Siyasi Tutuklu Kime Denir?
Geçtiğimiz günlerde Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun bir röportajında Ekrem İmamoğlu için “siyasi tutuklu değil” demesi, siyasetin zaten yeterince hararetli olan gündemine yeni bir tartışma ekledi.
Aslında tartışılması gereken çok temel bir soru var:
Bir mahkûmu ya da tutukluyu “siyasi tutuklu” yapan nedir?
Bu kavramı kullanırken ölçümüz ne olacak?
Bir insanın siyasi görüşleri nedeniyle mi tutuklandığına bakacağız, yoksa hakkında açılan davanın içeriğine mi? Tutukluluğun siyasi bir amaç taşıyıp taşımadığına mı bakacağız, yoksa kişinin siyasi kimliğine mi?
Çünkü bu kavramı kişilere göre değiştirirsek ortaya hukuk değil, siyasi taraftarlık çıkar.
Ekrem İmamoğlu açısından baktığımızda ortada çok ciddi suçlamaların bulunduğu kapsamlı bir yargı süreci var. İddianamede rüşvetten yolsuzluğa, kamu zararından çeşitli mali ilişkilere kadar ağır iddialar yer alıyor. Bunların tamamı elbette iddia niteliğinde. Mahkeme kararı kesinleşmeden hiç kimseyi suçlu ilan edemeyiz.
Ancak aynı şekilde, sırf siyasi bir kişi olduğu için hakkındaki bütün suçlamaları yok sayıp doğrudan “siyasi tutuklu” ilan etmek de doğru değildir.
Bir de meselenin başka bir boyutu var.
İmamoğlu’nun çevresindeki bazı isimlerin soruşturma kapsamında verdikleri ifadeler, siyasi tartışmanın önemli başlıklarından biri haline geldi. Bazıları hakkında farklı iddialar ortaya atıldı, bazıları ise etkin pişmanlık hükümlerinden yararlandı. Bunların doğruluğuna veya yanlışlığına nihai olarak mahkemeler karar verecek.
Fakat burada benim dikkat çekmek istediğim başka bir konu var:
Siyasi tutukluluk kavramı, kişinin çevresindeki insanların sadakatine göre belirlenemez.
Çünkü bir insanın arkadaşları onu terk etti diye tutukluluğu siyasi olmaktan çıkmaz. Ya da çevresindeki herkes ona sahip çıktı diye tutukluluğu otomatik olarak siyasi hale gelmez.
Öyleyse ölçümüz ne?
İşte asıl mesele burada.
Ve tam bu noktada insanın aklına ister istemez Selahattin Demirtaş geliyor.
Eğer siyasi tutukluluk kavramını gerçekten evrensel bir hukuk ve demokrasi ölçüsü olarak kullanacaksak, Demirtaş konusunda ne diyeceğiz?
Sevdiğimiz siyasetçi için başka, sevmediğimiz siyasetçi için başka bir ölçü mü uygulayacağız?
Bir tarafta “hukuk siyasallaşmasın” diyeceğiz, diğer tarafta siyasi kimliğine göre kişileri kategorilere mi ayıracağız?
Bu mümkün değil.
Demokrasi, yalnızca kendi tarafımızdaki insanın hakkını savunmak değildir.
Hukuk da yalnızca bizim haklı olduğumuz zaman hatırlanacak bir kavram değildir.
Eğer Ekrem İmamoğlu’nun siyasi tutuklu olmadığını söylüyorsak, bunu hangi kriterlerle söylediğimizi açıklamak zorundayız.
Ama aynı kriterleri Selahattin Demirtaş için de uygulamak zorundayız.
Aksi halde yaptığımız şey hukuk savunuculuğu değil, siyasi pozisyon almaktır.
Bugün Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri de tam olarak budur.
Herkes hukuku savunuyor ama çoğu zaman kendi siyasal mahallesinin sınırları içinde.
Oysa gerçek demokrasi biraz da insanın kendi mahallesinin dışına çıkıp “Ben bunu sevmiyorum ama onun da hakkını savunuyorum” diyebilmesidir.
Çünkü hukuk, sevdiğimiz insanları koruduğu için değerli değildir.
Hukuk, sevmediğimiz insanın hakkını da koruduğu zaman hukuktur.
Bu nedenle “siyasi tutuklu” kavramını günlük siyasetin sloganı haline getirmemeliyiz.
Kim siyasi tutuklu?
Kim değil?
Bunun cevabını taraftarlar, gazeteciler, partililer veya sosyal medya değil; somut hukuk kuralları, bağımsız yargı ve evrensel hukuk ilkeleri vermelidir.
Ve eğer gerçekten demokratik bir ülke olmak istiyorsak, en zor sınavımız da burada başlıyor:
Hakkını savunduğumuz kişinin bizimle aynı fikirde olup olmadığına bakmadan onun hakkını savunabilmek.
Gerisi siyasettir.





