İZVERİ.

Köşe yazısı

MASAYA VURAN ADAM Ünlü İsviçreli psikiyatrist Carl Gustav Jung, insan zihninin derinlerinde yaşayan bazı ortak karakter kalıplarından söz eder. Kahraman, bilge, anne, gölge…

Elini masaya vuruyor. Sesini yükseltiyor. Meydan okuyor. Geri adım atmıyor.

Yayınlandı: 28 Ağustos 2026 01:33

Paylaş

MASAYA VURAN ADAM

Ünlü İsviçreli psikiyatrist Carl Gustav Jung, insan zihninin derinlerinde yaşayan bazı ortak karakter kalıplarından söz eder. Kahraman, bilge, anne, gölge…

Jung bugün Türkiye siyasetini izleseydi belki bunların yanına bizim memlekete özgü bir tane daha eklerdi.

Masaya vuran adam.

Şaka bir yana, yıllardır kafama takılır.

Biz neden bağıran insanı daha güçlü, sakin konuşanı daha zayıf buluyoruz?

Erdoğan’a kızan, politikalarını eleştiren, hatta zaman zaman söven insanlardan bile şu cümleyi kaç kez duydum.

“Ama lider adam.”

Nedir lider adam?

Elini masaya vuruyor. Sesini yükseltiyor. Meydan okuyor. Geri adım atmıyor.

Burada Erdoğan’ın siyasetini değil, bizim zihnimizi tartışıyorum.

Çünkü toplumun bir bölümünde sertlik ile güç arasında kuvvetli bir bağ var. Masaya vurulan el yalnız masaya vurulmuyor, seçmenin zihnindeki eski bir yere de dokunuyor.

Arkamızda güçlü biri var.

Baba, otorite, savaşçı… O eski imgeler burada karşımıza çıkıyor.

Sonra Özgür Özel’e bakıyorum.

Onu takip eden insanları anlamak için önce ne yaşadıklarını anlamak gerekiyor.

2023 seçimlerinden büyük bir hayal kırıklığıyla çıkmış, yıllardır kaybettiğine inandırılmış bir muhalif seçmen vardı. Ardından değişim geldi. Sonra 31 Mart 2024…

CHP 47 yıl sonra birinci parti oldu.

Bence psikolojik kırılma orada yaşandı.

“Demek ki değişince kazanıyormuşuz.”

Bu doğru mudur? Başarıda belediye başkanlarının, ekonomik koşulların, iktidara tepkinin payı ne kadardır? Bunlar ayrıca tartışılır.

Ama siyasette gerçek kadar, gerçeğin insan zihninde nasıl bir hikayeye dönüştüğü de önemlidir.

Hikaye kurulmuştu.

Değiştik ve kazandık.

Ardından meydanlar, mitingler, kalabalıklar, sertleşen muhalefet dili…

Yıllarca yenilgi duygusuyla yaşamış insanlara yeniden “kazanabiliriz” hissi verildi.

Özel’in izlediği siyasi çizginin CHP’yi birleştirdiğini düşünmüyorum. Tam tersine, partide ciddi bir kırılma yarattığı kanaatindeyim.

Ama benim böyle düşünmem, onu destekleyen insanların ne gördüğünü anlamama engel değil.

Onlar kazanan tarafı görüyorlar.

İnsan yıllarca kaybettikten sonra yeniden kazandığına inanmışsa, bu inancını kolay bırakmıyor.

Sorun da burada başlıyor.

Bir kişiye değil, onun temsil ettiğine inandığınız zafer ihtimaline bağlanırsanız, o ihtimali sarsacak şeyleri duymak istemeyebilirsiniz.

Şaibe iddiaları ortaya atıldığında bile iddiaları araştırmak yerine “Şimdi sırası mı?”, “Partiye zarar vermeyin”, “İktidara yarıyor” denmesinin altında biraz da bu olabilir.

Çünkü tehdit altında hissedilen yalnız bir genel başkan değil.

Yeniden kazanabileceğine dair inanç.

Sonra Kılıçdaroğlu’na bakıyorum.

Burada tarafsızmışım gibi davranmayacağım.

Ben onun yol arkadaşıyım.

Ve yıllardır ona yöneltilen şu eleştiriyi dinliyorum.

“Liderlik vasfı yok.”

Neden yok?

Bağırmadığı için mi? Masaya vurmadığı için mi? Kendisine hakaret edildiğinde daha ağırını söylemediği için mi?

Sakin konuştuğu, uzlaşmaya çalıştığı, kendinden farklı insanlarla aynı masaya oturduğu için mi?

Kılıçdaroğlu’nun siyasi hataları elbette tartışılır. Hiçbir siyasetçi bundan muaf değil.

Ama hata başka şey, insanın karakterini zayıflık saymak başka.

Bence Türkiye’de nezaketin siyasi bir bedeli var.

Çünkü liderliği tuhaf ölçülerle tartıyoruz.

Ses yüksekse güçlü.

Öfkeliyse kararlı.

Masaya vuruyorsa cesur.

Kalabalığı coşturuyorsa lider.

Peki sakin kalabilmek? Hakarete rağmen kendini kontrol edebilmek? Herkes bağırırken dinleyebilmek?

Bunlar güç değil mi?

Belki de asıl anlaşamadığımız şey kimin güçlü lider olduğu değil.

Gücün ne olduğu.

Çünkü güç ile güç gösterisi aynı şey değil.

Üstelik insan sandığa yalnız gitmiyor.

Çocukluğunu da götürüyor. Babasını, öğretmenini, otoriteyle ilişkisini, korkularını, yenilgilerini, öfkesini, ait olma ihtiyacını…

Kimi koruyacak bir baba arıyor.

Kimi savaşçı.

Kimi kurtarıcı.

Kimi de yıllardır duymaya hasret kaldığı şu cümleyi.

“Bu defa kazanacağız.”

O yüzden Erdoğan’ın masaya vurduğu eli seven insanı yalnız Erdoğancı, Özel’in arkasından gideni yalnız Özelci diyerek anlayamayız.

Kılıçdaroğlu’nun sakinliğini güçsüzlük sayanı da yalnız siyasi tercihle açıklayamayız.

Altında çok eski birkaç soru var.

Beni kim koruyacak? Kim güçlü hissettirecek? Kiminle kazanacağım?

Belki siyasetçiler bizi tam da buradan yakalıyor.

Biz programlarını, vaatlerini, yaptıklarını değerlendirdiğimizi düşünüyoruz. Ama korkularımızın, yenilgilerimizin ve umutlarımızın da oy verdiğini pek hesaba katmıyoruz.

Sonra sandığa gidiyor, perdeyi çekiyor ve büyük bir özgüvenle şöyle diyoruz.

“Kararımı ben verdim.”

Belki de öyledir.

Ama insan bazen liderini seçerken karşısındaki insanı değil, onda görmek istediği kişiyi seçiyor.

Belki de bu yüzden aynı siyasetçiye baktığımızda hepimiz aynı insanı görmüyoruz.

Kimi lider görüyor.

Kimi kurtarıcı.

Kimi savaşçı.

Kimi de yalnızca masaya vuran bir adam.

Yorumunuzu Yazın

Yorumlar(0)

Henüz yorum yok.

Yorumlar kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan İZVERİ sorumlu değildir. Hukuka aykırı, nefret içeren veya hakaret barındıran yorumlar kaldırılabilir.

4 dk