İZVERİ

Köşe yazısı

MİKRO MİLLİYETÇİLİK, MİKRO DİNCİLİK!

Davaya halel getiren, maksadı bertaraf eden ve esas meseleyi görünmez hâle getiren asıl tehlike belki de tam olarak budur: Mikro milliyetçilik ve mikro dincilik! Üstelik mesele…

Yayınlandı: 3 Ekim 2026 13:51

Güncellendi: 9 Ekim 2026 00:46

Paylaş

Davaya halel getiren, maksadı bertaraf eden ve esas meseleyi görünmez hâle getiren asıl tehlike belki de tam olarak budur:

Mikro milliyetçilik ve mikro dincilik!

Üstelik mesele yalnızca sağın meselesi değil.

Soluyla sağıyla, muhafazakârıyla seküleriyle bu ülke, farklı biçimlerde aynı zihniyetin pençesinde!

Çünkü mantık değişmiyor:

“Çamurdan olsun, bizden olsun!”

“Kendi kötümüz, elin iyisinden iyidir!”

Oysa milliyetçilik de dindarlık da başlı başına kötü değildir. Bir insanın milletini sevmesi de inancına bağlı olması da doğal ve meşru bir aidiyettir.

Problem, aidiyetin ahlâkın ve liyakatin önüne geçirilmesidir.

İşte tehlike burada başlıyor.

Bir insanın hangi milletten, hangi mezhepten, hangi cemaatten, hangi bölgeden, hangi siyasi gelenekten geldiği; ne bildiğinden, ne ürettiğinden, ne kadar ehil olduğundan daha önemli hâle geliyorsa orada artık dava değil, dar bir çıkar çevresi vardır.

Bugün kamuya ve özellikle atamalara baktığınızda bölgesel aidiyet tartışmaları gündeme geliyor.

Bir başka yerde tarikat veya cemaat aidiyeti öne çıkıyor.

“Bizim yapıdan mısın?”

“Bizim çevreden misin?”

“Bizim ekiple misin?”

Sorularının cevabı, liyakatten daha belirleyici hâle gelebiliyor.

Ağzınla kuş tutsan bile, eğer “doğru” çevreden değilsen kapı yüzüne kapanabiliyor.

Peki solda durum farklı mı?

Birkaç istisna dışında mantık yine değişmiyor!

CHP'si, YP'si, DEM'i…

Partinin adı değişiyor; fakat insanı değerlendirme biçimi aynı kalabiliyor:

Bizden misin, değil misin?

İşte benim asıl itirazım buna!

Çünkü bu zihniyet hâkim olduğu müddetçe kimse benden liyakat ve ehliyete dayalı bir sistem kuracağına inanmamı beklemesin.

Ümidim yok.

Çünkü bunu teoride değil, hayatın içinde görüyoruz.

Ben kendimden örnek vereyim.

İlahiyatçıyım.

Sünniyim.

Türk'üm.

Ama sağ cenahta da yaranamıyorum!

Çünkü sadece kimlik yetmiyor; belli bir çevrenin, belli bir ilişkinin, belli bir yapının içerisinde olmanız bekleniyor.

Sola baktığınızda ise başka bir duvar çıkıyor.

“İlahiyatçı” dediğiniz anda bazı çevrelerde üzerinize şimşekler çevrilebiliyor.

Sağda bazıları Müslümanlığı adeta siyasi bir vitrin hâline getiriyor.

Solda bazıları hümanizmden, özgürlükten, eşitlikten söz ediyor.

Ama iş pratiğe geldiğinde:

“Bizden misin?”

sorusu yeniden karşınıza çıkıyor.

Aleviysen başka, Sünniysen başka…

Şu partidensen başka, bu partidensen başka…

Şu bölgedensen başka, bu bölgedensen başka…

İşte buna itiraz ediyorum.

Çünkü kimlik özgürlüğü ile kimlik imtiyazı aynı şey değildir.

Alevilerin toplumsal hayatta kendilerini gizlemek zorunda kalmaları elbette kabul edilemez.

Ama aynı yanlışın siyasi parti içerisinde başka bir biçimde yeniden üretilmesi de kabul edilemez.

Bir insan Alevi olduğu için dışlanmamalı.

Bir insan Sünni olduğu için de dışlanmamalı.

Bir insan Türk olduğu için imtiyaz kazanmamalı.

Başka bir kimliğe sahip olduğu için de dezavantajlı hâle getirilmemeli.

Esas ölçü insanın kimliği değil, ehliyeti olmalı!

İşte devrim tam burada başlar.

Zihniyette!

Çünkü mesele sağ-sol meselesinden çok daha derindir.

Mesele “bizimkiler” ile “ötekiler” arasında kurulan görünmez duvardır.

Bu duvar bazen milliyetçilik adına örülür.

Bazen din adına.

Bazen mezhep adına.

Bazen bölgecilik adına.

Bazen sınıf adına.

Bazen de demokratlık ve özgürlük söylemi altında…

Ama duvarın adı değişse de mantık aynıdır:

“Önce biz!”

Hayır!

Önce hak.

Önce liyakat.

Önce ehliyet.

Önce adalet.

Sonra aidiyet!

Çünkü bir ülkenin yönetim kadroları belli kimlik gruplarının paylaşım alanına dönüştüğünde, orada devletin kurumsal kapasitesi de siyasetin itibarı da yara alır.

Ve daha kötüsü, insanlar zamanla sisteme değil kendi mahallesine güvenmeye başlar.

Bu da mikro milliyetçiliği, mikro dinciliği ve mikro mezhepçiliği besler.

Sonra herkes kendi mahallesinde kahraman, ülke genelinde ise birbirine yabancı hâle gelir.

Böyle ülke yönetilmez!

Hele siyaset hiç böyle yapılmaz.

Sol olarak kendisini konumlandıran siyasi hareketler de bu gerçeğin dışında değildir.

Eğer gerçekten geniş toplum kesimlerine ulaşmak isteniyorsa, belirli kimlik gruplarının doğal temsilcisi görüntüsünden çıkıp herkes için eşit mesafede duran bir siyasal anlayış ortaya koymak gerekir.

Çünkü siyaset yalnızca nüfuz alanı değildir.

Siyaset aynı zamanda güven üretme sanatıdır.

İnsan kendisini dışarıda hissediyorsa, o partinin söylemi ne kadar kapsayıcı olursa olsun pratikte bir karşılığı kalmaz.

Nüfus meselesi de burada ortaya çıkıyor.

Nüfusu olmayanın nüfuzu olmaz.

Nüfuzu olmayanın da iktidar iddiası zayıflar.

Ama bunun çözümü başka bir kimlik grubunu tasfiye etmek değil; kimlikleri siyasetin önüne koyan zihniyeti tasfiye etmektir.

Benim meselem Sünnilik değil.

Benim meselem Alevilik değil.

Benim meselem Türk olmak değil.

Benim meselem milliyetçilik de değil.

Benim meselem dindarlık da değil.

Benim meselem, bunların herhangi birinin liyakatin yerine geçirilmesidir.

Çünkü mesele kimlik değilse çözüm de kimlik değiştirmek değildir.

Mantığı değiştirmektir.

Devrim önce zihinde başlar.

Bu süt uyumaz!

Uyusa da yoğurdu yenmez!

Çünkü aynı mantıkla devam ederek farklı bir sonuç beklemek mümkün değildir.

Böyle gelmiş olabilir.
Ama böyle gitmek zorunda değil!

Numan CENGİZ
Araştırmacı İlahiyatçı Yazar

Yorumunuzu Yazın

Yorumlar(0)

Henüz yorum yok.

Yorumlar kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan İZVERİ sorumlu değildir. Hukuka aykırı, nefret içeren veya hakaret barındıran yorumlar kaldırılabilir.

4 dk