Genelde kötü adam, yani “menfî jön”, sevilmez.
Merhum Erol Taş, bunun ıstırabını yıllarca yaşadı malûm!
Öyle bir karaktere büründü ki beyaz perdede, gerçek hayatta karşılaşanlar bile zaman zaman onu oynadığı kötü adamla özdeşleştirdi.
Çoğunlukla yan karakterdi.
Başrolde olduğunda bile bu algının ağırlığından bütünüyle kurtulamadı.
Çünkü seyircinin zihninde bir kere “kötü adam” olarak kodlanmıştı.
Ama merhum Kadir İnanır ve Cüneyt Arkın öyle miydi?
Onlar mafya babası da oldular, komiser de...
Kimi zaman kabadayı, kimi zaman hovarda, kimi zaman öfkeli, kimi zaman acımasız karakterleri canlandırdılar.
Ama seyirci onları yine sevdi.
Çünkü jöndüler!
Başroldeydiler.
Hikâyenin merkezindeydiler.
Seyirci olaylara onların gözünden bakıyordu.
İşte meselenin asıl püf noktası da burada!
Seyirci çoğu zaman karakteri değil, hikâyedeki konumunu sever.
Jön hovardadır.
Başkasının karısını ayartır.
Eşine sadakatsizdir.
Kavga eder, dövüşür, racon keser...
Ama seyirci kızmaz.
Hatta bazen onun yaptığını romantikleştirir; kutlar ve kutsar, kendi eşine sahip çıkmaya çalışan kocayı suçlu bulur!
Çünkü hikâyenin jönü odur.
Seyirci onun tarafındadır.
Bir başka ifadeyle:
Aynı davranış, failine göre farklı anlamlandırılır.
Jön yaparsa “karizma”,
kötü adam yaparsa “ahlâksızlık” olur.
Jön yaparsa “cesaret”,
başkası yaparsa “küstahlık” sayılır.
Jön hata yaparsa “insanlık hâli”,
başkası hata yaparsa “karakter meselesi” denilir.
SİYASET DE BÖYLEDİR!
Siyasette de bazen eylemlerden önce aktörler değerlendirilir.
Algıyı sağlam kurduğunuz zaman, yaptığınız her şey aynı gözle görülmez.
Bir kesim için yanlışınız bile hikâyenin içinde makul bir gerekçeye dönüşür.
Doğrunuz ise keramet kabul edilir.
Ne söylerseniz söyleyin anlamlıdır.
Ne yaparsanız yapın bir hikmeti vardır.
Hatta bazen başarısızlığınız bile “aslında büyük bir stratejinin parçası” diye açıklanır.
Çünkü artık mesele yaptığınız şey değildir.
Sizin hakkınızda kurulmuş kanaattir.
İnsan bazen gerçeği değil, inandığı gerçeği savunur.
Ve daha tehlikelisi şudur:
İnandığı şeyi doğrulayan delilleri seçer, çelişenleri ise görmezden gelir.
Böylece algı, zamanla düşüncenin önüne geçer.
Düşünce algının emrine girer.
SEVGİ DE BİR TÜRLÜ ZİHİNSEL SADAKATTİR!
İnsan birini sevmişse, onu yalnızca yaptığı şeylerle değerlendirmez.
Onun için mazeret üretir.
Eksiklerini tamamlar.
Hatalarını küçültür.
Rakibinin aynı hatasını ise büyütür.
Çünkü artık karşısındaki kişi yalnızca bir kişi değildir.
Bir aidiyetin, bir kimliğin, bir inancın temsilcisidir.
Bu yüzden sevilen kişiye yöneltilen eleştiri bazen kişiye değil, doğrudan sevenin kendisine yapılmış gibi algılanır.
Ve insan, kendisini savunmak için sevdiğini savunmaya başlar.
Böylece taraftarlık, muhakemenin önüne geçer.
SERAP MESELESİ DE TAM BURADA BAŞLAR!
Yanlış algı kurulan zihinde, gerçeği söyleyen düşman olur.
Hâlbuki serap gösteren çölün kendisidir.
Çölde susayan insan, uzakta gördüğü suya inanmak ister.
Çünkü ihtiyacı vardır.
Arzusu vardır.
Umudu vardır.
Gördüğünün gerçek olmasını ister.
İşte insan zihni de bazen böyledir.
Görmek istediğini görür.
Duymak istediğini duyar.
İnanmak istediğine inanır.
Sonra da inandığı şeyi gerçek zanneder.
Kervan reisine güvenen yolcu, önünde defalarca serap belirse bile onun sözüne inanabilir.
Çünkü yolcunun güveni artık gözünün gördüğünden daha güçlüdür.
Oysa gerçek şudur:
İnsan yalnızca gözüyle görmez; beyniyle anlamlandırır.
Göz görüntüyü getirir.
Beyin ona anlam verir.
Beyin algının esiri olmuşsa, gözün gördüğünü bile doğru yorumlayamaz.
İşte propaganda, manipülasyon ve kitle psikolojisi biraz da bu zaafın üzerine kuruludur.
İnsana yalnızca bir şey gösterilmez; ne gördüğü de öğretilir.
BEYAZ PERDENİN BÜYÜSÜ
Sinemada ışıklar söner.
Salon kararır.
Beyaz perde aydınlanır.
Ve seyirci kendisini hikâyenin içinde bulur.
Bir süre sonra perdedeki kahraman gerçekmiş gibi gelir.
Kötü adamdan nefret edilir.
İyinin kazanması istenir.
Jön ne yaparsa yapsın ona bir gerekçe bulunur.
Çünkü hikâyenin kimin üzerinden anlatıldığı, hikâyenin nasıl anlaşılacağını da belirler.
Siyaset sahnesi de bundan bütünüyle farklı değildir.
Orada da perdeler vardır.
Orada da ışıklar vardır.
Orada da roller vardır.
Orada da jönler ve kötü adamlar vardır.
Fakat siyasetin beyaz perdesinde bir fark daha bulunur:
Film bittiğinde gerçek hayat devam eder.
Ve perde kapandığında, sahnenin arkasındaki dekor görünmeye başlar.
İşte asıl mesele de o zaman başlar.
Çünkü bazıları beyaz perdeye bakarak gerçeği gördüğünü zanneder.
Oysa belki de yalnızca kendisine gösterileni görmüştür.
Beyaz perdelerin ışıltısına kananlara değil; o perdelerin ardındaki karanlığı görmeye çalışanlara selâm olsun!
Çünkü mesele jönün kim olduğu değildir.
Mesele, senaryoyu kimin yazdığıdır.
Numan CENGİZ
Araştırmacı İlahiyatçı Yazar





