İZVERİ

Köşe yazısı

12 EYLÜL: DARBE SADECE MECLİSİ DEĞİL, BİR ÜLKENİN HAFIZASINI VE ÖRGÜTLÜ GÜCÜNÜ SUSTURDU

Türkiye'nin 80'leri yalnızca renkli kazaklardan, kasetçalarlardan, permalı saçlardan ibaret değildir. 80'lerin Türkiye'sinin üzerinde ağır bir gölge vardır

Yayınlandı: 12 Eylül 2026 14:38

Güncellendi: 7 Ekim 2026 22:57

Paylaş

12 EYLÜL: DARBE SADECE MECLİSİ DEĞİL, BİR ÜLKENİN HAFIZASINI VE ÖRGÜTLÜ GÜCÜNÜ SUSTURDU

Son haftalarda sosyal medyada 1980'ler furyası var.

Eski fotoğraflar dolaşıyor. O yılların saç modelleri, kıyafetleri, kasetleri, arabaları, mahalleleri, televizyon programları yeniden hatırlanıyor.

80'ler denilince kimileri için nostalji başlıyor.

Ama Türkiye'nin 80'leri yalnızca renkli kazaklardan, kasetçalarlardan, permalı saçlardan ve eski fotoğraflardan ibaret değildir.

80'lerin Türkiye'sinin üzerinde ağır bir gölge vardır:

12 EYLÜL 1980.

O gün Türkiye sadece bir sabaha uyanmadı.

Türkiye'nin siyasetine, hukukuna, üniversitesine, sendikasına, gençliğine, sanatına ve toplumsal hayatına müdahale edilen uzun bir döneme uyandı.

12 Eylül, yalnızca iktidarı değiştiren bir askerî müdahale değildi.

Bir toplumun siyasal hafızasını, örgütlenme gücünü ve itiraz kapasitesini yeniden biçimlendiren ağır bir kırılmaydı.

Ve bunun bedelini yalnızca o günün siyasetçileri ödemedi.

Bir kuşak ödedi.


12 EYLÜL'ÜN ASIL HEDEFİ NEYDİ?

12 Eylül'ün gerekçesi belliydi:

Anarşiyi ve terörü sona erdirmek, devlet otoritesini yeniden tesis etmek.

Türkiye'nin 1970'lerin sonunda ağır bir şiddet ve siyasi kriz yaşadığı inkâr edilemez.

İnsanlar öldürüldü.

Sokaklar çatışmalara sahne oldu.

Devlet otoritesi ciddi biçimde yıprandı.

Siyaset çözüm üretemedi.

Bütün bunlar gerçektir.

Fakat başka bir gerçek daha vardır:

Bir ülkede güvenliği sağlamak başka, demokrasiyi askıya almak başkadır.

12 Eylül yönetimi güvenliği sağlama gerekçesini aşarak siyasetin tamamını yeniden şekillendirdi.

TBMM kapatıldı.

Siyasi partiler kapatıldı.

Siyasetçiler yasaklandı.

Sendikalar ağır baskı altına alındı.

Grevler yasaklandı.

Üniversiteler yeniden yapılandırıldı.

Basın ağır baskı altında bırakıldı.

Dernekler ve sivil toplum örgütleri denetim altına alındı.

Ve milyonlarca insanın hayatına dokunan bir korku iklimi yaratıldı.

Darbe, yalnızca tankların sokağa çıkması değildi.

Darbe;

“Artık siyaset böyle yapılacak.”

demekti.

Ama mesele yalnızca siyasetin nasıl yapılacağı değildi.

İşçinin nasıl örgütleneceği de yeniden tarif edildi.


12 EYLÜL'ÜN EMEĞE VE ÖRGÜTLÜ TOPLUMA VERDİĞİ TAHRİBAT

12 Eylül'ün Türkiye'de yarattığı tahribatı sadece Meclis'in kapatılmasıyla, siyasi partilerin yasaklanmasıyla veya tutuklamalarla ölçmek eksik kalır.

Çünkü darbe, örgütlü topluma da ağır bir darbe vurdu.

DİSK kapatıldı.

Sendikal faaliyetler ağır biçimde sınırlandırıldı.

Grevler yasaklandı.

Toplu pazarlık mekanizmaları daraltıldı.

Sendikaların siyasal ve toplumsal alandaki hareket alanı kısıtlandı.

12 Eylül sonrasında oluşturulan anayasal ve yasal düzen, çalışma hayatında sendikalaşmayı ve grev hakkının kullanımını ciddi biçimde sınırladı.

Bunun sonucu yalnızca işyerinde görülmedi.

Toplumun örgütlenme kapasitesi de zayıfladı.

Tahribatın boyutunu görmek için rakamlara bakmak yeterli.

1980'de sendikalaşma oranının yaklaşık %41 seviyesinde olduğu hesaplanırken, sonraki yıllarda bu oran dramatik biçimde geriledi. Günümüzde ise resmi verilere göre toplam işçiler içinde sendikalaşma oranı yaklaşık %14 seviyesinde.

Bugün Türkiye'de 17 milyondan fazla işçi bulunurken sendikalı işçi sayısı yaklaşık 2,4 milyon düzeyinde.

Yani Türkiye'nin nüfusu neredeyse iki katına çıkmış, çalışan ve işçi nüfusu katlanmış, ekonomi büyümüş; fakat örgütlü emeğin toplam işgücü içerisindeki ağırlığı 1980 öncesindeki seviyenin çok uzağında kalmıştır.

İşte 12 Eylül'ün tahribatını sadece tarih kitaplarında değil, bugünün çalışma hayatında da aramamız gereken yer burasıdır.


İŞÇİ SAYISI ARTTI, AMA ÖRGÜTLÜ İŞÇİNİN GÜCÜ AYNI ÖLÇÜDE BÜYÜMEDİ

1980'de Türkiye'nin nüfusu yaklaşık 44,7 milyondu.

Bugün Türkiye'nin nüfusu 86 milyonun üzerinde.

Yani nüfus yaklaşık iki katına çıktı.

Türkiye'nin ekonomisi büyüdü.

Sanayi büyüdü.

Hizmet sektörü büyüdü.

Çalışan nüfus büyüdü.

İşçi sayısı ise 1980'le kıyaslanamayacak ölçüde arttı.

Fakat sendikalı işçinin toplam işçiler içindeki oranı aynı hızla büyümedi.

Tam tersine, örgütlü emeğin ağırlığı ciddi biçimde geriledi.

1980'de yaklaşık her 100 işçiden 41'inin sendikalı olduğu bir Türkiye'den, bugün yaklaşık her 100 işçiden 14'ünün sendikalı olduğu bir Türkiye'ye geldik.

Burada mesele yalnızca bir sendika istatistiği değildir.

Bu aynı zamanda örgütlü toplumun gücüyle ilgili bir demokrasi istatistiğidir.

Çünkü sendika yalnızca ücret pazarlığı yapan bir kuruluş değildir.

Sendika;

işçinin söz hakkıdır.

İşçinin pazarlık gücüdür.

İşçinin işveren karşısında yalnız olmadığını bilmesidir.

Toplu sözleşmedir.

Grev hakkıdır.

Ve daha geniş anlamıyla:

örgütlü yurttaş olabilmektir.

Örgütsüz işçi yalnızdır.

Yalnız işçi pazarlık gücünü kaybeder.

Pazarlık gücünü kaybeden işçi ise çoğu zaman hakkını aramakla işini kaybetmek arasında seçim yapmak zorunda kalır.

İşte 12 Eylül'ün siyasi tahribatıyla ekonomik ve sosyal tahribatı burada birbirine bağlanıyor.

Siyaseti zayıflatırsanız örgütlü toplumu da zayıflatırsınız.

Örgütlü toplumu zayıflatırsanız iktidar karşısındaki denetim mekanizmalarını da zayıflatırsınız.


“BİZİM ÇOCUKLAR BAŞARDI” DENİLENLER…

12 Eylül'ü konuşurken bir başka ağır meseleyi de görmezden gelemeyiz.

12 Eylül darbesinin hemen ardından ABD yönetiminin darbeye yaklaşımıyla birlikte anılan ve yıllardır tartışılan meşhur bir ifade vardır:

“Our boys did it.”

“Bizim çocuklar başardı.”

Bu sözün tam olarak kimin tarafından, hangi bağlamda ve hangi ifadeyle kullanıldığı konusunda tarihsel bir tartışma vardır. Paul Henze bu sözü sonradan reddetmiştir. Ancak 1997 tarihli bir ABD belgesinde, darbe haberinin kendisine “The boys in Ankara did it” şeklinde iletildiğini aktardığı görülmektedir.

Sözün kelimesi üzerinde tartışabilirsiniz.

Ama tarihsel olarak daha önemli bir soru vardır:

“Bizim çocuklar” denilenler kimin çocuklarıydı?

Bu memleketin çocukları mı?

Fabrikada çalışan işçinin çocukları mı?

Üniversitede okuyan gençlerin çocukları mı?

Sandıkta oy kullanan milyonların çocukları mı?

Yoksa Türkiye'nin kendi kaderini kendi iradesiyle belirlemesini isteyen insanların dışında bir “çocuklar” mı?

Çünkü bu memleketin çocukları;

Meclis'in kapatılmasını başarı saymaz.

Siyasi partilerin kapatılmasını başarı saymaz.

Sendikaların susturulmasını başarı saymaz.

Grev hakkının ortadan kaldırılmasını başarı saymaz.

Gençlerin cezaevlerine doldurulmasını başarı saymaz.

İşkenceyi başarı saymaz.

İdamları başarı saymaz.

İnsanların düşünceleri nedeniyle korkutulmasını başarı saymaz.

İşte bu nedenle o ifadeyi yalnızca bir siyasi anekdot olarak değil, Türkiye'nin egemenliği ve demokrasi anlayışı açısından son derece ağır bir sembol olarak görmek gerekir.


ONLAR “BAŞARDI” DEDİ; BEDELİNİ BU ÜLKENİN ÇOCUKLARI ÖDEDİ

Dışarıdan bakıldığında belki “başarı” olarak görülen şeyin bedelini kim ödedi?

Türkiye ödedi.

Bu ülkenin gençleri ödedi.

İşçileri ödedi.

Sendikacıları ödedi.

Öğrencileri ödedi.

Akademisyenleri ödedi.

Gazetecileri ödedi.

Siyasetçileri ödedi.

Aileler ödedi.

Ve belki de en önemlisi:

Türkiye'nin geleceği ödedi.

Çünkü bir ülkenin gençlerine siyaset yapmanın tehlikeli olduğunu öğretirseniz yalnızca bugünün siyasetini susturmazsınız.

Geleceğin siyasetçilerini de susturursunuz.

Bir işçiye sendikaya üye olmanın başına iş açabileceğini öğretirseniz yalnızca bugünün sendikasını zayıflatmazsınız.

Geleceğin örgütlü toplumunu da zayıflatırsınız.

Bir öğrenciye düşüncesini açıkça söylemenin bedeli olduğunu öğretirseniz yalnızca bugünün öğrencisini susturmazsınız.

Yarının özgür yurttaşını da eksiltirsiniz.

İşte 12 Eylül'ün asıl tahribatı budur.


TARİHİN EN AĞIR İRONİSİ

Belki de tarihin en ağır ironilerinden biri şudur:

“Bizim çocuklar” denilenler, Türkiye'nin çocuklarının geleceğine ağır bir müdahalenin parçası oldu.

Ama Türkiye'nin gerçek çocukları bütün bunlara rağmen yeniden ayağa kalktı.

Sandık yeniden kuruldu.

Siyaset yeniden başladı.

Sendikalar yeniden örgütlendi.

Üniversiteler yeniden konuştu.

Basın yeniden yazdı.

Toplum yeniden itiraz etmeyi öğrendi.

Çünkü Türkiye'nin gerçek çocukları;

darbelerin değil, demokrasinin çocuklarıdır.

Onların görevi ülkeyi kışladan yönetmek değildir.

Ülkeyi sandıktan yönetmektir.

Onların görevi millete rağmen karar vermek değildir.

Milletin kararına saygı göstermektir.

Onların görevi toplumu susturmak değildir.

Toplumun sesini duymaktır.


27 MAYIS'TAN 12 EYLÜL'E

Türkiye'nin darbe tarihi 12 Eylül'le başlamadı.

27 Mayıs 1960'ta seçilmiş Demokrat Parti iktidarı devrildi.

Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan idam edildi.

Aradan yıllar geçti.

12 Mart 1971 geldi.

Muhtıra ile hükümet üzerinde askerî baskı kuruldu.

Sonra 12 Eylül geldi.

Ve Türkiye, siyasi krizlerin çözümünü sandıkta aramak yerine zaman zaman kışlada arayan bir devlet geleneğinin ağır sonuçlarıyla yüzleşti.

12 Eylül'ün farkı ise yalnızca iktidarı değiştirmesi değildi.

Siyasal alanı, çalışma hayatını ve örgütlü toplumu yeniden biçimlendirdi.


12 EYLÜL'ÜN EN BÜYÜK BAŞARISI: KORKU

12 Eylül'ün Türkiye'ye bıraktığı en ağır miraslardan biri korkudur.

Siyaset yapmaktan korkmak.

Konuşmaktan korkmak.

Örgütlenmekten korkmak.

Devleti eleştirmekten korkmak.

Farklı düşünmekten korkmak.

Bir siyasi görüşe sahip olduğunu açıkça söylemekten korkmak.

Sendikaya üye olmaktan korkmak.

Hakkını aramaktan korkmak.

Darbe dönemlerinin en tehlikeli sonucu budur.

Çünkü insanı susturmak için her zaman kapısına asker göndermeniz gerekmez.

Bazen insanın içine korku yerleştirmeniz yeterlidir.

Sonra insan kendi kendisini sansürlemeye başlar.

Ne söyleyeceğini düşünür.

Ne yazacağını düşünür.

Kiminle konuşacağını düşünür.

Hangi sendikaya üye olacağını düşünür.

Hakkını ararsa işini kaybedip kaybetmeyeceğini düşünür.

Ve bir süre sonra toplumun en tehlikeli cümlesi ortaya çıkar:

“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.”

İşte darbe kültürünün toplumsal mirası budur.


SADECE SAĞI VE SOLU DEĞİL, SİYASETİN KENDİSİNİ EZDİ

12 Eylül'ü yalnızca “sağ-sol çatışması” üzerinden anlatmak eksik kalır.

Çünkü darbe, sağın da solun da üzerinde yükselen siyasi alanı daralttı.

Farklı düşüncelere sahip milyonlarca insanı aynı baskı düzeninin içine soktu.

Mesele artık yalnızca hangi partiyi desteklediğiniz değildi.

Mesele şuydu:

Siyaset yapma hakkınız var mıydı?

Örgütlenme hakkınız var mıydı?

İşyerinde hakkınızı topluca arayabiliyor muydunuz?

İtiraz edebiliyor muydunuz?

12 Eylül yönetimi Türkiye'yi siyasetsizleştirdi.

Siyasetsizleştirilen toplum ise yönetilmeye daha kolay hale gelir.

Çünkü siyaset yoksa itiraz yoktur.

Örgütlenme yoksa güç yoktur.

Muhalefet yoksa denetim yoktur.

Denetim yoksa iktidar sınırsızlaşır.

İşte darbe düzenlerinin tehlikesi tam da burada başlar.


DARBEYİ SADECE TANKLAR YAPMAZ

Bugün 12 Eylül'ü konuşurken sadece tankları, askerleri ve sıkıyönetim görüntülerini konuşmak yetmez.

Çünkü darbeler yalnızca askerî araçlarla kurulmaz.

Darbe zihniyeti de vardır.

“Millet anlamaz.”

“Halk doğru karar veremez.”

“Bunları biz daha iyi biliriz.”

“Seçimle gelen gider, gerekirse biz göndeririz.”

Bu cümlelerin tamamı aynı hastalığın farklı biçimleridir.

O hastalığın adı:

Millet iradesine güvensizliktir.

Demokrasiyi gerçekten savunan herkesin karşı çıkması gereken şey de budur.

Çünkü sandığın sonucunu beğenmediğinizde sandığı değiştirmeye kalkıyorsanız demokrat değilsiniz.

Muhalefeti beğenmediğinizde susturmayı düşünüyorsanız demokrat değilsiniz.

İktidarı beğenmediğinizde onu seçimle değiştirmek yerine başka yollar arıyorsanız demokrat değilsiniz.

Demokrasi, yalnızca sizin kazandığınız zaman savunacağınız bir sistem değildir.


12 EYLÜL'ÜN ÇOCUKLARI

Bugün Türkiye'de siyaset yapanların önemli bir bölümü 12 Eylül'ün doğrudan veya dolaylı mirasını taşıyor.

Kimi o dönemde tutuklandı.

Kimi ailesini kaybetti.

Kimi okulundan oldu.

Kimi sendikasından oldu.

Kimi siyaset yapamadı.

Kimi ülkeyi terk etti.

Kimi yıllarca konuşmadı.

Ama en acısı şudur:

12 Eylül'de doğmamış çocuklar bile 12 Eylül'ün kurduğu siyasal iklimin içinde büyüdü.

Çünkü darbenin etkisi bir gecede bitmedi.

Anayasası kaldı.

Siyasi yasaklarının etkileri kaldı.

Devlet-toplum ilişkisine bakışı kaldı.

Siyasete duyulan güvensizlik kaldı.

Korku kültürü kaldı.

Örgütsüzlük kültürü kaldı.

Ve Türkiye yıllarca bununla yaşadı.


BUGÜN 12 EYLÜL'Ü NEDEN HATIRLAMALIYIZ?

Çünkü tarih, nostalji albümü değildir.

Tarih, bugünü anlamanın anahtarıdır.

12 Eylül'ü anmak;

sadece 1980'de ne olduğunu anlatmak değildir.

Bugün demokrasiye neden sahip çıkmamız gerektiğini hatırlamaktır.

Bugün siyasi rakibimizi düşmanlaştırmamak gerektiğini hatırlamaktır.

Bugün devlet gücünün sınırsız olmaması gerektiğini hatırlamaktır.

Bugün hukukun siyasetin üzerinde olması gerektiğini hatırlamaktır.

Bugün sandığın kutsallığını anlamaktır.

Bugün işçinin örgütlenme hakkının da demokrasinin bir parçası olduğunu hatırlamaktır.

Ve en önemlisi:

Hiçbir siyasi gerekçenin demokrasiye yapılan müdahaleyi meşrulaştıramayacağını bilmek demektir.

Çünkü dün “anarşi” gerekçesiyle demokrasi askıya alındı.

Başka dönemlerde başka gerekçeler bulunabilir.

Ama sonuç değişmez.

Demokrasi bir kez askıya alınırsa, onu geri getirmek sanıldığı kadar kolay değildir.


BUGÜNÜN SİYASETÇİLERİNE DE BİR SÖZÜMÜZ OLSUN

12 Eylül'ü anarken yalnızca darbecileri eleştirmek kolaydır.

Asıl mesele bugün demokrasiye ne kadar sahip çıktığımızdır.

Çünkü darbelere karşı olmak, sadece 12 Eylül'ü lanetlemekle olmaz.

Demokrasiye;

işimize geldiğinde değil, işimize gelmediğinde sahip çıkmak gerekir.

Kendi partinizden biri yanlış yaptığında da hukuku savunabiliyor musunuz?

Rakibinizin hakkı ihlal edildiğinde de itiraz edebiliyor musunuz?

Sevmediğiniz insanın özgürlüğünü savunabiliyor musunuz?

Seçimi kaybettiğinizde sonucu kabul edebiliyor musunuz?

İşçinin sendikalaşma hakkını, yalnızca kendi siyasi çevrenizden gelen işçi için değil, sizinle aynı düşünmeyen işçi için de savunabiliyor musunuz?

İşte gerçek demokrasi sınavı budur.

Yoksa herkes kendi tarafına yapılan haksızlığa bağırabilir.

Mesele,

haksızlık size yapılmadığında da ayağa kalkabilmektir.


12 EYLÜL'ÜN SON DERSİ

12 Eylül bize çok ağır bir ders verdi:

Demokrasi kendiliğinden yaşamaz.

Onu korumak gerekir.

Her gün.

Her koşulda.

İktidar karşısında da.

Muhalefet karşısında da.

Devlet karşısında da.

Kendi siyasi çevremiz karşısında da.

Çünkü demokrasiyi yalnızca düşmanımızın yaptığı yanlışa karşı savunursak, aslında demokrasiyi değil, kendi çıkarımızı savunmuş oluruz.

12 Eylül'ün üzerinden 46 yıl geçti.

Ama hâlâ o günün hesabını sadece geçmişle konuşmuyoruz.

Bugünle konuşuyoruz.

Bugün hâlâ milyonlarca işçi örgütsüz.

Bugün hâlâ sendikalaşmanın önünde ciddi engeller var.

Bugün hâlâ örgütlenme özgürlüğünün gerçek anlamda güçlendirilmesine ihtiyaç var.

Ve bugün hâlâ 12 Eylül'ün çalışma hayatında bıraktığı izleri tartışıyoruz.

Nüfus 1980'de yaklaşık 44,7 milyonken bugün 86 milyonun üzerine çıktı.

İşçi sayısı katlandı.

Ekonomi büyüdü.

Sanayi büyüdü.

Hizmet sektörü büyüdü.

Ama sendikalaşma oranı 1980'lerin başındaki seviyenin çok gerisinde kaldı.

İşte 12 Eylül'ün tahribatı sadece geçmişte değildir.

Bugünün çalışma hayatında da izleri vardır.

Bugünün sendikal örgütlenmesinde de izleri vardır.

Bugünün korkularında da izleri vardır.

Bugünün siyasetinde de izleri vardır.


VE TARİHE BAKTIĞIMIZDA ŞU SORUYU SORMAMIZ GEREKİYOR

“Bizim çocuklar başardı” denilen bir darbenin bedelini kim ödedi?

Washington mu?

Hayır.

Türkiye ödedi.

Ankara'daki bürokratlar mı?

Hayır.

Türkiye'nin çocukları ödedi.

Gençler ödedi.

İşçiler ödedi.

Sendikacılar ödedi.

Öğrenciler ödedi.

Aileler ödedi.

Siyasetçiler ödedi.

Ve gelecek kuşaklar ödedi.

Bu nedenle bugün o sözün karşısına başka bir cümle koymak gerekiyor:

12 EYLÜL'ÜN “BİZİM ÇOCUKLARI” YOKTU.

BU MEMLEKETİN ÇOCUKLARI VARDI.

Ve ne yazık ki o dönemde “başarı” diye görülen şeyin bedelini bu memleketin çocukları ödedi.

Çünkü bu memleketin gerçek çocukları;

milletin iradesini tankın iradesinin üzerine koyar.

Sandığı kışlanın üzerine koyar.

Hukuku gücün üzerine koyar.

Özgürlüğü korkunun üzerine koyar.

İşçinin hakkını baskının üzerine koyar.

Ve en önemlisi:

Kendi ülkesinin kaderini kendi halkının belirlemesini ister.


TÜRKİYE'NİN ÖNÜNDEKİ ASIL SORU HÂLÂ AYNI

Devleti mi büyüteceğiz, vatandaşı mı?

Korkuyu mu büyüteceğiz, özgürlüğü mü?

Siyaseti mi susturacağız, sandığı mı güçlendireceğiz?

İşçiyi yalnız mı bırakacağız, örgütlenmesinin önünü mü açacağız?

Devleti mi güçlendireceğiz, örgütlü toplumu mu?

Ve en önemlisi:

BU ÜLKENİN KADERİNİ KIŞLA MI BELİRLEYECEK, SANDIK MI?

Benim cevabım nettir:

Kışlanın yeri kışladır.

Devletin sahibi millettir.

İktidarın kaynağı sandıktır.

İşçinin hakkının güvencesi hukuk ve örgütlenme özgürlüğüdür.

Ve hiçbir general, hiçbir siyasetçi, hiçbir bürokrat, hiçbir güç odağı kendisini millet iradesinin üzerinde göremez.

12 Eylül'ü unutmayalım.

Ama sadece tankları hatırlamak için değil.

Bir daha tanklara ihtiyaç duyulmayacak kadar güçlü bir demokrasi kurmak için hatırlayalım.

Çünkü 12 Eylül'ün en büyük mağduru sadece dünün siyasetçisi değildir.

12 Eylül'ün mağduru; özgürlüğünden, örgütlenme hakkından, siyaset yapma hakkından ve itiraz gücünden biraz daha vazgeçtiğinde ülkesinin daha güvenli olacağını sanan bütün toplumdur.

Ve bugün yapılması gereken bellidir:

Darbeleri sadece lanetlemek değil, darbe zihniyetini üreten her türlü vesayete karşı demokrasiyi savunmak.

Örgütlü toplumu yeniden güçlendirmek.

İşçinin sendikal hakkını gerçek bir özgürlük alanına dönüştürmek.

Siyaseti korkudan kurtarmak.

Devleti hukukla sınırlamak.

Sandığı tartışılmaz biçimde egemen kılmak.

Çünkü demokrasi bir gün kaybedildiğinde,

ertesi gün geri alınacağının hiçbir garantisi yoktur.

12 EYLÜL'Ü UNUTMA TÜRKİYE.

Çünkü unutulan darbe, bir gün başka bir biçimde yeniden karşına çıkabilir.

Ve unutma:

Bir ülkenin demokrasisi yalnızca Meclis'te değil; fabrikada, işyerinde, sendikada, üniversitede, sokakta ve sandıkta da yaşar.

12 Eylül'ün asıl tahribatı da tam burada aranmalıdır.

Sadece Meclis susturulmadı.

Sadece siyaset susturulmadı.

Sadece gençlik susturulmadı.

Örgütlü toplumun sesi de kısıldı.

Ve 46 yıl sonra hâlâ o sessizliğin bedelini konuşuyoruz.

Çünkü tarih bize şunu öğretti:

BİR ÜLKENİN GERÇEK ÇOCUKLARI, O ÜLKEYİ TANKLARLA DEĞİL; DEMOKRASİYLE BÜYÜTÜR.

12 EYLÜL'ÜN “BİZİM ÇOCUKLARI” DEĞİL, TÜRKİYE'NİN GERÇEK ÇOCUKLARI KAZANMALIDIR.

Yorumunuzu Yazın

Yorumlar(0)

Henüz yorum yok.

Yorumlar kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan İZVERİ sorumlu değildir. Hukuka aykırı, nefret içeren veya hakaret barındıran yorumlar kaldırılabilir.

12 dk