Sene 1984 ya da 1985…
O zamanlar Kapalıçarşı’da Çuvalcı’da çalışıyorum. Piyasa bugünkü gibi devasa değil; herkes birbirini tanıyor, kim ne iş yapıyor aşağı yukarı biliniyor.
O yıllarda normal bir kuyumcunun sermayesi öyle kilolarla ölçülmezdi. 100 gram, 300 gram altın önemli paraydı. Ama bir kuyumcu vardı; adam adeta kilo kilo altınla çalışıyordu.
Bir anda piyasada hareketlilik başladı.
İnsanlar koşuşturuyor, “Bu adamla iş yapalım, bize de iş versin, para kazanalım” diye uğraşıyordu.
Ama kimse şu soruyu sormuyordu:
“Bu adam bu kadar malı nereden buluyor? Bu işi nasıl yapıyor? Hangi pazara satıyor? Bu kadar büyük sermayenin kaynağı ne?”
Çünkü insanlar gördüklerine inanıyordu.
Adamın yaşam biçimi, çevresi, eşi, gösterişi… Hepsi bir algı yaratıyordu.
Ve Kapalıçarşı gibi küçük bir piyasada bu algı çok hızlı yayılıyordu.
İnsanlar bazen paranın kendisine değil, paranın yarattığı görüntüye yatırım yapıyor.
Sonra bir gün haber geldi.
Adamın milyonlarca liralık parayla Amerika’ya kaçtığı konuşuluyordu.
Yıllar sonra 2002 krizini yaşadık. Offshore hesaplar, banker hikâyeleri, finansal skandallar…
Sonra başka isimler çıktı.
Bugün başka finans hikâyeleri konuşuyoruz. Tera gibi yeni finansal yapılar, farklı yatırım modelleri, farklı vaatler…
Bir tarafta da Seçil Erzan dosyası gibi kamuoyuna yansıyan olaylar var.
İsimler değişiyor, yöntemler değişiyor, paranın dolaşım biçimi değişiyor.
Ama benim 1984-85’te Kapalıçarşı’da gördüğüm şey değişmiyor:
İnsanlar hâlâ gösterişten etkileniyor.
Bir insan çok para harcıyorsa zengin olduğunu düşünüyoruz.
Çok büyük konuşuyorsa başarılı olduğunu sanıyoruz.
Çevresinde tanınmış insanlar varsa güvenilir olduğunu varsayıyoruz.
Ve en tehlikelisi…
“Herkes bu adamla iş yapıyor” cümlesini, “Bu adam güvenilir” anlamına getiriyoruz.
Oysa finans dünyasında sorulması gereken ilk soru şudur:
“Para nereden geliyor ve nasıl kazanılıyor?”
Bu soruyu sormadığımız sürece 1985’in Kapalıçarşı’sı da, 2002’nin offshore dünyası da, bugünün finans piyasası da bize aynı dersi vermeye devam eder.
Sorun sadece insanlarda değil.
Bizim kolay inanmaya olan merakımızda.
Ve galiba en pahalı derslerimizi de hâlâ aynı yerden alıyoruz:
Gözümüzün önündeki gösterişten, cebimizdeki paradan ve kulağımıza hoş gelen sözlerden.





