Yeni Kutuplaşmanın Anatomisi: "Erdoğan-zedeler" ve "Erdoğan-zadeler"
Türkiye yıllardır aynı bayat tartışmanın etrafında dönüp duruyor: Sağcı-solcu, Türk-Kürt, Sünni-Alevi... Ekrana çıkan uzmanlar, gazete köşelerini parselleyen tahlilciler toplumun fay hatlarını hep bu eski kimlikler üzerinden okumaya meyilli. Oysa sokağa indiğinizde, mutfağa girdiğinizde ya da gençlerin gözlerinin içine baktığınızda bambaşka ve çok daha somut bir hakikatle karşılaşıyorsunuz.
Toplum evet, derin bir biçimde kutuplaştı. Ama bu kutuplaşma ne mezhepsel ne de etnik. Türkiye artık suni kimlik kavgalarının değil, tabağındaki ekmeğin ve geleceğinin mücadelesini verenlerin ülkesi.
Gerçek ayrışma nettir: Erdoğan-zedeler ve Erdoğan-zadeler.
Bir Tarafın Sefaleti, Diğer Tarafın Asaleti
Bir yanda Erdoğan-zedeler var. Onlar kim mi?
Gece gündüz çalışıp ay sonunu getiremeyen, market rafları arasında matematik profesörüne dönen dar gelirli ve orta sınıf.
Yıllarca dirsek çürütüp KPSS’den 90 almasına rağmen mülakat çarklarında emeği gasp edilen binlerce genç.
Yüksek enflasyonun, faiz kararlarının ve dalgalı kurun altında her gün eriyen mevduatıyla, alım gücü sıfırlanmış emekliler.
Geleceğini yurt dışında arayan doktorlar, mühendisler, yazılımcılar...
Diğer yanda ise iktidar nimetlerinin gölgesinde türeyen yeni dönemin imtiyazlı sınıfı: Erdoğan-zadeler.
Onlar için krizler birer fırsat, enflasyon ise servet transferinin en tatlı aracı. Adrese teslim ihaleler, ucuz kamu kredileri, garantili projeler, döviz bazlı sözleşmeler ve çift maaşlı yönetim kurulu üyelikleriyle oluşturulan bu yapı; memleket kan kaybederken ihya olmaya devam ediyor. "Liyakat" sözcüğü onlar için sadece kamuda yükselmenin önündeki bir engel.
Suni Gündemlerin Perdelediği Acı Gerçek
Yıllardır süren o büyük ideolojik tartışmalar, aslında bu ekonomik ve sosyolojik bölüşümün üzerini örten birer perdeydi. İnsanlara "Beka meselesi var" dendiğinde arka planda kimlerin servetine servet kattığı, "Kültür savaşları" kızıştırıldığında mülakatlarda kimlerin elendiği artık daha net görülüyor.
Toplumun geniş bir kesimi, yıllarca savunucusu olduğu değerlerin veya siyasi söylemlerin ardında nasıl bir ekonomik yıkımın yattığını bizzat yaşayarak tecrübe etti.
Sonuç: Kimlikler Değil, Yaşam Mücadelesi
Türkiye’nin önündeki asıl mesele, vatandaşlarını ideolojik mahallelere bölüp birbiriyle çatıştırmak değil; bir yanda ezilen milyonların hakkını, diğer yanda bu düzenden beslenen bir avuç azınlığın imtiyazlarına karşı savunabilmektir.
Siyasetin dili ne kadar gerçeklikten uzaklaşırsa uzaklaşsın, halkın gündemi ortada. Bizi bölen şey inançlarımız ya da kökenlerimiz değil; bir tarafın sefaletle imtihan edilirken diğer tarafın saltanatını sürdürmesidir. Ve bu tablo değişmediği sürece, Türkiye'nin en gerçek sosyolojik tanımı bu iki kelimede saklı kalmaya devam edecek.





