Sanayici mutsuz, çiftçi mutsuz, esnaf mutsuz… Peki, bu ülkede kim üretiyor, kim kazanıyor, kim geleceğe güvenle bakabiliyor?
12. Zeytin Festivali vesilesiyle Milas'tayız. Milas Ticaret Odası Başkanı Sayın Reşit Özer'in nazik daveti ve misafirperverliğiyle katıldığımız programda, Genel Sekreter Kamer Çal Hanımefendi de bizlerle yakından ilgilendi. Kendilerine ayrıca teşekkür ediyorum.
Uzun Yuva'dan başlayan kortej, Milas'ın sokaklarına festival coşkusunu taşıdı. Şehir merkezinde İstiklal Marşı'mızın okunması ve saygı duruşunun ardından program başladı. Birbirinden değerli sanatçılar, okullarımızın gösterileri ve çeşitli etkinliklerle Milas, zeytinin ve emeğin etrafında güzel bir buluşmaya ev sahipliği yaptı.
Her şey güzeldi. İnsanların yüzünde festival heyecanı, sokaklarda hareketlilik, sahnede sanat ve kültür vardı.
Fakat bütün bu güzelliğin arkasında başka bir gerçek duruyordu: Zeytin üreticisi mutlu değil!
Çünkü üretici, bir yıl boyunca verdiği emeğin karşılığını alamıyor. Zeytin fiyatları dip seviyelerde. İşçilik maliyetleri yüksek, mazot pahalı, gübre pahalı, ilaç pahalı. Üretimin her aşamasında maliyet artarken üreticinin eline geçen para aynı oranda artmıyor.
Üretici tarlasına, bahçesine bakarken artık gelecek yılın hesabını değil, bu yıl nasıl ayakta kalacağını düşünüyor.
Geçtiğimiz günlerde üzüm üreticilerinin yaşadığı sorunları da kaleme almıştım. Üzümde de aynı tabloyla karşı karşıyayız. Dalında yetişen ürünün fiyatı düşüyor, üreticinin maliyeti yükseliyor. Üretici zarar ederken tüketici de pazarda ucuz ürün bulamıyor.
Öyleyse soralım: Aradaki kazanç kimin cebine gidiyor?
Bu yalnızca zeytinin, üzümün ya da tarımın meselesi değildir. Bu, Türkiye'nin üretim ekonomisinden uzaklaşmasının meselesidir.
Sanayici üretmekte zorlanıyor, esnaf ayakta kalmaya çalışıyor, çiftçi toprağını terk etmeyi düşünüyor. Bir ülkenin üreticisi kendi ülkesinde emeğinin karşılığını alamıyorsa orada ekonomik sistemin yeniden sorgulanması gerekir.
Bizim ihtiyacımız olan şey, üreticiyi yalnızca festivallerde alkışlamak değil, yılın 365 günü desteklemektir. Ürünün maliyetini, pazarını, alım garantisini ve ihracat imkânlarını planlayan; çiftçiyi tüccarın, aracının ve piyasanın insafına terk etmeyen bir devlet anlayışıdır.
İşte tam da bu noktada Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu ekonomik sistemi yeniden hatırlamak zorundayız.
Cumhuriyet'in ilk yıllarında yokluklar içerisinde kurulan fabrikalar, bankalar, tarım işletmeleri, kooperatifler ve üretim kurumları bir tesadüf değildi. Atatürk, bağımsızlığın yalnızca siyasi sınırları korumakla değil, ekonomik bağımsızlığı sağlamakla mümkün olduğunu biliyordu.
İzmir İktisat Kongresi'nden başlayan kalkınma anlayışı, devletin üretimi desteklediği, özel girişimin teşvik edildiği, planlamanın ve millî ekonominin esas alındığı bir model ortaya koymuştu.
Bugün yeniden ihtiyacımız olan da budur: Üreten Türkiye!
Devlet çiftçinin karşısına yalnızca vergi ve maliyet olarak çıkmamalı; onun yanında olmalı. Üretici ürününü kaça satacağını bilmeden tarlasına girmemeli. Sanayici yatırım yaparken enerji ve finansman maliyetleri altında ezilmemeli. Esnaf, dükkânını kapatıp borçlarını nasıl ödeyeceğini düşünmemeli.
Çünkü üretim yoksa refah yoktur. Üretim yoksa bağımsızlık da yalnızca bir söylemden ibaret kalır.
Milas'ta zeytinin bereketini, üreticinin alın terini ve festivalin güzelliğini bir arada gördük. Ancak dileğim, gelecek festivallerde üreticinin yalnızca ürününü sergilemesi değil, emeğinin karşılığını almanın mutluluğunu da yaşamasıdır.
Bizim kaybedecek bir 100 yılımız daha yok!
Atatürk'ün akıl, bilim, planlama ve üretim esasına dayanan ekonomik anlayışını yeniden hayata geçirirsek, geçmişin birikimini geleceğin teknolojisiyle buluşturabiliriz.
Ben inanıyorum ki 100 yıl geriye dönüp Cumhuriyet'in kuruluş felsefesini yeniden anlayabilirsek, 200 yıl ileri gidecek bir Türkiye'nin yolunu açabiliriz.
Çünkü mesele geçmişe dönmek değil, geçmişteki aklı yeniden keşfedip geleceği inşa etmektir.
Üreticinin yüzü gülmüyorsa o ülkede kalkınmadan söz edilemez!
Yazar Kadir Uğur Yılmaz





