Emperyalizmin İslam’ı keşfi
Kapitalist tekelci sermayenin en büyük korkusu “sosyalizmdir.” Çünkü “artı değere” el koyma noktasından yola çıkarak bugünün devasa kartellerinin meydana gelmesi kapitalist sistemin sonucudur.
Kapitalist sermayedarlar ve onların sistemlerinin kurucuları, savunucuları da en az Marksistler kadar iyi biliyorlar ki,
“Kapitalist Sistemin Yok Edicisi Sosyalist Sistemdir.”
Bu tehdit yok edilmedikçe kapitalist tekeller hep bir gözleri açık yatacaklarıdır.
Emperyalist tekellerin Pazar paylaşımları için yaptıkları 1. Dünya Savaşı, Sovyetler Birliğinin, 2. Dünya Savaşı da Avrupa ve diğer kıtalarda birçok sosyalist devletin kurulmasıyla sonuçlanmıştır.
Çünkü sosyalist devrimler için gerekli olan “derin krizler” kendi aralarındaki çelişkilerden doğan savaşlarda ortaya çıkmıştır.
2. Dünya Savaşından sonra emperyalist tekeller bir ders almışlardır.
“Kendi aralarındaki çelişkileri savaşla çözmeye kalktıkça sosyalist devrimler peş peşe gelecektir. Üstelik şimdi karşılarında mezarlarını kazacak olan sosyalist bir sistem kurulmuştur.”
Emperyalist sistem 2. Dünya Savaşından sonra uluslar arası ilişkilerinde belli bir boyut değişikliğine gider.
Emperyalist tekeller “kendi aralarındaki çelişkileri” tali duruma düşürür ve bu çelişkileri müzakereler yoluyla çözme yöntemi geliştirerek asıl” düşmana” karşı mücadeleyi öncelikli olarak ele alırlar.
ABD ve başta İngiltere olmak üzere diğer Avrupalı devletler kendi aralarında ciddi entegrasyona giderken başta Sovyetler birliği olmak üzere sosyalist bloğa karşı “cihat(!)” ilan ederler.
Hepimizin çok iyi bildiği ve yaşadığımız “soğuk savaş yılları” başlamıştır.
Ancak, kapitalist sistem bir tehlikenin varlığını daha görür.
Sosyalist sistemin “barış, demokrasi, insan hakları, yoksullukla savaş, sömürüye son” mesajları öncelikle Avrupalı halklar üzerinde olumlu bir etki yapmıştır. Sosyalist sistemin bu mesajlarıyla Avrupa halklarının yüzyıllarca süren demokrasi mücadelesinde ki talepleri örtüşür.
1950 li yıllardan başlamak üzere bu düşünceler, 3. Dünya ülkeleri denilen ve emperyalizmin işgali altındaki ülke aydınlarının öncülüğünde bu işgal edilen ülkelerde isyanlara ve giderek devrimlere dönüşür.
Yani dünyanın 1/3 ünde sosyalist devletler oluşurken dünya halklarının 2/3 ü sosyalist düşüncenin yanındadır.
Latin Amerika’da, Asya’da ve Afrika’da sosyalist düşünce, başta SSCB olmak üzere sosyalist bloğun desteğinde dalga dalga yayılmakta, kimi yerde sandıkla, kimi yerde namlunun ucuyla iktidara gelmektedir.
İşte bu gelişmelerde, bir zamanlar “kâğıttan kaplan” olduğu gafletine düştüğümüz emperyalizm, devrim dalgalarına karşı ikili bir mücadele geliştirir.
1-işgali altındaki sömürgeler ve yarı sömürgelerde kendisi bizzat ya da işbirlikçi iktidarları aracılığıyla kanlı soykırımlara girişir. (Örneklerini biliyorsunuz) sosyalist kalkışmaları kimyasal, biyolojik toplu yok edici silahlarla bastırır.
2- a) sömürge ve yarı sömürgelerinde o ülke ordusu içerisinde “kontrgerilla” kurumları meydana getirir. Parasal desteklerle ve uzmanlarıyla bu örgütlenmeleri taşeron çetelere kadar uzatır.
b) sivil toplum içerisinde etkili olabilmek için çeşitli adlar altında “komünizmle mücadele” dernekleri kurarlar. Bu derneklerde özellikle “milliyetçi” söylemleri geliştirerek “sosyalizme karşı bir halk tabanı kurmaya” çalıştılar.
Bu ikili yapılanmayı Latin Amerika’dan, Afrika’ya ve Asya’ya kadar uzanan tüm ülkelerde görmek mümkün.
Ancak, sömürge ve yarı sömürgelerde bu yöntemlerle başarılı olmayı düşünmediklerinden sosyalist blokla da ciddi bir mücadele içine girdiler.
Bir yandan sosyalist devletleri ekonomik abluka altına alırken ve onlarla dünyanın her yerinde ciddi askeri mücadeleye girişirken, diğer yandan da sosyalist devletlerin içerisinde “gizli servis” çalışmalarını yoğunlaştırdılar.
Sosyalist devletlerin bürokratik kadrolarında öneli merkezleri ele geçirerek uzun soluklu bir mücadeleye başladılar. Yani sosyalist devletleri kendi içinden zaafa uğrattılar. (CIA ve diğer gizli servis patronlarının anılarında bu çalışmaları bulabilirsiniz)
Emperyalizm Ve Neoliberalizm
70 li yılların sonuna gelindiğinde kapitalist sistemde “korumacı” ekonomi yerine “Pazar ekonomisinin” öne çıktığını görüyoruz.
Kapitalist tekeller bir yandan sosyalizmle mücadeleyi sürdürürlerken, diğer yandan da kendi içlerinde yeniden yapılanmaya gitmenin zorunlu olduğunu görmüşlerdir.
Bu yeniden yapılanmada “ekonomik kaynakların Pazar esaslarına” göre düzenlemesi, para-kredi politikalarında dünyaya entegrasyon esas alınmıştır.
“Bizde 24 Ocak 1980 kararları neoliberal yapılanmaya geçişin başlangıcıdır.”
Bu yeniden yapılanmada; “daha büyük kar” için üretimde emek payının düşürülmesi esastır. Bunun anlamı işçilerin düşük ücretle çalıştırılması ve işsizliktir.
Elbette böyle bir yapılanma peş peşe grevleri ve ciddi bir halk muhalefetini geliştirecektir. Seçimle gelmiş ve kısmi demokratik haklarla yönetilen ülkelerde (Türkiye gibi) “zor” kullanılmadan bunun uygulanması imkânsızdır.
“İşte 12 Eylül 1980 askeri darbesi ile bu gerçekleştirilir.”
Bu tarihten itibaren uygulanan tüm ekonomik politikaların ana ilkeleri 24 Ocak kararlarıdır. (Meraklısı bu kararları arayıp bulabilir)
Elbette bu neoliberal politikalar “daha çok sömürü, daha çok zulüm” getirdiğinden uygulandığı tüm toplumlarda ciddi bir “halk muhalefeti” meydana getirecektir.
Emperyalist tekeller ve işbirlikçileri için korkutucu olan halk muhalefeti değil, bu halk muhalefetine “öncülük” edeceklerdir. Onlar için tehlike çanlarının çalması, bu halk muhalefetine “sosyalistlerin” öncülük etmesidir.
İşte bu nedenlerle neoliberal politikaların uygulandığı ülkelerde bir biçimiyle (askeri diktatörlük ya da sivil iktidarlar aracılığıyla) sosyalist avına çıkıldı. Büyük katliamlar yapıldı. Öncülük görevi yapacak ne kadar sosyalist varsa kökünden kazındı.
Soysal demokrat görünüm altındaki siyasi partiler “terbiye” edildi. Sivil toplum örgütleri denilen yapılanmalara uzun yıllar izin verilmedi. İzin verildiği zamanda kurulan sivil toplum örgütlerini sisteme hizmet edecek şekilde dizayn ettiler.
İşçi sendikalarında hâkim renk “sarı” oldu. Azıcık pembeleşenlere bile izin vermediler.
Temel kültür ise “popülizm” oldu.
Elbette emperyalizm bu önlemlerle yetinmeyecekti. Çünkü her şeye rağmen tarihin akışını durduramayacağını kendileri de iyi biliyorlardı.
Sosyalizmin halkın öncü gücü olacağını her şeye rağmen engelleyemeyeceklerdi.
Polisiye ve militarist önlemler sadece ömrünü uzatacaktı.
O halde sosyalist ideolojinin yerine halkın önüne “başka bir şey” koymaları gerekiyordu.
İşte bu arayışlar içindeyken emperyalist tekellerin yukarıda sözünü ettiğim sosyalist devletlere karşı yürüttüğü mücadele sonuçlarını vermeye başladı.
Önce Avrupa’daki sosyalist devletler sonrada Sovyetler Birliği sosyalist sistemden ayrıldılar. Bu emperyalist sistemin en büyük zaferi oldu. (Sovyetler Birliğinin sosyalist sistemden ayrılması ve dağılması başka bir yazı konusu. Biz burada bu dağılmanın emperyalistler açısından katkılarına değindik sadece)
Emperyalizmin İslam’ı Keşfi!
Elbette sosyalist sistemdeki bu çöküş dünyadaki bağımsızlık, demokrasi ve özgürlük mücadelelerinde büyük bir zafiyet meydana getirirken, emperyalist sistemde de 90 lı yıllardan başlayarak daha azgınlaştığını, egemenlik alanını tek boyutlu olarak tüm dünyaya yaydığını görüyoruz.
Küreselleşme adı altında yürütülen bu yeni açılım; “paranın renginin tekleşmesi “anlamındadır.
Emperyalist sistem, bir yandan bağımsızlık, özgürlük ve demokrasi mücadelesi veren ulusların yüreğine hançerlerini sokarken buralardaki üretim ve pazarları da işbirlikçileri aracılığıyla kontrol etmekte ve sömürü baskısı giderek artmaktadır.
Yani kapitalist sistemin irrasyonel yapısı ve emperyalist katmerli sömürü, bu ülkelerde “halk muhalefetini” geliştirmekte giderek “antiemperyalist” cephe gelişmektedir.
İşte tam bu sırada, emperyalizm “İslam’ı” siyasi bir ideoloji olarak keşfeder.
Afganistan’ın Sovyetler Birliğince işgaline karşı, ABD doğrudan müdahale edemediğinden burada gerilla anlayışına dayalı bir “İslamcı örgütlenme” geliştirir.
El Kaide, Taliban, Hizbullah, İslam-ı Cihat örgütlenmeleri, Afganistan’da ciddi bir hak tabanı meydana getirince başta ABD olmak üzere tüm batılı gizli servisleri “İslami” ideolojiye dayalı örgütlenmeleri bizzat kendileri geliştirir ve güçlendirirler.
Artık halk muhalefetinin peşinden gideceği ve “sosyalist düşüncede olduğu gibi hayatın tüm alanlarında söyleyeceği bir şeyleri olan” yeni bir ideoloji vardır. Üstelik ithal değil, toplumsal dokuya çok uygundur, gelenekleri vardır. Yani örgütlenme için hazır alt yapısı vardır.
70 li yılların sonunda CIA bir teori geliştirir.
“Yeşil Kuşak” adı verilen bu teoriyle;
1-Sovyetler Birliğini güneyden kuşatacak ve bu ülkelerde sosyalist yayılmacılığı önleyecektir. Sosyalist sisteme karşı Pakistan, Afganistan, İran, Irak, Suriye, Türkiye, Mısır, Kuzey Afrika ülkelerini kapsayan çizgi üzerinde halkın İslamcı esaslara göre düzenlenmiş siyasi örgütlenmelerde toplanmasını sağlayacaktır.
2-Böylece hem bu ülkelerin içinde hem de dışında oluşacak halk muhalefetini kendine karşı oluşmasını engelleyecektir. Bu ülkelerdeki tüm İslamcı örgütlenmeler ciddi bir şekilde desteklenir.
3-Halkı Müslüman olan bu ülkelerin kimi petrol yönünden en zengin kaynaklara sahip olduğu gibi, kimi güçlü yeraltı kaynaklarına sahip (bizdeki bor madeni gibi) kimi de oldukça stratejik özellik taşımaktadır.
4-Bu ülkelerde zaten işbirlikçi sermaye sınıfları vardır. Keza kontrgerilla örgütlenmeleri de kontrol altındadır. Ordusunun komuta kademeleri de Pentagon’un denetimindedir. Siyasi olarak halk muhalefeti de bu şekilde denetim altına alınacaktır.
Nitekim 12 Eylül 1980 darbesinin komutanı Kenan Evren’le, Aydınlar Ocağı arasında geçen ve zabıtlarda bulunan şu konuşma çok önemlidir. Evren, ABD’li danışmanlarının hazırladığı rapora göre der ki,
“Artık Türk-İslam düşüncesi bu toplumun birleştirici gücü olma özelliğini yerine getirememektedir. Bu nedenle bundan böyle toplumun birleştirici gücü İslam olmalıdır.” (Kaynak: Bozkurt Güvenç, Türk Kimliği kitabı)
Fas’tan, Pakistan’a kadar uzanan çizgi üzerindeki Müslüman ülkelerde 80 li yıllarda başlayan ciddi bir İslamcı dalganın yayılması Yeşil Kuşak teorisinin hayata geçirilmesinin eseridir.





