BAKÜ’NÜN PETROLÜNDEN ALİYEV’İN İKTİDARINA: KAFKASYA’DA PARA, MİLLİYETÇİLİK VE ÇIKARLAR
Tarihi petrolün, siyaseti çıkarların belirlediği bir coğrafyada gerçekleri konuşmak neden bu kadar zor?
Geçenlerde İlham Aliyev’in yaptığı bir konuşmayı eleştiren bir makale yazdım. Yazının altına gelen yorumları görünce şaşırdım. Hakaretler, saldırılar, tehditkâr ifadeler ve toplu linç girişimleri…
İnsan ister istemez düşünüyor: Bir devlet başkanını eleştirmek neden bazı insanlarda bu kadar büyük bir öfke yaratıyor? Üstelik eleştirilen bir halk değil, o halk adına konuştuğunu iddia eden bir yönetim.
Bizde güzel bir söz vardır: Kötü söz sahibine aittir.
Dolayısıyla hakaret edenlere söyleyecek fazla sözüm yok. Herkes kendi üslubuyla kendisini anlatır. Benim derdim sosyal medyada kimin daha fazla hakaret ettiği değil, Kafkasya’nın tarihini, petrolün bölgedeki rolünü ve bugünkü siyasi ilişkileri biraz olsun konuşabilmek.
Çünkü Kafkasya’yı yalnızca milliyetçi sloganlarla anlamak mümkün değil. Bu coğrafyanın tarihinde petrol var, uluslararası sermaye var, imparatorluklar var, savaşlar var ve elbette halkların gerçek acıları var.
Bütün bunları görmezden gelip her meseleyi bir milletin diğerine üstünlüğü üzerinden açıklamak, tarihi anlamak değil, tarihi kendi siyasi ihtiyaçlarına göre yorumlamaktır.
AZERBAYCAN’IN TARİHİ PETROLÜNDEN ÇOK DAHA ESKİ, MODERN DEVLETİN TARİHİ İSE AYRI
Önce bir ayrımı doğru yapalım.
Bugünkü Azerbaycan Cumhuriyeti’nin siyasi tarihi 28 Mayıs 1918’de kurulan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’ne dayanır. Bu cumhuriyet, 1920’de Sovyet hâkimiyetine girdi. Azerbaycan, 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla bağımsızlığını yeniden kazandı.
Fakat buradan hareketle Azerbaycan halkının tarihinin 1918’de başladığını söylemek elbette doğru değildir. Bir coğrafyanın, halkın ve kültürün tarihiyle modern bir devletin kuruluş tarihi birbirinden farklıdır.
Bunu herkesin anlaması gerekiyor.
Ne var ki devletlerin tarihini anlatırken bazen geçmişi olduğundan daha eski göstermek, bazen de başka halkların tarihsel varlığını küçümsemek siyasi bir araca dönüşüyor. Kafkasya gibi halkların yüzyıllar boyunca bir arada yaşadığı, göçlerin, savaşların ve kültürel etkileşimlerin yaşandığı bir bölgede bu yaklaşım özellikle sorunludur.
Tarih, kimsenin tekelinde değildir.
BAKÜ PETROLÜ: BÜYÜK SERMAYENİN KAFKASYA’YA AÇILAN KAPISI
Şimdi gelelim meselenin belki de en önemli tarafına: Petrole.
Bakü, 19. yüzyılda dünya petrol endüstrisinin en önemli merkezlerinden biri hâline geldi. Petrol, bölgenin ekonomik yapısını değiştirdi; yeni bir zenginler sınıfı ortaya çıkardı ve uluslararası sermayenin dikkatini Kafkasya’ya çevirdi.
Bu dönemde Nobel ailesinin rolü oldukça büyüktü.
İsveçli Nobel ailesinin üyelerinden Robert ve Ludwig Nobel, Bakü’deki petrol endüstrisine büyük yatırımlar yaptı. Nobel şirketi petrol üretiminin yanı sıra rafinaj, depolama ve taşımacılık alanlarında da faaliyet gösterdi. Rothschild ailesi gibi başka uluslararası sermaye grupları da bölgedeki petrol ekonomisinin gelişmesinde etkili oldu.
Burada küçük ama önemli bir ayrıntıyı hatırlatmak gerekiyor: Nobel ailesini yalnızca silah ticaretiyle tanımlamak doğru değildir. Ailenin petrol ve sanayi yatırımları, ekonomik tarih açısından ayrı bir öneme sahiptir.
Ancak şu gerçeği de gözden kaçırmamak gerekir: Petrolün bulunduğu yerlerde yalnızca ekonomik refah değil, güç mücadeleleri de ortaya çıkar.
Bakü petrolü de bunun en önemli örneklerinden biridir.
Petrolün dünya pazarlarına ulaştırılması için demiryolları, boru hatları ve tanker taşımacılığı geliştirildi. Bakü ile Batum arasındaki demiryolu bağlantısı 1883’te faaliyete geçti. Daha sonra inşa edilen petrol boru hattı, Hazar kıyısındaki üretim merkezlerini Karadeniz’e bağladı.
Böylece Bakü petrolü, Kafkasya’nın sınırlarını aşarak dünya ekonomisinin bir parçası hâline geldi.
Petrolün taşınması, satılması ve kontrol edilmesi başlı başına bir güç meselesiydi.
Bugün enerji hatları, doğal gaz anlaşmaları ve uluslararası ortaklıklar üzerinden yaşanan mücadelelere baktığımızda tarihin tamamen değişmediğini görüyoruz. Araçlar değişiyor, aktörler değişiyor ama ekonomik çıkarlar devlet politikalarında belirleyici olmaya devam ediyor.
İNGİLİZLER, BAKÜ VE BÜYÜK GÜÇLERİN HESAPLARI
Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Kafkasya, büyük güçlerin mücadele alanlarından birine dönüştü.
1918’de İngiliz kuvvetlerinin Bakü’ye müdahalesinde petrolün stratejik önemi belirleyici etkenlerden biriydi. Çünkü Bakü yalnızca bir şehir değildi; savaş koşullarında enerji kaynakları ve ulaşım hatları bakımından kritik bir merkezdi.
Ancak buradan hareketle Azerbaycan Cumhuriyeti’nin bütünüyle İngilizler tarafından kurulduğunu söylemek, tarihsel gerçekleri fazlasıyla basitleştirmek olur.
Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin kuruluşunda yerel siyasi hareketlerin, dönemin güç dengelerinin ve Rus İmparatorluğu’nun dağılmasının önemli etkileri vardı.
Benim dikkat çekmek istediğim nokta başka.
Büyük devletlerin bir bölgeye gösterdiği ilginin arkasında çoğu zaman yalnızca demokrasi, özgürlük veya halkların kendi kaderini tayin hakkı bulunmaz. Enerji kaynakları, askerî strateji ve ekonomik çıkarlar da hesapların önemli bir parçasıdır.
Bunu yalnızca Azerbaycan için söylemiyorum. Orta Doğu’dan Kafkasya’ya, Afrika’dan Orta Asya’ya kadar dünyanın pek çok bölgesinde aynı gerçeğin farklı örneklerini görüyoruz.
Büyük güçlerin çıkarlarıyla küçük ülkelerin kaderi arasındaki ilişkiyi anlamadan bugünkü siyaseti de anlayamayız.
PETROL ZENGİNLİĞİ, SİLAHLAR VE SİYASİ İTTİFAKLAR
Azerbaycan bugün enerji kaynakları sayesinde uluslararası ilişkilerde önemli bir konuma sahip.
Ancak enerji zenginliği, bir ülkenin bütün siyasi kararlarını kendiliğinden haklı çıkarmaz. Aynı şekilde ekonomik gücün artması da bir yönetimi eleştiriden muaf tutmaz.
İlham Aliyev yönetiminin İsrail’le ilişkileri, enerji politikaları, silah alımları ve bölgesel ittifakları bu açıdan değerlendirilmelidir.
İsrail ile Azerbaycan arasındaki ilişkiler yalnızca diplomatik temaslardan ibaret değil; enerji, ticaret ve savunma alanlarını da kapsıyor. Bu ilişkiler iki ülkenin kendi stratejik hesapları çerçevesinde gelişiyor.
Burada sorulması gereken soru şudur: Devletler uluslararası ilişkilerinde hangi ilkeleri savunuyor, hangi çıkarların peşinden gidiyor ve bu tercihlerin bedelini kimler ödüyor?
Bir yönetim, bir konuda kendisini haklı görürken başka bir konuda hangi ölçütleri kullanıyor?
İşte asıl tartışılması gereken mesele budur.
Üstelik bu soruları sormak için Azerbaycan düşmanı olmaya gerek yok. Bir ülkenin dış politikasını eleştirmek, o ülkenin halkına düşmanlık etmek anlamına gelmez.
Tam tersine, halkların geleceğini yöneticilerin siyasi tercihlerinden ayrı değerlendirebilmek, sağlıklı bir siyasi düşüncenin temelidir.
KARABAĞ MESELESİNDE TEK TARAFLI TARİH YAZILAMAZ
Karabağ meselesine gelince…
Bu konunun Ermeniler ve Azerbaycanlılar açısından ne kadar ağır tarihsel acılar taşıdığını biliyoruz. Savaşlar, zorunlu göçler, yerinden edilmeler ve sivillerin yaşadığı trajediler, bölgenin hafızasında derin izler bıraktı.
Ben Ermeni tarafının yanlışlarını ve sorumluluklarını görmezden gelmiyorum. Ermeni güçlerinin Azerbaycanlı sivillere yaşattığı acıları, işgallerin sonuçlarını ve insanların evlerinden edilmesini de inkâr etmiyorum.
Ancak bir tarafın hatalarını kabul etmek, diğer tarafın bütün politikalarını doğru bulmayı gerektirmez.
Azerbaycanlı sivillerin yaşadığı acılar ne kadar gerçekse Ermeni sivillerin yaşadığı acılar da o kadar gerçektir. Birinin acısını kabul etmek için diğerinin acısını inkâr etmek zorunda değiliz.
Adalet, yalnızca kendi tarafımızın acılarını anlatmak değil, başkalarının acılarını da insanlık onuruna yakışır biçimde kabul edebilmektir.
Karabağ’da yaşananları yalnızca milliyetçi bir zafer veya yenilgi anlatısına indirgemek, bölgede kalıcı barışın önündeki en büyük engellerden biridir.
Çünkü savaş bittiğinde bile düşmanlık devam ediyorsa, siyasi zaferler toplumlara gerçek bir huzur getirmiyorsa ortada hâlâ çözülmemiş bir sorun var demektir.
MİLLİYETÇİLİK NEDEN ELEŞTİRİYE TAHAMMÜL EDEMİYOR?
Yazımın altına gelen yorumlara yeniden dönmek istiyorum.
Bir insan Aliyev’i eleştirdiğinde neden hemen Azerbaycan düşmanı ilan ediliyor? Neden tarihsel bir tartışma birkaç dakika içinde hakaret yarışına dönüşüyor?
Bunun yalnızca Azerbaycan’a özgü bir durum olmadığını biliyorum. Türkiye’de de başka ülkelerde de benzer örneklerle karşılaşıyoruz.
Bazı insanlar ülkelerini yönetenleri eleştirmeyi ülkelerine ihanet etmekle eş tutuyor. Devletin çıkarlarını, hükümetin politikalarını ve milletin onurunu birbirine karıştırıyor.
Oysa bunlar aynı şeyler değildir.
Bir ülkenin halkını sevebilirsiniz ama o ülkenin yönetimini eleştirebilirsiniz. Bir toplumun kültürüne saygı duyabilirsiniz ama o toplum adına konuşan siyasetçilerin kararlarına karşı çıkabilirsiniz.
Demokratik düşüncenin özü de zaten budur: Hiçbir yöneticinin eleştiriden muaf olmaması.
Bir siyasetçinin yanlışını göstermek, onun halkına hakaret etmek değildir. Tarihsel bir iddiayı sorgulamak, bir milletin varlığını inkâr etmek değildir.
Hakaretin düşüncenin yerini aldığı yerde tartışma sona erer, propaganda başlar.
SON SÖZ: TARİHİ MİLLİYETÇİLİKLE DEĞİL, GERÇEKLERLE OKUYALIM
Kafkasya’nın tarihi yalnızca Azerbaycan’ın, yalnızca Ermenistan’ın veya yalnızca başka bir devletin tarihi değildir.
Bu coğrafya, farklı halkların, kültürlerin ve inançların yüzyıllar boyunca kesiştiği bir yerdir. Petrolün ve uluslararası sermayenin yükselişi de bu tarihsel tablonun önemli bir parçasıdır.
Bakü’nün petrolü, Nobel ailesinin yatırımları, İngilizlerin stratejik hesapları, Sovyet dönemi ve bugünkü uluslararası ittifaklar bize aynı gerçeği hatırlatıyor: Devletlerin politikalarını anlamak için yalnızca söylediklerine değil, yaptıklarına ve hangi çıkarların peşinden gittiklerine de bakmak gerekir.
Benim itirazım Azerbaycan halkına değil. Benim itirazım, bir devlet başkanını eleştirilemez gören anlayışa; tarihi tek taraflı anlatanlara ve milliyetçiliği hakaretin bahanesi hâline getirenlere.
Azerbaycan halkının kendi tarihiyle, kültürüyle ve kimliğiyle gurur duyması en doğal hakkıdır. Ancak hiçbir halkın gururu, başka bir halkın tarihini küçümsemeyi veya siyasi liderlerini eleştiriden muaf tutmayı gerektirmez.
Bugün para, petrol, silah ticareti ve uluslararası çıkarlar dünyanın pek çok yerinde siyaseti şekillendiriyor. Bu gerçekleri konuşmak yerine birbirimize hakaret ederek vakit kaybediyoruz.
Oysa ihtiyacımız olan şey daha fazla düşmanlık değil, daha fazla tarih bilgisi, daha fazla sorgulama ve daha fazla adalet duygusudur.
Bir ülkeyi sevmek, onun yöneticilerini sorgulamaktan vazgeçmek değildir. Tarihe sahip çıkmak, gerçekleri saklamak değil, bütün yönleriyle ortaya koymaktır.
Ve unutmayalım: Kötü söz sahibine aittir.





