İZVERİ.

Köşe yazısı

ÇİFTÇİYE SADAKA DEĞİL, ÜRETİCİYE GÜÇ!

Türkiye’nin kaybettiği kooperatifçilik, Ecevit’in Köy-Kent hayali ve yeniden kurulması gereken halkçı tarım düzeni

Yayınlandı: 31 Ağustos 2026 14:34

Paylaş

ÇİFTÇİYE SADAKA DEĞİL, ÜRETİCİYE GÜÇ!

Türkiye’nin kaybettiği kooperatifçilik, Ecevit’in Köy-Kent hayali ve yeniden kurulması gereken halkçı tarım düzeni

Türkiye’de tarımı konuşmaya başladığımızda yıllardır aynı cümleleri duyuyoruz:

“Çiftçimizin yanındayız.”

“Üreticimizi destekliyoruz.”

“Tarım stratejik sektördür.”

“Çiftçimiz başımızın tacıdır.”

Fakat bütün bu cümlelerin ardından çiftçi yine aynı sorularla baş başa kalıyor:

Gübrenin fiyatı ne olacak?

Mazot ne kadar olacak?

Tohumun maliyeti nereye gidecek?

Yem fiyatı ne olacak?

Elektrik faturası nasıl ödenecek?

Kredi borcu nasıl kapatılacak?

Ürün kaça satılacak?

Hasat zamanı fiyat düşerse ne olacak?

Üretici ürününü depolayabilecek mi?

Market karşısında pazarlık yapabilecek mi?

İşte Türkiye’nin tarım meselesi tam burada başlıyor.

Çünkü Türkiye’nin sorunu yalnızca çiftçinin yeterince desteklenmemesi değildir.

Asıl sorun, üreticinin ekonomik olarak örgütsüz ve pazarlık gücü zayıf bırakılmasıdır.

Çiftçiye üret deniliyor ama üretimin maliyeti çiftçinin kontrolünde değil.

Üret deniliyor ama ürünün satış fiyatı çiftçinin kontrolünde değil.

Üret deniliyor ama depolama kapasitesi sınırlı.

Üret deniliyor ama işleme ve markalaşma imkânı sınırlı.

Üret deniliyor ama büyük alıcıların karşısında çoğu zaman tek başına.

O halde artık soruyu değiştirmek zorundayız:

Çiftçiye ne kadar destek veriyoruz?

değil;

Çiftçinin neden güçlü olamadığını nasıl değiştireceğiz?

Bu sorunun cevabını ararken Türkiye’nin kendi tarihine bakmak zorundayız.

Çünkü kooperatifçilik Türkiye’ye dışarıdan gelmiş bir fikir değildir.

Türkiye’de çağdaş kooperatifçilik hareketinin kökleri 1863 Memleket Sandıkları’na kadar uzanıyor. Memleket Sandıkları, köylünün kredi ihtiyacını karşılamak ve onu tefecinin elinden kurtarmak amacıyla oluşturulmuştu.

Daha Osmanlı döneminde bile temel gerçek görülmüştü:

Tek başına kalan küçük üretici, güçlü sermaye karşısında savunmasızdır.

Cumhuriyet döneminde bu anlayış daha da geliştirildi. Kooperatifçilik, tarımsal kalkınmanın araçlarından biri olarak ele alındı. 1961 Anayasası’nın 51. maddesinde “Devlet, kooperatifçiliğin gelişmesini sağlayacak tedbirleri alır” hükmüne yer verildi. Bugünkü Anayasa’nın 171. maddesi de devlete kooperatifçiliğin gelişmesini sağlayacak tedbirleri alma görevi yüklüyor.

1969’da 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle de Türkiye’de kooperatifçilik açısından yeni bir dönem başladı.

Köy kalkınma kooperatifleri yaygınlaştı.

Üreticiler örgütlenmeye başladı.

Köylü yalnızca kendi tarlasında çalışan birey olmaktan çıkarak ekonomik bir örgütün parçası olabileceğini gördü.

1970’li yıllarda Köy-Koop hareketi bunun önemli örneklerinden biri oldu.

Ve Türkiye’nin sosyal demokrat siyaset tarihinde kooperatifçilik denildiğinde akla gelen en önemli isimlerden biri de Bülent Ecevit’ti.

Ecevit’in köylüye bakışı yalnızca “çiftçiye yardım edelim” anlayışından ibaret değildi.

Onun temel yaklaşımı, köylüyü ekonomik olarak güçlendirmek ve bulunduğu yerde kalkındırmaktı.

Köylünün kente göç ederek kurtulması yerine, kentin olanaklarının köye götürülmesini savunuyordu.

Köy-Kent düşüncesinin temelinde de bu anlayış vardı.

Köylüyü üretimin içinde tutmak.

Köyden kente zorunlu göçü azaltmak.

Kooperatifleri güçlendirmek.

Üretimin yanında kırsal sanayiyi geliştirmek.

Köylüyü yalnızca hammadde üreticisi olmaktan çıkarmak.

Ürünün işlenmesinden pazarlanmasına kadar ekonomik zincirin daha fazla bölümünü üreticinin kontrolüne vermek.

Bugün Ecevit’in Köy-Kent anlayışını geçmişin bir nostaljisi olarak değil, 2026 Türkiye’sinde yeniden yorumlanabilecek halkçı bir ekonomik model olarak ele almak gerekiyor.

Çünkü sorun değişmedi.

Sadece araçlar değişti.

Bugün traktörler daha modern.

Tarım makineleri daha gelişmiş.

Dijital tarım var.

Uydu görüntüleri var.

E-ticaret var.

Soğuk zincir teknolojileri var.

Akıllı sulama sistemleri var.

Ama bir gerçek hâlâ aynı:

Örgütsüz küçük üretici, büyük ekonomik güçler karşısında zayıftır.

Türkiye’de çiftçinin neden kazanamadığını anlamak için önce üretim maliyetlerine bakmak gerekiyor.

Gübre pahalı.

Mazot pahalı.

Yem pahalı.

Tohum pahalı.

Elektrik pahalı.

Tarım makineleri pahalı.

Finansman pahalı.

Üstelik çiftçi üretime başlamadan önce bu maliyetlerin önemli bölümünü üstleniyor, gelirini ise aylar sonra elde ediyor.

Yani çiftçi:

maliyetini önceden biliyor, gelirini önceden bilmiyor.

Bu, tarım ekonomisinin en büyük yapısal sorunlarından biridir.

TÜİK’in Haziran 2026 verilerine göre Tarımsal Girdi Fiyat Endeksi yıllık yüzde 32,06 arttı. Tarımda kullanılan mal ve hizmetler grubundaki yıllık artış yüzde 33,88 olurken, gübre ve toprak geliştiricilerindeki yıllık artış yüzde 50,99’a ulaştı.

Bu tablo bize çok açık bir şey söylüyor:

Çiftçinin üretim maliyetini çiftçi belirlemiyor.

Dolayısıyla çiftçiye yalnızca “daha çok üret” demek ekonomik bir politika değildir.

Çünkü maliyet yüksekse destek eriyor.

Gübre pahalıysa destek eriyor.

Mazot pahalıysa destek eriyor.

Yem pahalıysa destek eriyor.

Kredi pahalıysa destek eriyor.

Depo yoksa destek eriyor.

Pazar yoksa destek eriyor.

İşte bu nedenle Türkiye’nin tarım politikasının merkezine yalnızca destek miktarını değil, üretim maliyetlerini düşürme politikasını koyması gerekiyor.

Bunun en stratejik başlıklarından biri ise gübredir.

Türkiye 2025 yılında yaklaşık 6,55 milyon ton kimyevi gübre tüketirken yaklaşık 4,57 milyon ton üretim gerçekleştirdi.

Bu rakamlar gübrede üretim kapasitesinin neden stratejik olduğunu gösteriyor.

Gübre yalnızca bir tarım girdisi değildir.

Gübre yoksa verim düşer.

Verim düşerse üretim düşer.

Üretim düşerse ithalat artar.

İthalat artarsa döviz ihtiyacı büyür.

Döviz maliyeti yükselirse gıda fiyatları yükselir.

Gıda fiyatları yükselirse bütün toplumun yaşam maliyeti artar.

O halde:

GÜBRE, GIDA GÜVENLİĞİNİN STRATEJİK UNSURUDUR.

Türkiye nasıl savunma sanayiinde stratejik üretim kapasitesini korumayı bir milli güvenlik meselesi olarak görüyorsa, tarımın temel girdilerinde de benzer bir anlayış geliştirmelidir.

Geçmişte TÜGSAŞ ve İGSAŞ gibi kamu kuruluşlarının gübre üretiminde önemli rolleri vardı.

Bugün yeniden düşünmemiz gereken mesele şudur:

Gübre gibi stratejik bir girdinin piyasasını tamamen piyasa koşullarına bırakmak doğru mudur?

Bence değildir.

Özel sektör üretmeye devam etmelidir.

Rekabet devam etmelidir.

Ama piyasada güçlü bir kamu üreticisi de bulunmalıdır.

Kamu gübre fabrikaları yeniden kurulmalı, modern teknolojilerle üretim yapılmalı ve gerektiğinde piyasaya müdahale edebilecek stratejik kapasite oluşturulmalıdır.

Amaç özel sektörü yok etmek değildir.

Amaç:

piyasada güçlü bir kamu seçeneği oluşturmaktır.

Kamu gerektiğinde üretimi artırabilmeli, stratejik stok tutabilmeli ve arz sıkıntısı yaşandığında piyasayı dengeleyebilmelidir.

Üstelik kamu tarafından üretilen gübrenin dağıtımı da doğrudan bürokratik bir mekanizmayla yapılmak zorunda değildir.

Burada kooperatifler devreye girmelidir.

Model çok basit:

Kamu fabrikası üretir → kooperatif toplu alır → çiftçi uygun maliyetle kullanır.

Aynı sistem tohumda, yemde, tarımsal ekipmanda ve diğer temel girdilerde de uygulanabilir.

Çünkü bin çiftçinin gübreyi ayrı ayrı almasıyla bin çiftçinin tek bir kooperatif üzerinden toplu alım yapması aynı şey değildir.

Ölçek güç yaratır.

Kooperatifin en önemli görevi de küçük üreticinin bu ölçek sorununu çözmektir.

Bir çiftçi tek başına traktör almak zorunda kalmamalıdır.

Bir çiftçi yılda birkaç gün kullanacağı milyonlarca liralık bir makine için borçlanmamalıdır.

Kooperatifler ortak makine parkları kurmalıdır.

Traktör.

Biçerdöver.

Ekim makinesi.

Hasat makinesi.

İlaçlama makinesi.

Sulama ekipmanı.

Çiftçi makineyi satın almak yerine kullanabilmelidir.

Bu hem maliyeti düşürür hem de küçük üreticinin modern tarım teknolojisine erişimini sağlar.

Ancak üretim maliyetini düşürmek yetmez.

Çiftçinin bir başka büyük sorunu da ürününü satamamasıdır.

Çünkü çiftçi tarlaya girmeden önce maliyetle karşılaşır, hasat zamanı ise fiyat belirsizliğiyle karşılaşır.

Ürününü bekletecek deposu yoksa hasat günü satmak zorunda kalır.

Bekleyemeyen üretici pazarlık edemez.

Pazarlık edemeyen üretici fiyatı belirleyemez.

Fiyatı belirleyemeyen üretici ise piyasanın kendisi için belirlediği fiyata razı olur.

Bu nedenle:

DEPO, ÇİFTÇİNİN PAZARLIK GÜCÜDÜR.

Türkiye’de her önemli üretim havzasında kooperatiflerin ortak olduğu soğuk hava depoları, lisanslı depolar, silolar, kurutma, paketleme ve işleme tesisleri kurulmalıdır.

Üretici ürününü hasat günü satmak zorunda kalmamalıdır.

Ama mesele sadece depolama da değildir.

Çiftçinin ürünü ham madde olarak elinden çıkıp başka yerlerde işleniyor.

Zeytin başka yerde zeytinyağına dönüşüyor.

Süt başka yerde peynire dönüşüyor.

Meyve başka yerde işleniyor.

Buğday başka yerde una, makarnaya ve başka ürünlere dönüşüyor.

Marka başka yerde kuruluyor.

Pazarlama başka yerde yapılıyor.

En büyük katma değer ise çoğu zaman üreticinin dışında oluşuyor.

Bunun değişmesi gerekiyor.

ÜRETİCİ HAMMADDE SATICISI DEĞİL, KATMA DEĞER ÜRETEN EKONOMİK ORTAK OLMALIDIR.

Kooperatifler yalnızca ürün toplama merkezleri olmamalıdır.

Ürünü işlemeli.

Paketlemeli.

Markalaştırmalı.

Depolamalı.

Lojistiğini yapmalı.

Pazarlamalı.

İhracat yapabilmeli.

E-ticarete girebilmeli.

Üretici böylece tarladaki ürününün ekonomik değer zincirinin daha fazla bölümüne sahip olabilir.

İşte burada Hal Yasası ve tarladan sofraya uzanan fiyat zinciri meselesine geliyoruz.

Türkiye’de sebze ve meyve ticaretinin hukuki çerçevesini 5957 sayılı Kanun oluşturuyor.

Mevzuat üretici örgütlerine önemli haklar tanıyor.

Toptancı hallerindeki işyerlerinin en az yüzde 20’sinin üretici örgütlerine ayrılması öngörülüyor.

Üretici örgütlerinin ürünlerini doğrudan pazarlamasına imkân sağlanıyor.

Bunlar önemli düzenlemeler.

Ancak bir kooperatife hal içinde yer ayırmak tek başına yeterli değildir.

Kooperatifin o yeri işletecek sermayesi, ürünü, personeli, lojistiği ve pazarlama gücü yoksa, kanundaki hak ekonomik güce dönüşmez.

Bu nedenle artık tabela kooperatifçiliğinden ekonomik kooperatifçiliğe geçmek zorundayız.

Türkiye’de 2026 yılı itibarıyla 176 toptancı hali bulunuyor; bunların 171’i belediyeye, 5’i özel sektöre ait. Ticaret Bakanlığı ayrıca üretici örgütü belgesi alan kooperatif ve üretici birliği sayısının 852’ye ulaştığını açıklıyor.

Demek ki sorun kooperatif kuracak hukuki zeminin hiç olmaması değil.

Sorun:

Bu yapıların piyasada yeterince ekonomik ağırlık oluşturamaması.

Türkiye’de üreticinin önünde yalnızca tek bir alıcı bulunmamalıdır.

Kooperatifi olmalı.

Hal kanalı olmalı.

Doğrudan satış kanalı olmalı.

Kamu alımı olmalı.

Kooperatif market olmalı.

E-ticaret kanalı olmalı.

İhracat kanalı olmalı.

Alternatif çoğaldıkça üreticinin pazarlık gücü artar.

Burada komisyoncular meselesini de doğru tartışmak gerekiyor.

Türkiye’de fiyat yükseldiğinde bütün faturayı komisyoncuya çıkarmak kolay.

Ama bu doğru bir çözüm değildir.

Komisyonculuk sisteminin ürün toplamak, alıcı bulmak, lojistiği organize etmek ve piyasa bilgisi sağlamak gibi işlevleri vardır.

Sorun bir meslek grubunun varlığı değildir.

Sorun, üreticinin örgütsüz kalması ve ekonomik olarak güçlü alıcılar karşısında alternatiflerinin sınırlı olmasıdır.

Dolayısıyla hedef:

komisyoncuyu düşman ilan etmek değil, üreticinin pazarlık gücünü artırmaktır.

Çünkü üreticinin alternatifi çoğalırsa piyasa da değişir.

Aynı mesele zincir marketler için de geçerlidir.

Zincir marketleri yok sayamayız.

Onlar modern perakende ekonomisinin önemli aktörleridir.

Lojistik altyapıları vardır.

Depolama kapasiteleri vardır.

Binlerce mağazaları vardır.

Milyarlarca liralık satın alma güçleri vardır.

Karşılarında ise birkaç dönüm arazide üretim yapan bir çiftçi olabilir.

Bu iki tarafın pazarlık gücünün eşit olduğunu söylemek gerçekçi değildir.

Dolayısıyla mesele zincir market düşmanlığı değil;

PAZAR GÜCÜNÜN ADALETLE DÜZENLENMESİDİR.

Üreticiyle perakendeci arasındaki sözleşmeler şeffaf olmalıdır.

Ödeme vadeleri makul sınırlar içinde tutulmalıdır.

Haksız ticari uygulamalar denetlenmelidir.

Üreticiden alınan bedeller açıkça gösterilmelidir.

Çiftçinin tek bir alıcıya bağımlı hale gelmesi önlenmelidir.

Rekabet kuralları etkin biçimde uygulanmalıdır.

Fakat bütün bunların yanında üreticiye alternatif pazar yaratılmalıdır.

Çünkü ekonomik olarak güçlü olmanın en önemli şartı:

seçenek sahibi olmaktır.

Üreticinin ürünü yalnızca bir zincir markete mahkûm olmamalıdır.

İşte burada Tarım Kredi Kooperatifleri ve KOOP Market'in önemi ortaya çıkıyor.

Tarım Kredi Türkiye'nin en önemli üretici örgütlenmelerinden biridir.

Ancak Tarım Kredi'nin rolü yalnızca çiftçiye gübre, yem veya başka girdiler satmakla sınırlı kalmamalıdır.

Tarım Kredi;

girdi,

finansman,

üretim,

depolama,

işleme,

markalaşma,

pazarlama

zincirinin tamamında üretici lehine daha güçlü bir rol üstlenmelidir.

KOOP Market de sıradan bir perakende zincirine dönüşmemelidir.

Başarısı yalnızca kaç mağaza açtığıyla ölçülmemelidir.

Asıl soru şudur:

KOOP Market kaç üreticinin ürününü tüketiciye ulaştırıyor?

Kaç kooperatifin ürününü satıyor?

Üreticiye ne kadar pazar sağlıyor?

Üreticiye ne kadar ödeme yapıyor?

Tüketici kaç liraya satın alıyor?

Aradaki farkın ne kadarı lojistik?

Ne kadarı işleme?

Ne kadarı perakende?

Bütün bunlar şeffaf olmalıdır.

KOOP Market'in asıl işlevi:

ÜRETİCİ KOOPERATİFLERİNİN ULUSAL PAZARI OLMAK

olmalıdır.

Balıkesir'in zeytini İstanbul'da satılabilmeli.

Aydın'ın inciri Ankara'da satılabilmeli.

Malatya'nın kayısısı İzmir'de satılabilmeli.

Karadeniz'in çayı Türkiye'nin bütün bölgelerine ulaşabilmeli.

Bunu sağlayacak ulusal bir kooperatif ürünleri tedarik ağı kurulmalıdır.

Bir ürünün üreticiden tüketiciye kadar fiyat yolculuğu da şeffaf hale getirilmelidir.

Çiftçi ürününü kaça sattı?

Kooperatif kaça aldı?

Nakliye ne kadar?

Depolama ne kadar?

İşleme ne kadar?

Paketleme ne kadar?

Market kaça sattı?

Bütün bu bilgiler dijital olarak izlenebilmelidir.

Türkiye'nin:

TARLADAN SOFRAYA DİJİTAL İZLEME SİSTEMİNE

ihtiyacı vardır.

Bu sistem yalnızca fiyat tartışmasını şeffaflaştırmaz.

Kayıt dışılıkla mücadeleyi de güçlendirir.

Tüketici de neye para ödediğini bilir.

Çiftçi de ürününün değer zincirini görür.

Devlet de piyasanın nerede bozulduğunu veriyle tespit eder.

Tarım politikası böylece sloganlardan çıkıp veriye dayanır.

Fakat bütün bunların merkezinde köy meselesi vardır.

Çünkü Türkiye yalnızca çiftçisini değil, köylerini de kaybediyor.

Gençler köyden gidiyor.

Tarım arazileri boş kalıyor.

Hayvancılık azalıyor.

Yerel ekonomi küçülüyor.

Köyde okul kapanıyor.

Esnaf kapanıyor.

Sosyal hayat zayıflıyor.

Sonra şehirlerde nüfus yoğunlaşıyor.

Konut ihtiyacı büyüyor.

Altyapı yükü artıyor.

Gıda maliyeti yükseliyor.

Yani köyün boşalmasının faturası yalnızca köylüye çıkmıyor.

Bütün toplum ödüyor.

Bu nedenle Ecevit'in Köy-Kent anlayışını yeniden düşünmek zorundayız.

Ama 1970'lerin modelini aynen kopyalayarak değil.

Bugünün teknolojisiyle.

Bugünün ekonomisiyle.

Bugünün üretim biçimleriyle.

Bugünün pazarıyla.

Yeni Köy-Kent modeli bir bina değildir.

Bir ekonomik ekosistemdir.

Örneğin 15-20 köy bir bölgesel üretici kooperatifinde birleşebilir.

Bu kooperatif:

ortak makine parkı,

ortak girdi merkezi,

soğuk hava deposu,

lisanslı depo,

işleme tesisi,

paketleme merkezi,

lojistik ağı,

kooperatif markası,

dijital satış sistemi

kurabilir.

Böylece köy sadece üretim yapılan yer olmaktan çıkar.

Ekonomik üretim merkezine dönüşür.

Genç çiftçiye:

“köye dön”

demek yetmez.

Genç insana:

“Köyde geleceğini kurabilirsin.”

demek gerekir.

Bunun için genç çiftçiye yalnızca arazi veya hibe değil;

toprak,

finansman,

teknoloji,

makine,

eğitim,

sigorta,

pazar

birlikte sunulmalıdır.

Çünkü genç insan yalnızca tarla istemiyor.

Gelecek istiyor.

Gelirinin ne olacağını bilmek istiyor.

Çocuğunun eğitimini düşünüyor.

Sağlık hizmetine erişmek istiyor.

İnternet istiyor.

Sosyal hayat istiyor.

Kısacası köyde insanca yaşanabilir bir ekonomik ve sosyal düzen istiyor.

Aynı şey kadınlar için de geçerli.

Kırsal ekonomide kadın emeği çoğu zaman görünmez.

Kadın tarlada çalışıyor.

Hayvana bakıyor.

Süt üretiyor.

Peynir yapıyor.

Zeytin işliyor.

Reçel yapıyor.

Sebze yetiştiriyor.

Fakat ekonomik değerin önemli bölümü çoğu zaman onun adına yazılmıyor.

Kadın kooperatifleri bu nedenle yalnızca sosyal proje olarak görülmemelidir.

Kadın kooperatifleri:

üretim,

işleme,

markalaşma,

e-ticaret,

ihracat

alanlarında gerçek ekonomik işletmelere dönüştürülmelidir.

Kadın yalnızca üretimin görünmeyen emekçisi değil;

işletmenin sahibi, ortağı ve yöneticisi olmalıdır.

Bütün bu modelin başarılı olabilmesi için kooperatiflerin kendisi de değişmelidir.

Kooperatif:

bir tabela,

bir bina,

bir başkan,

bir yönetim kurulu

olmamalıdır.

Kooperatif:

ekonomik güçtür.

Üretim gücüdür.

Satın alma gücüdür.

Pazarlık gücüdür.

Depolama gücüdür.

İşleme gücüdür.

Markalaşma gücüdür.

Pazarlama gücüdür.

Fakat kooperatiflerin siyasi partilerin arka bahçesi haline gelmesine de izin verilmemelidir.

Kooperatif:

iktidarın da,

muhalefetin de,

belediyenin de,

milletvekilinin de,

parti örgütünün de

arka bahçesi değildir.

Kooperatifin sahibi:

ORTAKLARIDIR.

Yönetim demokratik olmalıdır.

Mali tablolar açık olmalıdır.

Bağımsız denetim yapılmalıdır.

Profesyonel yönetim desteklenmelidir.

Kooperatifin kaynakları siyasi sadakat karşılığında dağıtılmamalıdır.

Çünkü halkçı kooperatifçilik ile siyasi vesayet arasında çok büyük bir fark vardır.

Türkiye'nin ihtiyacı demokratik, şeffaf ve profesyonel kooperatifçiliktir.

Devletin rolü de doğru tanımlanmalıdır.

Devlet çiftçinin yerine geçmemelidir.

Ama çiftçiyi piyasanın en zayıf halkası olarak da bırakmamalıdır.

Devlet:

stratejik üretim yapmalı,

altyapı kurmalı,

finansmanı kolaylaştırmalı,

kooperatifleri desteklemeli,

piyasayı denetlemeli,

gerektiğinde regülasyon yapmalı,

gıda güvenliğini sağlamalıdır.

Özel sektör ise yatırım yapmaya, üretmeye ve rekabet etmeye devam etmelidir.

Burada hedef özel sektörü yok etmek değil;

piyasanın güç dengelerini adil hale getirmektir.

İşte sosyal demokrat ekonomik anlayış tam burada ortaya çıkar.

Ne başıboş piyasa.

Ne her şeyi devletin yaptığı kapalı ekonomi.

Bunun yerine:

GÜÇLÜ KAMU + GÜÇLÜ KOOPERATİF + REKABETÇİ ÖZEL SEKTÖR + KORUNAN TÜKETİCİ

dengesi.

Türkiye'nin ihtiyacı budur.

Bunun için kamu alımlarının da üretici kooperatifleri lehine kullanılması gerekir.

Okullar.

Hastaneler.

Üniversiteler.

Kamu kurumları.

Belediyeler.

Sosyal yardım programları.

Devletin çok büyük bir gıda satın alma gücü vardır.

Bu satın alma gücünün belirli bölümü üretici kooperatifleri üzerinden kullanılabilir.

Böylece devlet yalnızca:

“Çiftçiye destek veriyorum.”

demez.

Aynı zamanda:

“Çiftçinin ürününü satın alıyorum.”

der.

Bu çok daha güçlü bir tarım politikasıdır.

Üretim planlaması da aynı anlayışla yeniden ele alınmalıdır.

Türkiye ne kadar buğdaya ihtiyacı olduğunu bilmelidir.

Ne kadar arpaya.

Ne kadar bakliyata.

Ne kadar yağlı tohuma.

Ne kadar sebze ve meyveye.

Ne kadar süte.

Ne kadar ete.

Üreticiye ekimden önce:

ürün + miktar + kalite + pazar + finansman

çerçevesi sunulmalıdır.

Çiftçi her yıl:

“Bu yıl ne ekeceğim?”

diye kumar oynamamalıdır.

Çünkü tarım kumar değildir.

Milli ekonominin temel üretim alanlarından biridir.

Bunun için stratejik ürünlerde üreticiyle ön alım ve sözleşmeli üretim modelleri geliştirilebilir.

Çiftçi ekimden önce ürününün hangi kalite standardında, hangi koşullarda ve hangi pazara satılabileceğini bilmelidir.

Bu sistem çiftçinin gelirini tamamen garanti etmek anlamına gelmez.

Ama üreticinin önünü görmesini sağlar.

Öngörülebilirlik tarımın en önemli girdilerinden biridir.

Ve bütün bunların finansmanı meselesi de vardır.

Çiftçi üretime başlamadan borçlanıyor.

Gelirini aylar sonra elde ediyor.

Dolayısıyla tarım finansmanı üretim döngüsüne göre düzenlenmelidir.

Kooperatifler üzerinden düşük maliyetli, uzun vadeli üretim finansmanı sağlanmalıdır.

Çiftçi kredi borcunu ürününü satmadan önce değil, ürün gelirini elde ettikten sonra ödeme imkânına kavuşmalıdır.

Türkiye'de tarımın geleceği için yeni bir kamu-kooperatif sözleşmesine ihtiyaç vardır.

Bu sözleşmenin temelinde şu anlayış bulunmalıdır:

Devlet stratejik alanlarda üretim ve düzenleme yapacak.

Kooperatif üreticiyi örgütleyecek.

Özel sektör rekabet edecek.

Üretici emeğinin ve değer zincirinin sahibi olacak.

Tüketici kaliteli ve makul fiyatlı gıdaya ulaşacak.

İşte bu model, sosyal demokrat bir tarım politikasının temelini oluşturabilir.

Çünkü sosyal demokrasinin amacı yoksula sürekli yardım etmek değildir.

Yoksulluğu üreten yapıları değiştirmektir.

Çiftçiye sürekli destek verip onu destek bağımlısı hale getirmek yerine;

çiftçinin ekonomik gücünü artırmak gerekir.

Bu nedenle artık siyasetçilerin çiftçiye:

“Size şu kadar destek verdik.”

demesinden önce şu soruyu cevaplaması gerekir:

“Çiftçinin neden bize ihtiyaç duymadan güçlü bir ekonomik aktör olabileceği sistemi neden kuramadık?”

Asıl mesele budur.

Türkiye'nin önünde iki yol var.

Birinci yol:

Daha fazla ithalat.

Daha fazla dışa bağımlılık.

Daha yüksek girdi maliyeti.

Daha fazla üretici borcu.

Daha fazla köyden göç.

Daha fazla aracı maliyeti.

Daha fazla gıda enflasyonu.

Daha zayıf üretici.

İkinci yol ise:

Daha güçlü kamu üretimi.

Daha güçlü kooperatif.

Daha düşük girdi maliyeti.

Daha planlı üretim.

Daha güçlü depolama.

Daha fazla işleme ve katma değer.

Daha güçlü üretici markaları.

Daha adil hal sistemi.

Daha şeffaf perakende.

Daha güçlü KOOP Market.

Daha güçlü genç ve kadın üretici.

Daha canlı köyler.

Daha güvenli gıda.

Benim tercihim açık:

İKİNCİ YOL.

Çünkü Türkiye'nin çiftçisini kurtarmak için çiftçiye acımaya değil;

çiftçiye ekonomik güç vermeye ihtiyacımız var.

Bunun için somut bir Ulusal Halkçı Kooperatifçilik ve Tarım Seferberliği başlatılmalıdır.

Bu seferberliğin temel başlıkları açıkça ortaya konulmalıdır:

Bir: Stratejik gübrelerde kamu üretim kapasitesi yeniden kurulmalıdır.

İki: Gübre, tohum, yem ve diğer temel girdilerde kooperatiflerin toplu alım gücü artırılmalıdır.

Üç: Her önemli üretim havzasında ortak makine parkları kurulmalıdır.

Dört: Kooperatiflerin ortak olduğu soğuk hava depoları, lisanslı depolar ve işleme tesisleri yaygınlaştırılmalıdır.

Beş: Üretici kooperatiflerinin hal sistemindeki etkinliği artırılmalıdır.

Altı: Zincir marketlerin üretici karşısındaki ekonomik gücü adil rekabet kurallarıyla denetlenmelidir.

Yedi: Üretici ile tüketici arasındaki fiyat zinciri dijital olarak izlenebilir hale getirilmelidir.

Sekiz: Tarım Kredi Kooperatifleri üretici merkezli bir ekonomik örgütlenme modeline dönüştürülmelidir.

Dokuz: KOOP Market, üretici kooperatiflerinin ulusal pazarı haline getirilmelidir.

On: Kamu alımlarında üretici kooperatiflerine daha güçlü ve şeffaf erişim sağlanmalıdır.

On bir: Genç çiftçilere toprakla birlikte finansman, teknoloji, makine, eğitim, sigorta ve pazar sağlanmalıdır.

On iki: Kadın kooperatifleri gerçek ekonomik işletmelere dönüştürülmelidir.

On üç: Ecevit'in Köy-Kent anlayışı günümüz teknolojisiyle yeniden tasarlanmalı ve bölgesel üretim merkezleri oluşturulmalıdır.

On dört: Kooperatiflerin mali yapıları şeffaflaştırılmalı, bağımsız denetim ve profesyonel yönetim güçlendirilmelidir.

On beş: Tarım politikası en az 10 yıllık perspektifle hazırlanmalı, hükümetler değiştiğinde çiftçinin üretim planı değişmemelidir.

İşte Türkiye'nin ihtiyacı olan tarım politikası budur.

Çünkü artık mesele sadece çiftçinin tarlası değildir.

Mesele Türkiye'nin gıda güvenliğidir.

Mesele kırsal kalkınmadır.

Mesele gençlerin geleceğidir.

Mesele kadın emeğidir.

Mesele tüketicinin sofrasıdır.

Mesele Türkiye'nin ekonomik bağımsızlığıdır.

Bir ülke gübresinde dışa bağımlıysa üretim maliyeti üzerinde tam kontrol sahibi değildir.

Tohumunda dışa bağımlıysa üretim güvenliği zayıftır.

Yeminde dışa bağımlıysa hayvancılığı kırılgandır.

Üreticisi örgütsüzse piyasa karşısında güçsüzdür.

Çiftçisi kazanamıyorsa genç köyde kalmaz.

Köy boşalıyorsa tarımın geleceği tehlikededir.

Tarım zayıflıyorsa gıda güvenliği zayıflar.

Gıda güvenliği zayıflıyorsa ülkenin geleceği de zayıflar.

Bu nedenle artık çiftçiye sadece:

“Üret.”

demek yetmez.

Ona şunu söylemek zorundayız:

“Üretirken yalnız değilsin.”

Gübren için kamu var.

Girdin için kooperatif var.

Makinen için ortaklık var.

Ürünün için depo var.

Ürününün katma değeri için işleme tesisi var.

Markan için kooperatif var.

Pazarın için KOOP Market var.

Kamu alımı var.

Hal sisteminde hakkın var.

Zincir market karşısında denetim var.

Finansman için uygun kredi var.

Köyde geleceğini kurman için Köy-Kent modeli var.

Ve en önemlisi:

Sen bu ülkenin yardım bekleyen insanı değil, üretim gücüsün.

Türkiye'nin çiftçiye bakışını değiştirmesi gerekiyor.

Çiftçiye acımak değil.

Çiftçiyi kutsamak da değil.

Çiftçiyi siyasetin seçim dönemlerinde hatırladığı bir kesim olarak görmek hiç değil.

Çiftçiyi:

ekonomik bir özne

olarak görmek gerekiyor.

Kooperatifin amacı da tam olarak budur.

Üreticiyi ekonomik özne yapmak.

Üreticinin emeğini örgütlemek.

Üreticinin pazarlık gücünü artırmak.

Üreticinin ürettiği katma değerin daha büyük bölümünü üreticiye bırakmak.

Ecevit'in halkçı anlayışını bugünün Türkiye'sine taşıyacaksak yapılması gereken budur.

Geçmişin sloganlarını tekrarlamak değil.

Geçmişin doğru fikrini bugünün araçlarıyla yeniden kurmak.

Köy-Kent'in ruhunu dijital tarımla birleştirmek.

Kooperatifçiliği modern lojistikle buluşturmak.

Kamu gücünü stratejik üretim kapasitesiyle yeniden tanımlamak.

KOOP Market'i gerçek bir üretici pazarı haline getirmek.

Hal sistemini üretici lehine güçlendirmek.

Zincir marketlerle adil rekabet düzeni kurmak.

Ve bütün bunların merkezine çiftçiyi koymak.

Çünkü Türkiye'nin çiftçisini kaybetme lüksü yok.

Toprağını kaybetme lüksü yok.

Köyünü kaybetme lüksü yok.

Gıda güvenliğini kaybetme lüksü yok.

Üretim gücünü kaybetme lüksü yok.

Artık tercih yapılmalıdır.

Ya çiftçiyi sürekli destek bekleyen bir kesim olarak göreceğiz;

ya da onu güçlü bir ekonomik aktöre dönüştüreceğiz.

Ya köyleri boşaltacağız;

ya köyleri yeniden üretim merkezlerine dönüştüreceğiz.

Ya üreticiyi tarlada bırakacağız;

ya onu ürünün değer zincirinin tamamına ortak edeceğiz.

Ya gübre, yem, tohum ve diğer stratejik girdilerde dışa bağımlılığı kader kabul edeceğiz;

ya da kamu üretim kapasitesini yeniden kuracağız.

Ya piyasayı güçlü olanın insafına bırakacağız;

ya da adil rekabet düzeni kuracağız.

Benim tercihim açık:

ÇİFTÇİYE SADAKA DEĞİL, ÜRETİCİYE GÜÇ.

TÜKETİCİYE PAHALILIK DEĞİL, ADİL FİYAT.

KÖYE GÖÇ DEĞİL, KÖYDE GELECEK.

KOOPERATİFE TABELA DEĞİL, EKONOMİK GÜÇ.

TARIMA GÜNÜBİRLİK DESTEK DEĞİL, UZUN VADELİ DEVLET POLİTİKASI.

Ve nihayet:

TARLADA ADALET YOKSA, SOFRADA ADALET OLMAZ.

Türkiye yeniden üretmek istiyorsa, yeniden kooperatifleşmek zorundadır.

Türkiye çiftçisini yeniden ayağa kaldırmak istiyorsa, çiftçiyi yalnız bırakmamak zorundadır.

Türkiye gıda güvenliğini sağlamak istiyorsa, gübreyi, tohumu, yemi, suyu, enerjiyi ve üretim altyapısını stratejik görmek zorundadır.

Türkiye köylerini yeniden yaşatmak istiyorsa, gençlere yalnızca “köye dön” demek yerine “köyde geleceğini kur” diyebileceği ekonomik düzeni oluşturmak zorundadır.

Ve Türkiye sosyal demokrat bir kalkınma anlayışı arıyorsa, geçmişteki en güçlü halkçı deneyimlerinden biri olan kooperatifçilik ruhunu yeniden ayağa kaldırmak zorundadır.

Çünkü mesele sadece çiftçinin kazanması değildir.

Çiftçi kazanırsa köy kazanır.

Köy kazanırsa üretim kazanır.

Üretim kazanırsa Türkiye kazanır.

Ve artık Türkiye'nin ihtiyacı olan şey çok açık:

YENİ BİR HALKÇI KOOPERATİFÇİLİK SEFERBERLİĞİ.

ÇİFTÇİYE SADAKA DEĞİL, ÜRETİCİYE GÜÇ!

Yorumunuzu Yazın

Yorumlar(0)

Henüz yorum yok.

Yorumlar kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan İZVERİ sorumlu değildir. Hukuka aykırı, nefret içeren veya hakaret barındıran yorumlar kaldırılabilir.

17 dk