İZVERİ

Köşe yazısı

SANDIKTA HERKESİN BİR OYU VAR, PEKİ MASADA KİMİN KAÇ SANDALYESİ VAR?

CHP’de sandık üyeye, karar masası kime ait? Para, makam ve nüfuz siyaseti kuşatırken örgütün iradesi kimin gölgesinde kalıyor?

Yayınlandı: 9 Ekim 2026 15:33

Paylaş

SANDIKTA HERKESİN BİR OYU VAR, PEKİ MASADA KİMİN KAÇ SANDALYESİ VAR?

CHP’de artık yalnız kimin kazandığını değil, siyasetin parasını kimin ödediğini ve kararları kimin etkilediğini de konuşmak gerekiyor!

Demokrasinin en güzel yalanlarından biri değildir belki ama en büyük çelişkilerinden biridir:

Herkesin bir oyu vardır.

Fakat herkesin aynı gücü yoktur!

Bir tarafta yıllarca parti binasının kapısını açan, cebinden yol parası verip mitinge giden, seçim gecesi sandık başında sabahlayan parti emekçisi…

Diğer tarafta siyasetin finansmanına, ekonomik kaynaklara ve güçlü ilişki ağlarına erişebilen aktörler…

İkisinin de kongrede bir oyu olabilir.

Peki karar masasında gerçekten aynı ağırlığa mı sahiptirler?

İşte CHP’nin ve aslında bütün Türkiye siyasetinin yüzleşmesi gereken mesele budur.

PARAYI KİM VERİYORSA DÜDÜĞÜ O MU ÇALIYOR?

Siyaset pahalı bir faaliyet.

Kongreler, salonlar, ulaşım, konaklama, tanıtım, kampanyalar…

Bütün bunların bir maliyeti var.

Peki bu maliyetleri kim karşılıyor?

Hangi kaynaklarla?

Hangi denetim mekanizmalarıyla?

Ve daha önemlisi, siyasi finansmana katkı sağlayanlarla siyasi kararları verenler arasındaki mesafe ne kadar?

Bu soruları sormak kimseyi suçlamak değildir.

Ama bu soruların sorulamadığı yerde demokrasiden söz etmek giderek zorlaşır.

Çünkü para siyasetin hizmetinde olması gereken bir araçken, siyaset paranın hizmetine girerse ortada temsil değil, nüfuz düzeni oluşur!

O zaman ideolojiler geri çekilir.

İlkeler pazarlık konusu olur.

Liyakat önemini kaybeder.

Ve siyasi kararlar, üyelerin tartıştığı toplantılardan çok, kapalı kapılar ardındaki ilişkilere bağımlı hale gelme riski taşır.

BELEDİYELER SİYASİ GÜÇ MERKEZİ Mİ?

CHP açısından tartışılması gereken önemli meselelerden biri de belediyeler ile parti örgütü arasındaki güç ilişkisidir.

Bir belediye başkanı, seçilmiş bir kamu yöneticisidir.

Partinin sahibi değildir.

Belediyenin bütçesi de partinin kasası değildir!

Ancak belediyelerin istihdam, hizmet, görünürlük ve yerel ilişkiler üzerinden ciddi bir siyasi ağırlığa sahip olduğu gerçeğini görmezden gelemeyiz.

Peki bu ağırlık parti içi yarışlarda nasıl sınırlandırılıyor?

Belediye başkanlarının il ve ilçe kongreleri üzerindeki etkisi nasıl denetleniyor?

Parti içi rekabette kamu kaynaklarıyla siyasi nüfuz arasındaki çizgi nasıl korunuyor?

Bir belediye başkanının kamu gücü, parti üyelerinin özgür iradesinin önüne geçiyorsa orada yalnız örgütsel değil, demokratik bir sorun vardır.

Bunun belirli bir olayda yaşandığını söylemek için somut kanıt gerekir.

Ama böyle bir riskin varlığını tartışmak için kimsenin iznine ihtiyaç yoktur!

DEMOKRASİNİN GÖRÜNMEYEN SINIF AYRIMI

Karl Marx ekonomik gücün toplumsal ilişkiler üzerindeki belirleyiciliğini tartıştı.

Pierre Bourdieu ise sermayenin yalnız paradan ibaret olmadığını; sosyal ilişkilerin, çevrenin ve tanınırlığın da güç ürettiğini gösterdi.

Siyasette bunun karşılığı çok açık:

Birinin parası vardır.

Birinin makamı.

Birinin medya erişimi.

Birinin güçlü çevresi.

Birinin ise yalnızca parti üyelik kartı!

Şimdi soralım:

Üyelik kartı, ekonomik ve siyasi nüfuz karşısında ne kadar güçlü?

İşte demokrasinin görünmeyen sınıf ayrımı burada başlar.

Herkes aynı sandığa gider ama herkes sandığa giden yolu aynı imkânlarla yürüyemez.

Ve bazen seçimlerin sonucu, oy kullanılmadan önce oluşan güç eşitsizliklerinden etkilenir.

ŞEFFAFLIK YOKSA GÜVEN DE YOKTUR!

Bir siyasi parti gerçekten demokratik olduğunu iddia ediyorsa yalnız seçim sonuçlarını değil, o sonuçlara giden sürecin koşullarını da tartışmaya açabilmelidir.

Parti içi kampanyalar nasıl finanse ediliyor?

Bağış ve harcamalar hangi ölçüde açıklanıyor?

Kongre süreçlerinde adaylar eşit imkânlara sahip mi?

Belediye yöneticileriyle parti yöneticileri arasındaki ilişkiler hangi kurallara bağlı?

Ve en önemlisi:

Siyasi finansmanın hesabını kim, kime veriyor?

Bu soruların cevabı yalnız CHP için değil, AKP dâhil bütün siyasi partiler için gereklidir.

Çünkü mesele bir partinin iç kavgası değil, Türkiye’de demokrasinin ekonomik temelleridir.

ASIL MESELE SANDIĞI KİMİN KURDUĞU DEĞİL!

Bir parti kongresinde sandık kurulabilir.

Delegeler oy kullanabilir.

Sonuç açıklanabilir.

Bütün işlemler biçimsel olarak kurallara uygun yürütülebilir.

Ama demokratik meşruiyetin daha derin bir ölçüsü vardır:

İnsanlar tercihlerini gerçekten eşit ve özgür koşullarda oluşturabildi mi?

Bu soruyu sormak seçim sonucunu peşinen gayrimeşru ilan etmek değildir.

Tam tersine, demokrasinin yalnız usulden ibaret olmadığını hatırlatmaktır.

Çünkü sandık demokrasinin vazgeçilmez şartıdır.

Ama tek başına bütün güvencesi değildir!

PEKİ O MASANIN SAHİBİ KİM?

CHP’nin önündeki mesele yalnızca yeni bir genel başkan, yeni bir aday veya yeni bir slogan bulmak değildir.

Siyasi gücün nasıl oluştuğunu, ekonomik imkânların karar süreçlerini nasıl etkilediğini ve örgütün bu ilişkiler karşısında nasıl korunacağını açıkça tartışabilmektir.

Çünkü parti emekçisi yalnız sandık taşıyan insan değildir.

O partinin gerçek sahibidir.

En azından öyle olması gerekir!

Bir gün parti binasının kapısını açan emekçi, kapalı kapılar ardındaki siyasi pazarlıklardan daha güçlü hale gelmedikçe değişim iddiası eksik kalacaktır.

Ve şimdi o basit ama rahatsız edici soruya dönelim:

SANDIKTA HERKESİN BİR OYU VAR!

PEKİ KARAR MASASINDA KİMİN KAÇ SANDALYESİ VAR?

Çünkü demokrasinin asıl sınavı yalnız kimin oy kullandığı değil, kimin sesinin duyulduğu, kimin sözünün karara dönüştüğü ve o kararın hesabını kimin verdiğidir!

Hakan URUN

9 Ekim 2026

Yorumunuzu Yazın

Yorumlar(0)

Henüz yorum yok.

Yorumlar kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan İZVERİ sorumlu değildir. Hukuka aykırı, nefret içeren veya hakaret barındıran yorumlar kaldırılabilir.

4 dk