SAKARYA’DA NEDEN BİRLEŞMEDİLER?
Milli Mücadele’nin büyüklüğünü ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün askeri dehasını kavramaktan aciz, tarihi popülist hezeyanlardan ibaret sanan bir güruhun periyodik saçmalamalarına bir yenisi daha eklendi.
Neymiş efendim;
Osmanlı yenilince Atatürk de yenilmiş sayılırmış!
İngilizler Ankara Hükümeti’nden korkmamış da İstanbul’dan çekilmeleri, Milli Mücadele’nin başarısı değil, kurgulanmış bir tiyatroymuş!
Hatta İngiliz, Fransız ve İtalyanlar Yunanistan’ın yanında Sakarya’ya gelip birlikte savaşsaymış Ankara Hükümeti’nin kazanma ihtimali yokmuş!
Şimdi bu arkadaşlara tarihi biraz hatırlatmak gerekiyor.
Çünkü tarih, televizyon ekranında birkaç cümleyle kurulabilecek bir hikâye değildir.
Önce şu iki meseleyi birbirinden ayıralım:
Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’nı kaybetmesi başka bir şeydir, Türk milletinin Milli Mücadele’yi kazanması başka bir şeydir.
Mustafa Kemal Paşa, Osmanlı ordusunda görev yapan bir subaydı. Çanakkale’de, Kafkasya’da, Suriye-Filistin hattında Osmanlı ordusu adına savaştı. Osmanlı Devleti savaşın sonunda yenildi.
Peki sonra ne oldu?
Mustafa Kemal, Mondros sonrasında ortaya çıkan işgal ve paylaşım düzenine karşı yeni bir siyasi ve askeri mücadele başlattı.
Birinci Dünya Savaşı bitmişti ama Türk milletinin savaşı bitmemişti.
İşte Milli Mücadele tam olarak budur.
Dolayısıyla “Osmanlı yenildi, Atatürk de yenildi” demek tarih bilmek değil, iki farklı tarihsel süreci birbirine karıştırmaktır.
Daha açık söyleyelim:
Bir ordunun mensubu olmak, o ordunun daha önce kaybettiği savaşların kaybedeni olmak anlamına gelmez.
Mustafa Kemal’in asıl askeri dehası da zaten burada ortaya çıkar.
Çünkü o, yenilmiş ve işgal edilmiş bir ülkede yeniden ordu kurdu.
Meclis kurdu.
Siyasi irade oluşturdu.
Dağınık kuvvetleri düzenli orduya dönüştürdü.
Cepheleri organize etti.
Lojistiği kurdu.
Milletin sınırlı imkânlarını savaşa göre seferber etti.
Ve bütün bunları yaparken karşısında dünyanın en güçlü devletlerinin oluşturduğu bir sistem vardı.
HARİTAYI AÇIN, MESELEYİ ANLAYIN
Şimdi gelelim şu meşhur “İngiliz, Fransız, İtalyanlar da Sakarya’ya gelseydi” meselesine.
Sanki İngiliz’in sonsuz askeri, Fransız’ın sonsuz cephanesi, İtalyan’ın sınırsız parası varmış...
Sanki bunların hepsi tek bir devletmiş...
Sanki Anadolu’nun tamamını birlikte işgal etmiş, birlikte hareket etmiş ve tek bir komuta altında Ankara Hükümeti’ne karşı savaşmışlar!
Öyle bir dünya yoktu.
İngiltere’nin çıkarları başka, Fransa’nın başka, İtalya’nın başka, Yunanistan’ın başka idi.
Yunanistan’ın Anadolu’daki hedefleri belliydi.
İtalya’nın Ege ve Akdeniz’deki hesapları belliydi.
Fransa’nın Çukurova, Suriye ve çevresindeki çıkarları belliydi.
İngiltere’nin ise Ortadoğu, Irak, Musul, petrol kaynakları ve stratejik ulaşım hatları başta olmak üzere çok daha geniş bir imparatorluk hesabı vardı.
İngiltere’nin meselesi yalnızca “Anadolu’yu işgal edelim” değildi. İngiliz stratejisi açısından Irak, Musul, Mezopotamya, petrol ve Ortadoğu’daki hâkimiyet son derece önemliydi. Lozan sürecinde Musul meselesinin İngiltere açısından ne kadar önemli olduğu İngiliz diplomatik belgelerine dahi yansımıştır.
Yani karşımızda tek bir düşman yoktu.
Birbirleriyle de rekabet eden emperyal güçler vardı.
Bunu anlamadan Milli Mücadele’yi anlamak mümkün değildir.
PEKİ NEDEN BİRLEŞMEDİLER?
Çünkü birbirlerine rağmen Anadolu’da hesap yapıyorlardı.
Fransa, Ankara Hükümeti ile 20 Ekim 1921 tarihinde Ankara Anlaşması’nı imzaladı.
İtalya zaten Anadolu’daki işgal bölgelerinden çekilmeye başlamıştı.
Sakarya’dan sonra İtilaf Devletleri arasındaki birlik daha da parçalandı.
Bunlar tesadüf değildi.
Sakarya’da Yunan ordusunun saldırı gücü kırıldı.
Türk ordusu geri çekilmedi.
Ankara düşmedi.
Meclis dağılmadı.
Mustafa Kemal’in ordusu yok olmadı.
Tam tersine, Sakarya’dan sonra inisiyatif Türk ordusuna geçti.
Fransa Ankara ile anlaşma yoluna gitti.
İtalya Anadolu’dan çekildi.
İngiltere ise artık Ankara Hükümeti’ni yok sayarak istediği düzeni kuramayacağını görmeye başladı.
Nitekim Sakarya’nın ardından diplomatik gelişmeler peş peşe geldi. Fransa ile Ankara Anlaşması imzalandı; İtalya çekildi; İngiltere de esir değişimi anlaşması yaptı. Sakarya’nın ardından İtilaf blokunun çözülmesi, Milli Mücadele’nin yalnızca bir cephe savaşı değil, aynı zamanda büyük bir diplomatik mücadele olduğunu gösteriyordu.
İşte Atatürk’ün askeri dehası burada da ortaya çıkıyor.
Sakarya yalnızca Yunan ordusunun durdurulduğu bir savaş değildir.
Sakarya, aynı zamanda Türkiye’nin diplomatik yalnızlığını kıran bir dönüm noktasıdır.
“İNGİLİZLER KORKMADI” MESELESİ
Şimdi gelelim diğer büyük iddiaya:
“İngilizler Ankara Hükümeti’nden korkmadı.”
Devletler insan gibi korkmaz.
Devletler hesap yapar.
Askeri güç hesaplar.
Maliyet hesaplar.
Lojistik hesaplar.
Siyasi sonuçları hesaplar.
Rakibin savaşma kapasitesini hesaplar.
Ve en önemlisi, kazanabileceği savaş ile kazanmak istediği savaşın aynı şey olmadığını bilir.
İngiltere'nin Ankara Hükümeti'ni bir anda sevdiğini veya Milli Mücadele'yi desteklediğini söylemiyoruz.
Tam tersine.
İngiltere kendi çıkarlarını korumaya çalışıyordu.
Ama mesele tam da burada zaten.
Ankara Hükümeti’ni yok sayarak kendi istediği sonucu alamadı.
Milli Mücadele’nin askeri başarısı İngilizlerin, Fransızların, İtalyanların ve Yunanistan’ın hesaplarını değiştirdi.
Buna “korku” dersiniz, “stratejik geri adım” dersiniz, “maliyet hesabı” dersiniz...
Adı ne olursa olsun sonuç değişmez:
Ankara Hükümeti artık hesaba katılması gereken bir güçtü.
İŞGALCİNİN SAVAŞIYLA VATAN SAVUNMASI AYNI DEĞİLDİR
Bir de şu basit gerçeği unutuyorlar:
İşgalci bir ordu yabancı topraklarda savaşır.
Askerini binlerce kilometre öteden getirir.
Silahını, cephanesini, yiyeceğini, yakıtını, sağlık hizmetini, ulaştırmasını sürekli olarak sağlamak zorundadır.
Her kilometre yeni bir lojistik yük demektir.
Her kayıp yeni bir siyasi maliyettir.
Her uzayan savaş, kendi ülkesindeki desteği de zorlayabilir.
Savunan taraf için ise mesele bambaşkadır.
Burası onun vatanıdır.
Burada ailesi vardır.
Köyü vardır.
Toprağı vardır.
Geçmişi vardır.
Geleceği vardır.
Mezarı vardır.
Dolayısıyla “İngiliz, Fransız, İtalyan da gelseydi kesin kazanırlardı” demek, savaşın yalnızca silah sayısından ibaret olduğunu sanmaktır.
Oysa savaş yalnızca silah değildir.
Savaş iradedir.
Stratejidir.
Lojistiktir.
Komutadır.
Moral gücüdür.
Siyasi birliktir.
Zamandır.
Ve bütün bunların toplamıdır.
ATATÜRK’ÜN DEHASI TAM DA BURADA
Mustafa Kemal’in yaptığı şey, elindeki sınırlı imkânlarla karşısındaki büyük güce kafa tutmak değildi sadece.
O, zamanı silaha çevirdi.
Sakarya’da “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır” anlayışıyla savunmayı tek bir çizgiye hapsetmedi.
Ordunun tamamını bir savunma sistemi hâline getirdi.
Sakarya kazanıldıktan sonra hemen büyük bir saldırıya kalkışmadı.
Çünkü ordu henüz hazır değildi.
Yaklaşık bir yıl boyunca Büyük Taarruz için hazırlık yapıldı.
Ordu yeniden düzenlendi.
Silah ve mühimmat tedarik edildi.
Ulaştırma ve lojistik imkânlar geliştirildi.
Askeri planlama yapıldı.
Ve zamanı geldiğinde Türk ordusu saldırıya geçti.
26 Ağustos 1922’de Büyük Taarruz başladı.
30 Ağustos’ta Dumlupınar’da meydan savaşı kazanıldı.
9 Eylül’de İzmir’e girildi.
Türk ordusu İstanbul ve Boğazlar yönünde ilerlemeye başlayınca Müttefikler ateşkes arayışına girdi.
Mudanya görüşmeleri başladı ve 11 Ekim 1922’de Mudanya Ateşkes Antlaşması imzalandı.
Bundan sonra mesele artık Anadolu’da Yunan ordusuyla savaşmak olmaktan çıkmış, diplomasi masasına taşınmıştı.
Şimdi birileri çıkıp bütün bunları “İngilizler zaten istemiyordu, tiyatroydu” diye açıklamaya çalışıyor.
Tiyatroyu kim yazdı?
İngilizler mi?
Fransızlar mı?
İtalyanlar mı?
Yunanlılar mı?
Peki Türk ordusu ne yaptı?
Sahneye mi çıktı?
Yoksa gerçekten savaştı mı?
İşte tarih burada başlıyor.
GÜÇLÜ OLAN HER ZAMAN İSTEDİĞİNİ ALAMAZ
Dünyada bunun örneği sadece Milli Mücadele değildir.
Vietnam’da dünyanın en güçlü ordularından birine sahip olan Amerika Birleşik Devletleri, askeri üstünlüğüne rağmen Vietnam’da istediği siyasi sonucu elde edemedi. 1973 Paris Barış Anlaşmaları ile Amerikan savaş gücü Vietnam’dan çekildi; savaş ise 1975’te Kuzey Vietnam’ın zaferiyle sona erdi.
Demek ki neymiş?
Dünyanın en güçlü ordusuna sahip olmak, her savaşı istediğin şekilde bitireceğin anlamına gelmiyormuş.
Bugün Rusya-Ukrayna savaşı da bize benzer bir gerçeği gösteriyor.
Rusya askeri kapasite bakımından Ukrayna’dan çok daha büyük bir güç olmasına rağmen savaş kısa sürede beklenen biçimde sonuçlanmadı.
Çünkü savaş matematik problemi değildir.
“Benim tankım daha fazla, benim uçağım daha fazla, benim füzem daha fazla; o halde kesin kazanırım.”
Böyle bir denklem yoktur.
Aynı durum ABD’nin İran’la yaşadığı çatışmalarda da görülüyor.
Bir devletin askeri teknolojik üstünlüğü, karşı tarafın bütün kapasitesini ortadan kaldırdığı veya istediği siyasi sonucu otomatik olarak elde ettiği anlamına gelmez.
Askeri üstünlük başka şeydir, siyasi iradeyi teslim almak başka şey.
İşte Milli Mücadele’nin büyüklüğünü küçümseyenlerin anlamadığı nokta budur.
BİR MİLLETİN ZAFERİNİ KÜÇÜLTMEK İÇİN İŞGALCİYİ İLAHLAŞTIRMAYIN
Sevgili dostlar;
Milli Mücadele’yi küçültmek için İngilizleri, Fransızları, İtalyanları yenilmez varlıklar gibi anlatmaya gerek yok.
Onlar da insanlardan oluşan ordulardı.
Onların da lojistik sınırları vardı.
Onların da siyasi hesapları vardı.
Onların da birbirleriyle çıkar çatışmaları vardı.
Ve en önemlisi, onların karşısında vatanını savunan bir millet vardı.
Mustafa Kemal Atatürk’ün başarısı da tam burada ortaya çıkıyor.
O, elindeki imkânların sınırlılığını görerek mücadeleden vazgeçmedi.
Tam tersine, sınırlı imkânları doğru stratejiyle birleştirdi.
Milleti örgütledi.
Meclisi yaşattı.
Orduyu kurdu.
Sakarya’da Yunan ordusunun taarruzunu durdurdu.
Sakarya’nın ardından diplomatik cephede İtilaf Devletleri arasındaki çatlakları büyüttü.
Yaklaşık bir yıl hazırlık yaptı.
Büyük Taarruz’u başlattı.
Dumlupınar’da düşmanı imha etti.
İzmir’i kurtardı.
Sonra da savaş meydanında elde ettiği başarıyı diplomasi masasında siyasi sonuca dönüştürdü.
İşte askeri deha budur.
Tarihi böyle okuyun.
Haritayı açın.
Antlaşmaları okuyun.
Cepheleri inceleyin.
Orduların nerede olduğunu görün.
Kim kiminle savaşıyordu, kim kiminle anlaşma yapıyordu, kim neden çekiliyordu, bunlara bakın.
Sonra konuşun.
Yoksa “İngilizler isteseydi hepinizi ezerdi ama istemedi” kolaycılığıyla tarih anlatılmaz.
Bu, tarih değil.
Güçlü olana tapınarak kendi milletinin zaferini küçümsemektir.
Ve açık söyleyeyim:
Ben kendi tarihime böyle bakmam.
Ben Çanakkale’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da, Mudanya’da ve Lozan’da yalnızca savaşların sonuçlarını değil, bir milletin yeniden ayağa kalkışını görürüm.
Osmanlı Devleti yenildi diye Türk milleti yenilmiş değildi.
Tam tersine...
Osmanlı’nın yenildiği yerde Türk milletinin Milli Mücadelesi başladı.
Ve o mücadele, dünyanın dönemin en güçlü devletlerinin hesaplarını değiştirecek kadar büyük bir mücadeleydi.
Bunu küçültmeye çalışanlar önce Atatürk’e değil, tarihin kendisine bakmayı öğrenmelidir.





