İZVERİ.

Köşe yazısı

1 EYLÜL DÜNYA BARIŞ GÜNÜ: SAVAŞLARIN ORTASINDA ATATÜRK’ÜN SESİ

“Yurtta sulh, cihanda sulh” yalnızca bir temenni değil; savaşlarla kuşatılmış bir dünyaya bırakılmış siyasi bir akıl mirasıdır.

Yayınlandı: 1 Eylül 2026 09:41

Paylaş

1 EYLÜL DÜNYA BARIŞ GÜNÜ: SAVAŞLARIN ORTASINDA ATATÜRK’ÜN SESİ

“Yurtta sulh, cihanda sulh” yalnızca bir temenni değil; savaşlarla kuşatılmış bir dünyaya bırakılmış siyasi bir akıl mirasıdır.

Sevgili Arkadaşlar,

Bugün 1 Eylül.

Dünyanın savaşlardan, işgallerden, terörden, emperyal hesaplardan ve büyük güçlerin çıkar mücadelelerinden yorulduğu bir çağda Dünya Barış Günü'nü anıyoruz.

Fakat insanın böyle bir günde kendisine sormadan edemediği bir soru var:

Barıştan söz etmek ne kadar mümkün?

Ortadoğu yine ateş içinde. Gazze'de insanlık dramı sürüyor. İsrail-Filistin meselesi onlarca yıldır çözülemiyor. ABD ile İran arasındaki çatışma bölgesel dengeleri sarsıyor. Suriye ve Irak'taki savaşların sonuçları hâlâ bölge halklarının hayatını etkiliyor. Rusya-Ukrayna savaşı ise Avrupa'nın güvenlik dengelerini değiştirmiş durumda.

Bir yanda büyük güçler, diğer yanda bölgesel aktörler ve vekâlet savaşları…

Enerji kaynakları, stratejik geçiş yolları, silah ticareti, ekonomik çıkarlar ve jeopolitik hesaplar birbirine karışıyor.

Bütün bu büyük hesapların ortasında ise yine sıradan insanlar bedel ödüyor.

Çocuklar ölüyor.

Aileler evlerini terk ediyor.

Şehirler yıkılıyor.

Ekonomiler çöküyor.

Nesiller boyunca taşınacak travmalar oluşuyor.

Takvim bize Dünya Barış Günü'nü gösteriyor; dünya ise hâlâ savaşın dilini konuşuyor.

Belki de bugün bu yüzden barışı hatırlamak gerekiyor.


SAVAŞIN GERÇEK BİLANÇOSU

Savaş başladığında herkes kendisine haklı gerekçeler bulur.

Güvenlik denir.

Terörle mücadele denir.

Ulusal çıkar denir.

Meşru müdafaa denir.

Stratejik zorunluluk denir.

Jeopolitik dengeler denir.

Fakat bütün bu kavramların altında değişmeyen bir gerçek vardır:

Ölen insandır.

Bir füze çocuğun hangi milletten olduğunu bilmez.

Bir bomba onun hangi dine mensup olduğunu sormaz.

Savaşın en ağır bedelini çoğu zaman savaşa karar verenler değil, savaşın içinde yaşamaya mahkûm edilen insanlar öder.

Bir devlet askeri üstünlük sağlayabilir.

Bir hükümet bunu zafer ilan edebilir.

Fakat kaybedilen hayat geri gelmez.

Yıkılan şehir bir gecede yeniden kurulmaz.

Savaşın açtığı toplumsal yaralar bir anlaşmayla ortadan kalkmaz.

Bu nedenle savaşın siyasi sonucundan önce insani faturasına bakmak gerekir.

Savaş başlatmak kolaydır; sona erdirmek zordur.


ORTADOĞU NEDEN HÂLÂ YANIYOR?

Ortadoğu'nun hikâyesi, bir çatışma sona ermeden başka bir çatışmanın başlamasına dönüşmüş durumda.

Gazze, İsrail-Filistin meselesinin çözümsüzlüğünü yeniden dünyanın gündemine taşıdı.

İran-İsrail gerilimi bölgesel güvenliği sarstı.

ABD ile İran arasındaki çatışma ise krizin sınırlarını genişletti.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim, bölgedeki bir çatışmanın enerji piyasalarından dünya ekonomisine kadar uzanan sonuçlar doğurabileceğini gösteriyor.

Burada yalnızca “Kim haklı?” sorusunu değil, başka bir soruyu da sormak gerekiyor:

Bu çatışmaların siyasi ve ekonomik sonuçlarından kim kazançlı çıkıyor, kim bedel ödüyor?

Ortadoğu'yu anlamak için enerji kaynaklarını, stratejik geçiş yollarını, silah ticaretini ve küresel güç rekabetini de hesaba katmak gerekiyor.

Ancak her gelişmeyi tek bir gizli planla açıklamak da doğru değil.

Devletlerin güvenlik kaygıları, tarihsel korkuları, ekonomik çıkarları, ideolojik yaklaşımları ve bölgesel hesapları iç içe geçiyor.

Sonuçta ise değişmeyen bir gerçek ortaya çıkıyor:

Güç mücadelesi büyüdükçe insanın hayat alanı daralıyor.


GAZZE: DÜNYANIN VİCDAN SINAVI

Gazze yalnızca Ortadoğu'nun değil, uluslararası toplumun da vicdan sınavıdır.

İsrailli sivillerin güvenliği önemlidir.

Filistinli sivillerin yaşam hakkı da.

Birinin acısını kabul etmek için diğerinin acısını inkâr etmek zorunda değiliz.

Bir çocuğun ölümüne üzülmek için onun hangi bayrağın altında doğduğunu sormamak gerekir.

İnsan hakları gerçekten evrenselse, her yerde geçerli olmalıdır.

Savaş suçlarına yalnızca karşı taraf işlediğinde itiraz edemeyiz.

Sivillerin ölümüne yalnızca siyasi olarak bize yakın olduklarında tepki gösteremeyiz.

Adalet taraf tutmaz. İnsan hayatı milliyet sormaz.

Bu nedenle kalıcı çözümün yolu; sivillerin korunmasından, uluslararası hukuktan, insani yardımın güvence altına alınmasından ve iki devletli siyasi çözüm perspektifinden geçmektedir.


EMPERYALİZMİN DEĞİŞEN ARAÇLARI

Emperyalizm artık yalnızca geçmiş yüzyıllardaki işgal görüntüsüyle karşımıza çıkmıyor.

Ekonomik baskı…

Siyasi müdahale…

Vekâlet savaşları…

Enerji kaynakları…

Stratejik limanlar ve geçiş yolları…

Silah ticareti…

Bölgesel çatışmaların dış aktörlerin çıkarları doğrultusunda kullanılması…

Bunların tamamı günümüz güç siyasetinin araçları arasında yer alıyor.

Ancak burada Türkiye açısından doğru yaklaşım, her gelişmeyi dış güçlerin komplosu olarak görmek de değildir.

Asıl mesele, Türkiye'nin kendi çıkarlarını başkalarının hesaplarına teslim etmemesidir.

Ne bir büyük gücün peşine takılmak…

Ne de dünyadan kopmak…

Türkiye'nin ihtiyacı bağımsız, çok yönlü ve dengeli bir dış politikadır.


ATATÜRK'ÜN BİR ASIR ÖNCE GÖSTERDİĞİ YOL

Tam burada Mustafa Kemal Atatürk'ün dış politika anlayışına dönmek gerekiyor.

Çünkü “Yurtta sulh, cihanda sulh” yalnızca güzel bir söz değildir.

Bir devlet aklıdır.

Bir dış politika ilkesidir.

Bir medeniyet tercihidir.

Atatürk savaşın ne olduğunu biliyordu.

Çanakkale'yi, Sakarya'yı, Büyük Taarruz'u ve işgal edilmiş Anadolu'nun acısını yaşamıştı.

Bu nedenle barışı, savaşı hiç görmemiş bir romantizmin içinden değil; savaşın gerçek bedelini bilen bir devlet adamının tecrübesiyle savundu.

Onun büyüklüğü yalnızca savaş meydanında zafer kazanmasında değildi.

Asıl büyüklüğü, zaferden sonra yeni bir savaş düzeni kurmak yerine kalıcı bir barış düzeni aramasındaydı.

Atatürk'ün anlayışında bağımsızlık ile barış birbirinin alternatifi değildi.

Tam tersine:

Güçlü olmak, savaşa mecbur kalmadan kendi haklarını koruyabilmekti.

Bu nedenle barışçılık güçsüzlük değildir.

Gerçek anlamda güvenlik; savunma gücü, caydırıcılık, diplomasi, bağımsız karar alma ve hukukun birlikte işletilmesidir.


TÜRKİYE SAVAŞLARIN ORTASINDA NASIL BİR ÜLKE OLMALI?

Türkiye, dünyanın en kritik jeopolitik bölgelerinden birinde bulunuyor.

Karadeniz'deki savaşın etkileri yanı başımızda.

Suriye ve Irak'taki istikrarsızlıklar sınırlarımızı doğrudan etkiliyor.

Doğu Akdeniz'deki enerji ve güvenlik sorunları sürüyor.

İran-ABD geriliminin ekonomik ve stratejik sonuçları bölgemize kadar ulaşıyor.

Böyle bir coğrafyada Türkiye'nin ihtiyacı maceracı bir dış politika değildir.

Akıllı, dengeli, bağımsız ve öngörülebilir bir dış politika gerekir.

Türkiye'nin hiçbir ülkenin düşmanı olmaya ihtiyacı yoktur.

Ama hiçbir ülkenin taşeronu olmaya da ihtiyacı yoktur.

Türkiye;

kendi kararını kendi veren, gerektiğinde herkesle konuşabilen, güvenliğini koruyacak kadar güçlü ve diplomasisini kullanabilecek kadar etkili bir ülke olmalıdır.


TÜRKİYE NE YAPMALI?

“Dünyada savaşlar bitmeli” demek tek başına politika değildir.

Türkiye'nin kendi coğrafyasından hareketle somut bir diplomasi ve güvenlik stratejisi oluşturması gerekir.

1. İSTANBUL'U ULUSLARARASI BİR DİPLOMASİ MERKEZİNE DÖNÜŞTÜRMEK

Türkiye'nin öncülüğünde, Birleşmiş Milletler ve bölgesel kuruluşlarla işbirliği içinde çalışan sürekli bir İstanbul Barış ve Arabuluculuk Merkezi kurulabilir.

Savaş çıktıktan sonra değil, çatışma ihtimali ortaya çıkmadan önce diplomatik kanallar işletilmeli.

Krizler izlenmeli.

Taraflar arasında güven artırıcı mekanizmalar oluşturulmalı.

İstanbul, krizlerin konuşulduğu ve çözüm seçeneklerinin üretildiği kalıcı bir diplomasi merkezi haline getirilmelidir.

2. İRAN–ABD GERİLİMİNDE DİPLOMATİK KANAL AÇMAK

Türkiye, Washington ve Tahran'la aynı anda konuşabilme avantajını kullanmalıdır.

Öncelik; saldırıların durdurulması, gerilimin kontrol altına alınması, güven artırıcı önlemler ve siyasi müzakerelerin yeniden başlaması olmalıdır.

Türkiye burada taraflardan birinin yanında savaşan değil, çatışmanın bölgeye yayılmasını önlemeye çalışan ülke konumunda bulunmalıdır.

3. İSRAİL-FİLİSTİN SORUNUNDA BÖLGESEL ÇÖZÜM İÇİN ÇALIŞMAK

Kalıcı ateşkes, sivillerin korunması, insani yardım, Gazze'nin yeniden imarı ve iki devletli çözüm için Türkiye; Mısır, Ürdün, Körfez ülkeleri ve Avrupa ülkeleriyle birlikte çok taraflı bir diplomasi yürütebilir.

İsrail'in güvenliği ile Filistinlilerin devlet ve yaşam hakkı birbirinin alternatifi olarak görülmemelidir.

4. KOMŞULARLA “GÜVENLİK VE İŞBİRLİĞİ KUŞAĞI” OLUŞTURMAK

Yunanistan'dan Kafkasya'ya, İran'dan Irak ve Suriye'ye kadar;

ticaret, enerji, ulaşım, su, çevre ve güvenlik

alanlarında ortak mekanizmalar kurulmalıdır.

Çünkü birbirine ekonomik olarak bağlanan ülkelerin çatışmadan elde edeceği kazanç azalır, kaybı artar.

5. GÜÇLÜ SAVUNMA, ÖLÇÜLÜ GÜÇ KULLANIMI

Türkiye'nin güçlü bir savunma kapasitesine sahip olması zorunludur.

Ancak savunma gücü saldırganlığın gerekçesi değil, caydırıcılığın aracı olmalıdır.

Türkiye'nin hedefi savaşa girmek değil, savaş ihtimalini azaltacak kadar güçlü olmaktır.

6. BM VE ULUSLARARASI HUKUK İÇİN DAHA ETKİN DİPLOMASİ

Türkiye, uluslararası hukukun güçlendirilmesi, sivillerin korunması ve savaş suçlarının cezasız kalmaması için daha aktif bir diplomasi yürütmelidir.

Güçlü devletler için başka, zayıf devletler için başka işleyen bir hukuk düzeni kalıcı istikrar üretemez.

7. “SAVAŞ EKONOMİSİ” YERİNE BÖLGESEL KALKINMA

Türkiye'nin bölgesel politikası yalnızca güvenlik ekseninde şekillenmemelidir.

Ticaret koridorları, demiryolları, enerji bağlantıları, limanlar ve ortak ekonomik projeler bölge ülkelerini birbirine bağlamalıdır.

Çünkü ekonomik bağımlılık arttıkça savaşın maliyeti de artar.

8. İÇERİDE HUKUK VE TOPLUMSAL UYUMU GÜÇLENDİRMEK

Ve en önemlisi:

Yurtta sulh olmadan cihanda sulh eksik kalır.

Farklı düşünceler düşmanlık nedeni olmamalıdır.

Muhalif olmak ihanet değildir.

Eleştirmek düşmanlık değildir.

Hukuk güçlüden yana değil, herkesten yana olmalıdır.

Devlet vatandaşına güven vermeli; vatandaş da devletine güvenebilmelidir.

Çünkü dışarıda itibarlı olmanın temel şartlarından biri, içeride güçlü bir hukuk ve demokrasi düzenine sahip olmaktır.


BARIŞ YALNIZCA SİLAHLARIN SUSMASI DEĞİLDİR

Bir toplum açlıkla mücadele ediyorsa,

yoksulluk büyüyorsa,

adalet duygusu zedeleniyorsa,

insanlar geleceğinden korkuyorsa,

çocuklar yarınlarına güvenle bakamıyorsa,

orada yalnızca savaşın olmaması yeterli değildir.

Gerçek huzur;

adalet, hukuk, özgürlük, güvenlik ve refahın birlikte var olmasıdır.

Bu nedenle Türkiye'nin dış politikadaki barış arayışı, içerideki demokratik hukuk düzeniyle tamamlanmalıdır.


GÖNLÜM YİNE DE BARIŞ İSTİYOR

Bütün bu gerçeklerin ortasında insanın içinden yine aynı cümle geçiyor:

Gönlüm yine de barış istiyor.

Çünkü savaşın sonunda kazananların kürsülerinde söylenenlerden çok, kaybedilen insanların sessizliği kalıyor.

Bugün İran'da, Gazze'de, Ukrayna'da ve dünyanın başka bölgelerinde yaşananlara baktığımızda insanlığın önündeki en büyük mesele yalnızca kimin daha güçlü olduğu değildir.

Asıl mesele:

Gücün hukukun yerine geçip geçmeyeceğidir.

Silahların diplomasiyi susturup susturamayacağıdır.

İnsan hayatının siyasi hesapların üzerinde tutulup tutulamayacağıdır.

Atatürk'ün bıraktığı miras tam da burada yeniden anlam kazanıyor:

YURTTA SULH, CİHANDA SULH.

Bu söz bugün bir nostalji değil, geleceğe ilişkin bir devlet vizyonudur.

Türkiye'nin görevi savaşları seyretmek değil; gerektiğinde konuşan, gerektiğinde arabuluculuk yapan, gerektiğinde caydırıcılığını kullanan ve kendi kararını kendi veren bir ülke olmaktır.

Ne başkasının hesabında kullanılan…

Ne dünyadan kopan…

Ne de her krizi savaşla çözmeye çalışan…

Bağımsız, güçlü, demokratik ve diplomasi kapasitesi yüksek bir Türkiye.

1 Eylül Dünya Barış Günü'nde dileğimiz budur.

Çocukların savaş uçaklarının sesleriyle değil, oyunlarının sesiyle büyüdüğü;

şehirlerin bombalarla değil, emekle yeniden kurulduğu;

hukukun güce, diplomasinin silaha üstün geldiği bir dünya…

Ve Türkiye için:

Savaşı bekleyen değil, çatışmaları önlemeye çalışan; başkasının kararını uygulayan değil, kendi geleceğine kendi karar veren bir Cumhuriyet.

Yurtta sulh, cihanda sulh.

1 Eylül Dünya Barış Günü kutlu olsun.

Yorumunuzu Yazın

Yorumlar(0)

Henüz yorum yok.

Yorumlar kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan İZVERİ sorumlu değildir. Hukuka aykırı, nefret içeren veya hakaret barındıran yorumlar kaldırılabilir.

8 dk