Çok öldürdünüz bizi, hakkımızı teslim etmeye başladınız. Çok şükür ölmedik!
Kamuoyunun malumu olduğu üzere sosyal medyada yaptığım paylaşımlarda ve köşe yazılarımda siyasal analizler yapıyorum.
Eleştirilerimi çoğu zaman olaylar gerçekleşmeden çok önce dile getiriyorum. İlk başta tepki gösterenler, hatta dalga geçenler oluyor. Fakat zaman geçip gelişmeler ortaya çıktığında, aynı kişiler bu kez “Doğru söylüyormuş” demeye başlıyor.
Bugün de aynı meselelerden birini konuşmak gerekiyor:
Türkiye siyasetinin temel problemi yalnızca siyasi değil, aynı zamanda bir “mental problem”dir.
30 Ağustos Zafer Bayramı vesilesiyle bunun en çarpıcı örneklerinden birini görüyoruz.
Bir tarafta Cumhuriyet tarihini ve Atatürk'ü yalnızca seküler bir çerçeveden okuyarak Millî Mücadele'nin manevi boyutunu görmezden gelen anlayış var.
Diğer tarafta ise meseleyi yalnızca dinî ve hamasî bir zemine taşıyarak Cumhuriyet'i, millet iradesini, bilimi ve çağdaş devlet anlayışını ikinci plana iten bir yaklaşım bulunuyor.
Her iki yaklaşımın da temel hatası aynıdır: Gerçeğin yalnızca kendi penceresinden ibaret olduğunu sanmak.
Oysa Türkiye'nin tarihini anlamak için birbirinin alternatifi gibi sunulan değerleri karşı karşıya getirmek değil, doğru yere oturtmak gerekir.
30 Ağustos'u yalnızca askerî bir zafer olarak okumak eksiktir.
Bu zaferin arkasında millet vardır, vatan vardır, bağımsızlık iradesi vardır, Mehmetçik vardır, fedakârlık vardır; “Allah Allah” diyerek cepheye yürüyen bir milletin inancı ve azmi vardır.
Bunlardan herhangi birini yok sayarak tarih okunamaz.
SİYASETTE DE AYNI HATA
Bugün siyasette de benzer bir zihinsel kopukluk yaşanıyor.
Sağdan veya soldan farklı siyasi oluşumlar ortaya çıkıyor; fakat önemli bir bölümünün söylemlerinde milletin gerçek beklentileriyle siyasal strateji arasında ciddi bir mesafe oluşuyor.
Muhalefet zeminini oluşturan CHP, İYİ Parti, Zafer, YENİ, DEM ve benzeri siyasi oluşumların söylemlerine baktığımızda, farklılıklarına rağmen ortak bir gerçeği görmek mümkün:
Millet yalnızca slogan istemiyor.
Millet; güven, adalet, ekonomi, liyakat, devlet ciddiyeti, özgürlük, millî birlik ve gelecek umudu istiyor.
Buna rağmen siyaset, çoğu zaman toplumun gerçek meselelerinden uzaklaşıp kendi iç tartışmalarına hapsoluyor.
Bir taraf “Atatürkçülük” adına dini ve toplumun muhafazakâr kesimlerini dışlayan bir dil kullanıyor.
Diğer taraf ise “millî ve dinî değerler” adına Cumhuriyet'in temel kazanımlarını, bilimi ve değişen toplum yapısını yeterince okuyamıyor.
Sonuçta iki taraf da halkın tamamına ulaşmakta zorlanıyor. Bilerek ya da bilmeyerek (!) kutuplaşmanın aktörü oluyor. Bu durum ciddi anlamda ilerisi için tehlike arz ediyor.
HALKI OKUMADAN SİYASET YAPILMAZ
Siyasetçinin en önemli görevi, kendi taraftarını ikna etmek değil; kendisine uzak duran insanı da anlayabilmektir.
Türkiye'nin siyasi gerçeği budur.
Bir siyasi hareket toplumun yalnızca belli bir kesimine seslenerek iktidar alternatifi olamaz.
Hele ki seçim matematiğini, seçmenin davranışını ve farklı toplumsal kesimlerin hassasiyetlerini doğru okuyamıyorsa...
Kuru hamasetle de bir yere varılamıyor.
Bugün Türkiye'de yapılması gereken; birbirini dışlayan kimlikler üretmek değil, ortak bir Türkiye fikri etrafında buluşabilmektir.
Atatürk'ü anlamakla dine saygılı olmak birbirinin düşmanı değildir.
Milliyetçi olmakla demokrat olmak birbirinin alternatifi değildir.
Cumhuriyetçi olmakla milletin inançlarına saygı göstermek arasında çelişki yoktur.
Tam tersine...
Türkiye'nin ihtiyacı, bunları birbirine düşman etmeyen bir siyaset aklıdır.
SONUÇ
Sağın da solun da önce kendi zihinsel duvarlarını yıkması gerekiyor.
Geçmişe saplanmadan tarihi doğru okumak...
Millete yukarıdan bakmadan halkı anlamak...
Dini siyasetin malzemesi yapmadan inançlara saygı göstermek...
Atatürk'ü slogan olmaktan çıkarıp tarihî gerçekliği içinde değerlendirmek...
Ve en önemlisi:
Söylem ile eylem arasında birlik oluşturmak.
Çünkü siyaset yalnızca söylemek değil, söylediğini gerçekleştirebilmektir.
Söylem ve eylem birliği zafer getirir.
30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.
Şehitlerimizi rahmet, minnet ve şükranla anıyorum.
Numan CENGİZ
İlahiyatçı – Araştırmacı – Yazar



