Son günlerde sosyal medya mecralarında ve malum yorumcu çevrelerinde yine tanıdık bir korodan aynı ses yükselmeye başladı: “Azerbaycan’da başörtüsü meselesi...”
İlk bakışta insan şöyle sormak istiyor: Size ne?
Bir devletin kendi kamusal alanında, eğitim kurumlarında ya da iç mevzuatında nasıl bir düzenlemeye gideceğini Türkiye’deki klavye kabadayılarına mı soracak? Azerbaycan’ın kendi iç meselesi, kendi toplumsal dinamiğidir. İyi ya da kötü; buna karar verecek, gerekirse tepki gösterecek veya benimseyecek olan Azerbaycan halkının kendisidir. Bu neyin cüreti, bu nasıl bir vasilik soyunmasıdır?
Ancak meseleye şöyle bir mesafe koyup stratejik bir okumayla baktığınızda, olayın rengi hemen değişiyor. Türkiye’nin iç gündeminde ekonomik sıkıntılar, derinleşen toplumsal kutuplaşma ve son günlerde ortalığa saçılan fon vurgunları konuşulurken, aniden sınır ötesinden yeni bir "mağduriyet hikâyesi" devşirilmeye çalışılması tesadüf müdür? CIAsal İslam’ın yeni bir aparat arayışı mı, yoksa kamuoyunun dikkatini asıl gündemden saptırma hamlesi mi?
Gelin, masadaki büyük fotoğrafa ve o çok övülen bölgesel denklemdeki çelişkilere yakından bakalım.
Retorikte Düşman, Sahada Müttefik: Bölgesel Gerçekler
Bugün ekranlarda ve sosyal medyada Filistin güzellemeleri yapan, kitleleri ajite eden çevrelerin arka plandaki jeopolitik tercihlerine baktığımızda trajikomik bir tabloyla karşılaşıyoruz.
Bölgesel dengeleri inceleyen herkes bilir ki; bugün Azerbaycan da Türkiye de Orta Doğu’da ABD ve İsrail’in stratejik çıkarlarından tamamen bağımsız hareket etmiyor. Biri bunu gayet açık ve diplomasinin doğrudan bir unsuru olarak yürütürken; diğeri üstünü örtmeye çalışarak, hatta zaman zaman kamuoyu önünde "düşmanmış" gibi nutuklar atarak sürdürüyor.
İşin daha da ilginç yanı, Filistin konusunda mangalda kül bırakmayanların sahada takındığı tutumdur. Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), Hamas ya da Hizbullah gibi yapılara tarihsel olarak en çok desteği veren Yemen ve İran gibi aktörler bölgesel kıskaca alınırken; Türkiye’nin Mekke Anlaşması çerçevesinde Suudi Arabistan’daki üslerin korunması adına bölgeye SİHA’lar ve drone pilotları göndermesi hangi stratejik aklın ürünüdür? İsrail ve ABD’nin bölgedeki güvenliğini dolaylı yoldan pekiştiren bu hamleleri görmezden gelip, ekranlarda İsrail karşıtı sloganlar atmak tam anlamıyla bir illüzyondur.
Dini Açıdan da Tezat, Hukuki Açıdan da...
Gelelim meselenin din ve kamu hukuku boyutundaki çelişkilerine...
Eğer meseleyi iddia edildiği gibi katı bir "dini vecibe" olarak ele alıyorsanız; geleneksel fıkhi yorumlara göre kadının kamusal alanda, erkeklerle iç içe bir çalışma hayatında yer alması, sesini ve varlığını bu şekilde öne çıkarması zaten tartışmalıdır. Yok, eğer meseleyi dinin ötesinde bir "kılık-kıyafet özgürlüğü" ve modern hukuk çerçevesinde savunuyorsanız; o zaman her devletin kendi kamu düzenini sağlama yetkisine saygı duymak zorundasınız. Kural kuraldır. Bir ülkenin koyduğu kamu kurallarına, o ülkenin vatandaşları uyar.
Türkiye’de kendi iç problemlerini, ekonomik türbülansları ve fon skandallarını halı altına süpürmek isteyenlerin; komşu bir ülkenin kılık-kıyafet düzenlemesi üzerinden yeni bir vicdan sömürüsü ve kutuplaşma alanı yaratmasına prim vermek stratejik akılla bağdaşmaz.
Bırakın Azerbaycan’ın iç meselesini Azerbaycan halkı tartışsın. Bizim sosyal medyanın çığırtkanlığı ne Bakü’ye bir fayda sağlar ne de Ankara’nın gerçeklerini değiştirebilir. Suni gündemlerle gözleri boyama devri kapanmalıdır.
Sizce bölgesel jeopolitikteki bu söylem-eylem tezatlığı topluma yeterince anlatılabiliyor mu, yoksa iç siyasetteki gündem değiştirme çabaları amacına ulaşıyor mu?





