Kapitalizmin yeni aşamasına genel bakış
Bu konu uzun yıllar tartışılacak, kapitalist üretim ve paylaşım süreci değiştikçe yeni çözümlemeler yapılacak ve henüz bilinmeyen bir gelecekte bu değişimleri uygun ve kapitalist-emperyalist sisteme alternatif modeller geliştirilecektir.
Diyalektik-materyalizm bilimi böyle söylüyor …
Bu noktada bir temel ilkenin altını çizmek istiyorum…
TEMEL ÇELİŞKİ VE SINIFLAR
Kapitalizm, kendinden önceki toplumsal sistemlerin “temel çelişkisi” üzerine yükselmiştir.
Bu temel çelişki “emek ve sermaye çelişkisidir…”
Bu çelişki de karşımıza “sınıf gerçeğini” çıkarmaktadır.
Başlangıçta kaba şekilde köleler ile köle sahipleri, yoksul köylü ile derebeyleri sınıfları varken teknolojinin ve ticaretin büyümesi sonucunda oluşan kapitalist üretim biçimi “işçi sınıfı ve sermaye sahipleri” arasında onlarca ara sınıf ve tabaka meydana getirmiştir.
Teknolojinin ve bilimin her geçen gün hızla değişimi üretim bandında da çeşitliliğin oluşumuna yol açtıkça bu ara sınıf ve tabakalarda o hız ölçeğinde çeşitlenmektedir.
Literatürde “küçük, orta, orta üstü, büyük burjuvalar” olarak sıralanan bu ara sınıflar esnaf, memur, tacir, küçük ve orta sanayici, topraksız ve topraklı köylülük, eşraf, din adamları, teknik elemanlar ve hizmet sektöründe çalışanlar, bürokratlar, serbest meslek sahibi ve güvenlik güçleri denilen gruplar, teknik elemanlar olarak da adlandırılabilir.
Sözünü ettiğimiz bu ara sınıf ve tabakalar sistemin kurucusu kapitalist oligarşi ile çelişkileri olsa da bunlar kapitalist sömürü sistemini çözecek alternatif sistemi kuracak öncülüğü yapamazlar doğaları gereği.
Çünkü temel üretimden gelmedikleri için sistem kendilerine “rahat hayat” sunduğu kadar sisteme bağlılıkları vardır.
Kapitalist sistemi çözecek, yerine daha adil, daha özgür, daha eşitlikçi, daha bağımsız sistemi ancak sermaye ile uzlaşmaz çelişkisi olan “işçi sınıfı” kurabilir.
İşte tam da bu noktada son dönemlerde teknolojinin hızlı gelişimi ve bunun üretim bandında yer alması sonucunda “emeği ile geçinenlerin” çeşitlenmesi ve büyümesi işçi sınıfı tanımını 19 ve 20. yüzyıllardaki tanımından farklılaştırmaktadır.
Öyle de olsa yukarda sıraladığım ara sınıf ve tabakalar ile teknolojinin zorunlu olarak meydana getirdiği diğer ara sınıf ve tabakalar sistemden ciddi zararlar gördükleri için emeği ile geçinenlerin doğal müttefikidir.
ULUSAL VE KÜRESEL SERMAYELER ARASI ÇELİŞKİLER
Özellikle 20. Yüzyılın ikinci yarısından 21. Yüzyılın ilk çeyreğine kadar geçen bu dönemde kapitalist sistemdeki “sermaye değişimi ve sermayenin global hale gelmesi” aralarındaki çelişkiyi de ciddi biçimde hızlandırmış ve artırmıştır.
Bu noktada önce diyalektiğin “çelişkiler” ilkesini sermaye oligarşisi açısından ele almak gerekir.
Bunu açıklamadan emeği ile geçinenlerin mücadele çizgisini belirlemek ve sınıf ittifaklarının doğru yapılmasını sağlamak zorlaşır.
Diyalektiğin çelişkiler yasası gereği küçük, orta, orta üstü, ulusal veya küresel ölçekte sermaye grupları ve işletmeleri ayakta kalabilmek, yaşayabilmek için “sürekli büyümek zorundadırlar…”
Oldukları yerde kalamazlar.
Oldukları yerde kalanlar sonuçta yok edilir, yutulurlar…
Peki sürekli büyüme nasıl olacak?
Bunun iki yolu vardır…
Birincisi, rakiplerinin elindeki pazar payını alarak büyürler…
İkincisi, emekçilerin üretim ve hizmetteki payını sabitleyerek ya da azaltarak…
Rakipleri ile mücadele ulusal ölçekte olduğu gibi küresel boyutta da acımasızca sürdürülmektedir.
Tabii bu rekabette güçlü olmak ve rakiplerini yok etmek için “silahlı güçleri” kontrol etmeleri gerekir.
Bunun sonucunda iş birlikçi siyasal partiler aracılığı ile ilgili devletlerin kontrolünü de ele geçirirler…
Mesela, 2002’den sonra Karamehmet’in ve Uzanların bankalarının, madenlerinin, barajlarının, fabrikalarının buhar olmadıklarını, kimlerin eline geçerek siyasal ve silahlı güç sayesinde hangi sermaye gruplarının büyüdüğünü görebiliriz.
Yine ülkemizdeki bankaların, sigorta şirketlerinin, hastanelerin, telefon işletmelerinin ve daha birçok karlı sektördeki kuruluşların “yabancı ortaklıklar” aracılığıyla ele geçirilmesi küresel sermayenin, ulusal sermayeyi işbirlikçileri aracılığıyla ele geçirmesi işte bu büyüme zorunluluğundandır…
Ve yine kamu mallarının özelleştirme adı altında tercih edilen yerli ve yabancı sermaye gruplarına devredilmesi “kaçınılmaz büyümenin” kamu mallarının akıbetleri açısından izahıdır.
Küresel sermayenin yerli işbirlikçileriyle yürüyen sürecin doğal sonucu ülkenin “yarı sömürge” statüsüne gelmesidir.
Bunun anlamı, siyasal olarak göreceli bağımsız gibi görünen ama ekonomisi tamamen küresel sermayenin kontrolü altında olmaktır…
Haliyle sistem kendine göre bir hukuk ve siyasal yapılanma meydana getirir…
Latin Amerika’da, Afrika’nın birçok ülkesinde, Ortadoğu’da ve Orta Asya’da (maalesef bizde de) küresel sermayenin oluşturduğu siyasal ve hukuksal bir sistemin oluşturulduğunu görebiliriz.
Keza son yıllarda isimlerini sıkça gördüğümüz petrol şirketlerinin, diğer petrol şirketlerine devredilmesi bu olayın sadece ulusal ölçekte değil, global ölçekte de sürdürüldüğünü göstermektedir…
Küresel sermaye gruplarının kendi aralarındaki çatışmaları ve sonuçta bazılarının bazı grupların eline geçmesi ile ilgili örnekleri çoğaltmak mümkündür…
20. yüzyılın başından itibaren 1960’lı yıllara kadar emperyalist-sömürgeci niteliğinin yanı sıra henüz küreselleşemedikleri için pazar payı mücadelesini içinde bulundukları devletlerin silahlı güçleri aracılığı ile savaşarak yapmışlar ve iki büyük dünya savaşı yaşanmasına neden olmuşlardı.
Bu savaşlar sadece birbirlerinin sömürgelerini almaları için yapılsa da dünya siyasal tarihinin farklı yörüngelere yönelmesinin de yolunu açmıştır.
Birinci paylaşım savaşından sonra Almanya, İtalya ve İspanya’da Nazizm ve Faşizm iktidara getirilirken, Rusya’da, Doğu Avrupa’da ve Balkanlarda sosyalist sistemlerin kurulmasına neden olmuştur.
Emperyalist-sömürgeci sermaye kendi aralarındaki savaşların krizleri derinleştirdiğini ve bu krizler sonunda meydana gelen bu siyasal kırılmaların kendilerini tehdit ettiğini fark etmiş ve sonrasındaki süreçte küresel ölçekte güçlerini özellikle sosyalist sistemlere karşı birleştirmişlerdir.
Sosyalizme karşı meydana getirilen birleşik küresel güçler, 1991 yılına gelindiğinde istediğini elde etmiş, başta Sovyetler Birliği olmak üzere Doğu Avrupa ve Balkanlarda sosyalist sistemlerin çökertilmesini, bu ülkelerin yeniden kapitalist sisteme dönüşünü sağlamışlardır.
Sosyalist sistemin çöküşü ile birlikte kapitalizm, “19. yüzyılın rekabetçi, 20. yüzyılın emperyalist-sömürgeci” denilen iki aşamasını geride bırakarak 21. Yüzyılda emperyalist niteliğini daha da geliştirerek yeni aşaması olan “küresel sermaye” niteliğine dönüşmüştür.
Bu yeni dönemin temel özelliklerini şöyle sıralayabiliriz.
Önceleri görece de olsa ilk çıktıkları ülke ve devletin ulusal niteliklerini taşırken, artık bu ulus-devlet niteliğini terk etmişlerdir. Yani ABD, İngiltere, Japonya vs… orijinli bir şirket sadece çıktığı ülkenin değil, tüm dünya devletlerinin şirketi haline gelmişlerdir. Yani dünya devletlerinde gerek siyasi olarak ve gerekse ekonomik olarak egemen halindedirler. Doğal olarak rekabet halinde oldukları diğer küresel sermaye ile aralarındaki çelişkileri askeri olarak değil, siyasi ve diplomatik yollarla çözme yoluna gitmişlerdir.
Aralarındaki çelişkileri askeri olarak çözme yoluna girmemeleri, savaş endüstrisini durdurdukları anlamına gelmez. Binlerce trilyon dolarlık yatırımları olan savaş endüstrisinin çarklarının dönmesi için silah ve mühimmat tüketimini sağlamak amacıyla suni çelişkiler yaratarak küçük ya da orta ölçekli bölgesel savaşları organize etmektedirler.
Savaş endüstrisinin çarklarının sürekli yağlanması ve üretiminin yükseltilmesine rağmen kendi aralarındaki rekabet çelişkisini 20 yüzyılda olduğu gibi savaşla çözme yoluna girmezler ve asla da girmeyeceklerdir. Yani birilerinin sürekli kışkırtıcı biçimde üçüncü dünya savaşı çıkacak, yakındır sözleri asla hayata geçemez. Bunun iki nedeni vardır. Birincisi, savaşlarla krizlerin derinleştiğini ve dünya halklarının kendilerine yeni sistem arayışına girdiklerini ve bunun da kendilerini ciddi zora soktuğunu tecrübeyle öğrenmişlerdir. İkincisi, baş döndürücü hızla gelişen bilimin yeni teknolojileri hayata sunmasının yanı sıra kitle imha silahlarının uzaya yerleştirilesine kadar uzanan ulaştığı boyut, yer küreyi birkaç kez yok edecek hale gelmesidir.
Ancak silahlarını kendi kendilerine karşı değil, kurdukları sisteme itirazları olan dünya haklarına karşı birlikte kullanmaktan da asla çekinmezler…
Küresel sermaye gruplarının kendi aralarında sert çelişkiler olduğu gibi, bu sermaye gruplarıyla dünya halkları arasında da uzlaşılmaz çelişkiler vardır.
Bu nedenle irrasyonel olan kapitalizmin kurduğu ve varlığının nedeni olan dünya halkları üzerindeki sömürü sistemi aynı zamanda emperyalist-kapitalist sisteme karşı sürekli itirazları üreteceğinden, sürdürebilirliği sağlamak için küresel sermaye, devletler aracılığı ile baskı ve suskunluk yaratacak, örgütlenmeyi engelleyecek, özgürlükleri kısıtlayacak siyasal sistemleri kurdururlar.
Bu sistemleri kuramayan devletlere de içerde ve dışarda askeri olarak müdahale etmekten, bunun için her türlü kültürel çelişkiyi kullanmaktan ve hatta katliam yapmaktan da çekinmezler…





