından mesele çok daha kritik!
Çünkü iktidar alternatifi olmak isteyen bir parti, yalnızca mevcut seçmenini korumakla yetinemez. Yeni seçmen kazanmak, farklı toplumsal kesimlere ulaşmak ve kendisini iktidara hazır bir seçenek olarak kabul ettirmek zorundadır.
İktidar alternatifiyseniz, boşalan sahaya girecek ve o sahada kendi pozisyonunuzu oluşturacaksınız!
Bunun yerine rakibinizin belirlediği gündemin peşinden koşar, her hamlesine refleks gösterir ve stratejinizi onun adımlarına göre şekillendirirseniz kendi oyununuzu kuramazsınız.
İktidara destek vermek başka şeydir, rakibinizin kurduğu siyasi oyunun içinde kendi hareket alanınızı daraltmak başka!
Yetki iktidarda, siyasi risk ortaklaştırılmamalı!
Mevcut Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi'nde yürütme yetkisi Cumhurbaşkanı'nda, iktidar blokunun siyasi sorumluluğu ise kendi bileşenlerindedir. Dolayısıyla yürütülen sürecin siyasi getirisi ve götürüsü öncelikle onu yönetenlerin sorumluluğundadır.
Peki, iktidar muhalefetten açıkça ve hangi çerçevede bir destek istedi?
Böyle bir destek talebi olsa dahi muhalefetin görevi, koşar adım sürece müdahil olmak mıdır? Yoksa kendi ilkelerini, seçmen hassasiyetlerini ve olası sonuçları gözeterek ölçülü, şartları belirlenmiş ve gerektiğinde yeniden değerlendirilebilir bir tutum geliştirmek midir?
En azından desteği ölçülü bir dille ifade edip gelişmeleri izlemek, şartlara göre esaslı hamleler yapmak daha akılcı bir seçenek değil midir?
Üstelik sürecin doğrudan taraflarından biri olan siyasi yapının Cumhur İttifakı ile ilişkisi ve Meclis'teki aritmetik de ortadayken muhalefetin sürekli el yükseltme telaşını anlamak güçleşiyor.
Burada bir kez daha altını çizelim: Konu, sürece kategorik olarak karşı çıkmak değildir. Konu, siyasi desteği stratejik akılla yönetmek ve kendi iktidar hedefinizi başkasının siyasi hesabına kurban etmemektir.
Sonuç: Kazanmak isteyen strateji üretir!
Askerî stratejide komutan, yalnızca düşmanın ne yaptığını takip etmez. Kendi gücünü, imkânlarını, hedefini ve savaş alanının şartlarını birlikte değerlendirir. Kazanabileceği sahayı belirler, kuvvetlerini ona göre konuşlandırır ve doğru zamanda hamle yapar.
Siyaset de bundan farklı değildir.
Seçmenin nerede bulunduğunu bilmeden, hangi kesimin neden uzaklaştığını anlamadan, hangi söylemin hangi seçmende karşılık bulacağını hesaplamadan iktidar hedefi gerçekleştirilemez.
Bugün merkez sağ ve milliyetçi seçmen sahasında ortaya çıkan fırsatları değerlendirmek yerine başkalarının siyasi hamlelerine yetişmeye çalışmak, muhalefetin kendi potansiyelini heba etmesi anlamına gelebilir.
El yükseltme ve tereddütsüz katkı ikileminde medcezir yaşatan bir siyasi denklemde çözümsüzlük kuvvetle muhtemel!
Hollanda için muteber ve müsbet olabilir ama burası TÜRKİYE!
Bütün bunlar ortadayken hâlâ aynı yöntemlerle farklı sonuçlar beklemek, strateji eksikliğinden başka neyle açıklanabilir?
Sahada oy açığını tespit edecek, seçmen davranışını analiz edecek, uygulanabilir formüller geliştirecek ve bunları hayata geçirecek kadrolara ihtiyaç var.
Bu konuda sahayı bilen, analiz yapabilen ve katkı sunmaya hazır insanlar da var.
Fakat nedense dinleyen yok, soran yok, hesap yapan yok!
Cidden, bu işi bilmiyorsunuz!
Numan CENGİZ Araştırmacı İlahiyatçı Yazar





