200 TL’NİN SEYİR HARİTASI
130 DOLARDAN 4 DOLARA: KAYBOLAN 126 DOLAR NEREDE?
Bir banknot düşünün…
Üzerinde hâlâ aynı rakam yazıyor:
200 TL
Kâğıt aynı.
Rakam aynı.
Atatürk aynı.
Ama o 200 liranın hayattaki karşılığı aynı değil.
İşte Türkiye'nin son 17 yıllık ekonomik hikâyesini anlatmak için bazen yüzlerce sayfalık rapora değil, tek bir banknota bakmak yeterli.
200 TL…
1 Ocak 2009'da tedavüle girdi.
O gün Türkiye'nin en büyük banknotuydu.
Ve yaklaşık 130-132 dolar ediyordu.
Bugün?
Dolar/TL yaklaşık 48-49 lira seviyesinde.
200 TL'nin karşılığı yaklaşık:
4 DOLAR.
Yani 2009'da cebinizdeki 200 lira yaklaşık 130 dolar ediyordu.
Bugün aynı 200 lira yaklaşık 4 dolar ediyor.
Aradaki fark:
YAKLAŞIK 126 DOLAR.
İşte asıl soru burada başlıyor:
200 TL'nin kaybettiği 126 dolarlık satın alma gücü nereye gitti?
BİR ZAMANLAR 200 LİRA, 130 DOLARDI
2009'da 200 TL'yi cebinize koyduğunuzda, aslında yaklaşık 130 dolarlık bir satın alma gücünü cebinizde taşıyordunuz.
Bugün aynı banknot cebinizde.
Ama yaklaşık 4 dolar.
130 dolardan 4 dolara…
Bu yalnızca döviz kuru meselesi değil.
Bu, Türk lirasının uluslararası satın alma gücündeki dramatik değişimin fotoğrafıdır.
2009'da:
200 TL ≈ 130 dolar
2026'da:
200 TL ≈ 4 dolar
Aradaki fark:
126 dolar.
Oransal olarak baktığınızda, 200 TL'nin dolar karşılığının yaklaşık %97'si kaybolmuş durumda.
Fakat burada önemli bir ayrım var:
Bu, “126 dolar birilerinin cebine girdi” anlamına gelmez.
Ekonomide satın alma gücünün kaybı; enflasyon, kur hareketleri, para politikası, maliye politikası, üretim yapısı, dış finansman koşulları, enerji ve emtia fiyatları, beklentiler ve yıllar içinde alınan ekonomik kararların bileşkesiyle oluşur.
Ama vatandaşın sorduğu soru yine de haklı ve basittir:
“BENİM PARAM NEDEN BU KADAR AZ ŞEY SATIN ALIYOR?”
200 TL'NİN ALTINLA İMTİHANI
Dolar önemli.
Ama Türk insanı sadece dolar almıyor.
Altın alıyor.
Ve 200 TL'nin altın karşısındaki hikâyesi daha da çarpıcı.
2009'un başında çeyrek altın yaklaşık 65-70 TL bandındaydı.
Yani 200 TL ile yaklaşık:
3 ÇEYREK ALTIN
alınabiliyordu.
Bugün ise çeyrek altın yaklaşık 11-12 bin TL seviyesinde.
Demek ki bugün üç çeyrek altın almak için yaklaşık:
35.730 TL
gerekiyor.
2009'da:
200 TL → 3 çeyrek altın
Bugün:
35.730 TL → 3 çeyrek altın
Aradaki fark:
178,6 ADET 200 TL BANKNOT.
Bir zamanlar üç çeyrek altının karşılığı olan 200 lira, bugün üç çeyrek altın için gereken paranın yanında adeta sembolik bir rakama dönüşmüş durumda.
GRAM ALTINDA TABLO DAHA DA ÇARPICI
2009'un başında gram altın yaklaşık 41-42 TL seviyesindeydi.
200 TL ile yaklaşık:
4,8 GRAM ALTIN
alınabiliyordu.
Bugün gram altın yaklaşık 6.800-6.900 TL seviyesinde.
200 TL ile:
0,03 GRAM ALTIN BİLE ZOR.
Bir zamanlar 200 TL ile alınabilen yaklaşık 4,8 gram altının bugünkü karşılığı yaklaşık 33 bin TL.
Bir banknotun hikâyesi bundan daha sert anlatılabilir mi?
BENZİNDE 200 LİRA
Şimdi altını bir kenara bırakalım.
Vatandaşın hayatına bakalım.
2009'da benzin fiyatları litre başına yaklaşık 3 TL seviyesindeydi.
200 TL ile onlarca litre benzin alınabiliyordu.
Bugün benzin yaklaşık 80 TL seviyesinde.
200 TL bugün:
YAKLAŞIK 2,5 LİTRE BENZİN.
Bir zamanlar onlarca litre yakıt alan banknot bugün birkaç litre yakıt alabiliyor.
Motorinde ise tablo daha sert.
Çünkü motorin sadece otomobilin yakıtı değil.
Traktörün yakıtı.
Kamyonun yakıtı.
Tırın yakıtı.
Otobüsün yakıtı.
Servisin yakıtı.
Ürünü tarladan fabrikaya götüren aracın yakıtı.
Fabrikadan markete götüren aracın yakıtı.
Bugün 200 TL ile ancak birkaç litre motorin alınabiliyor.
BİR ZAMANLAR 200 LİRA YAKIT PARASIYDI.
Bugün:
200 LİRA YAKITIN NUMUNESİ.
ŞANTİYEYE GİDELİM: DEMİR NE DİYOR?
Türkiye'nin ekonomisini sadece döviz bürosunda aramayalım.
Bir de şantiyeye gidelim.
Çünkü inşaat sektöründe çalışan bilir:
Demir ne kadar?
Çimento ne kadar?
Beton ne kadar?
Nakliye ne kadar?
İşçilik ne kadar?
Bugün inşaat demirinin tonu yaklaşık 36.800-39.100 TL seviyelerinde.
200 TL ile bugün:
YAKLAŞIK 5 KİLOGRAM DEMİR
alabiliyorsunuz.
Bir zamanlar 200 TL'nin çok daha büyük miktarlarda demire denk geldiği dönemleri düşünün.
Şimdi 200 TL'yi elinize alın ve bir şantiyeye gidin.
Ustaya sorun:
“Bununla ne alabiliriz?”
Cevap kısa:
“ÇOK FAZLA BİR ŞEY DEĞİL.”
İşte Türkiye'nin ekonomik tablosu budur.
EURODA DA TABLO FARKLI DEĞİL
2009'da 200 TL yaklaşık 94 euro civarındaydı.
Bugün aynı 200 TL yaklaşık 3,5-3,6 euro ediyor.
Yani:
94 eurodan 3,6 euroya.
Yaklaşık 90 euroluk bir fark.
Demek ki mesele sadece dolar değil.
Türk lirasının dış değerindeki aşınma çok daha geniş bir tabloyu gösteriyor.
200 TL'NİN BÜYÜK OTOPSİSİ
Şimdi hepsini yan yana koyalım:
Gösterge | 2009'da 200 TL | 2026'da 200 TL |
|---|---|---|
Dolar | ≈ 130 $ | ≈ 4,1 $ |
Euro | ≈ 94 € | ≈ 3,6 € |
Çeyrek altın | ≈ 3 adet | Çeyreğin çok küçük bir bölümü |
Gram altın | ≈ 4,8 gr | ≈ 0,03 gr |
Benzin | Onlarca litre | ≈ 2,5 litre |
Motorin | Onlarca litre | ≈ 2 litre civarı |
İnşaat demiri | 200 kg'nin üzerinde | ≈ 5 kg |
Bu rakamların tamamı aynı günün aynı piyasa fiyatlarıyla oluşturulmuş tek bir endeks değildir. Farklı dönem fiyatları üzerinden 200 TL'nin satın alma gücündeki değişimi göstermek amacıyla yapılan karşılaştırmalardır.
Ama yön tartışmasız:
AŞAĞI.
PEKİ BU 126 DOLAR NEREDE?
Şimdi gelelim yazının en önemli sorusuna.
“2009'da 130 dolar eden 200 TL bugün neden 4 dolar ediyor?”
Bu soruya “birileri çaldı” diye tek cümlelik cevap vermek kolay.
Ama ekonomik gerçeklik bundan daha karmaşık.
Çünkü para değerini yalnızca bir kişinin veya bir kurumun kararı belirlemiyor.
Enflasyon var.
Kur politikası var.
Faiz politikası var.
Bütçe politikası var.
Cari açık var.
Dış borçlanma var.
Enerji ithalatı var.
Üretim yapısı var.
Verimlilik var.
Tasarruf oranı var.
Dış finansman koşulları var.
Küresel krizler var.
Savaşlar var.
Emtia fiyatları var.
Ve elbette yıllar boyunca alınan siyasi ve ekonomik kararlar var.
Yani mesele tek başına dolar değil.
BÜTÜN EKONOMİK SİSTEMİN VATANDAŞIN CEBİNDEKİ PARAYA NE YAPTIĞIDIR.
İKTİDARIN ÖNÜNDEKİ HESAP
İşte tam burada ekonomik tartışma siyasi sorumluluk tartışmasına dönüşüyor.
Çünkü ekonomi kendi kendine yönetilmiyor.
Kur kendi kendine politika belirlemiyor.
Enflasyon kendi kendine hedef koymuyor.
Bütçe kendi kendine hazırlanmıyor.
Para politikası kendi kendine uygulanmıyor.
Ekonominin yönünü belirleyen kararlar var.
Ve bu kararların siyasi sorumluluğu da var.
Bu nedenle iktidara sorulması gereken sorular açık:
200 TL NEDEN 130 DOLARDAN 4 DOLARA GERİLEDİ?
NEDEN TÜRK LİRASININ SATIN ALMA GÜCÜ BU KADAR ERİDİ?
NEDEN VATANDAŞ PARASINI KORUMAK İÇİN ALTINA, DÖVİZE VE GAYRİMENKULE YÖNELMEK ZORUNDA HİSSEDİYOR?
NEDEN ÜRETİMİN MALİYETİ SÜREKLİ YÜKSELİYOR?
NEDEN 200 TL BUGÜN BİRKAÇ LİTRE YAKIT VE BİRKAÇ KİLOGRAM DEMİR ALABİLİYOR?
Bunlar muhalefetin uydurduğu sorular değil.
Bunlar vatandaşın markette, akaryakıt istasyonunda, kuyumcuda ve şantiyede sorduğu sorular.
Vatandaş açıklama değil, sonuç görüyor.
Cebindeki paraya bakıyor.
“DIŞ GÜÇLER” DEMEKLE HESAP KAPANMAZ
Küresel krizler vardır.
Savaşlar vardır.
Enerji fiyatları vardır.
Jeopolitik riskler vardır.
Bunların ekonomiye etkisi elbette vardır.
Ama hükümet etmenin anlamı zaten budur.
İyi günde herkes ekonomi yönetebilir.
Asıl mesele kötü gün geldiğinde vatandaşın cebini koruyabilmektir.
Dışarıda savaş varsa:
Ne yaptınız?
Enerji pahalıysa:
Ne yaptınız?
Kur baskısı varsa:
Ne yaptınız?
Enflasyon yükseliyorsa:
Hangi tedbirleri aldınız?
Vatandaşın satın alma gücü düşüyorsa:
Faturayı kim üstlenecek?
“Dışarıda sorun var” demek, yönetim sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Çünkü vatandaşın karnı jeopolitik açıklamalarla doymuyor.
Arabasına açıklama koyup yola çıkamıyor.
Şantiyeye açıklama götürüp demir alamıyor.
Markette açıklamayla alışveriş yapamıyor.
VATANDAŞ RAKIMLA DEĞİL, RAKAMLA YAŞIYOR.
FAİZİ ARTIRMAK DA, DÜŞÜRMEK DE TEK BAŞINA BAŞARI DEĞİL
Ekonomi yönetiminin başarısı yalnızca faiz oranıyla ölçülmez.
Vatandaş Merkez Bankası'nın karar metnine bakarak yaşamıyor.
Markete bakıyor.
Akaryakıta bakıyor.
Kiraya bakıyor.
Altına bakıyor.
Döviz kuruna bakıyor.
Demire bakıyor.
Çünkü vatandaş için ekonominin başarısı bir basın toplantısındaki cümlelerle değil,
AY SONUNDA CEBİNDE KALAN PARAYLA
ölçülüyor.
Ekonominin gerçek sınavı da burada.
VATANDAŞ DOLAR ALMADI Kİ!
Vatandaşın cebindeki 200 TL'nin değeri düşerken vatandaşın gidip her gün dolar alması gerekmiyor.
Çünkü doların yükselmesi yalnızca dövizcide hissedilmiyor.
Dolar;
akaryakıta,
demire,
çimentoya,
elektroniğe,
ilaçlara,
makineye,
yedek parçaya,
nakliyeye,
enerjiye
çeşitli kanallardan yansıyor.
Türkiye'nin üretim yapısında ithal girdilerin önemli olması nedeniyle kurdaki değişim birçok maliyet kalemine dokunabiliyor.
Sonra o maliyet markete geliyor.
Fırına geliyor.
Şantiyeye geliyor.
Lokantaya geliyor.
Nakliyeye geliyor.
Sonunda vatandaşa geliyor.
Vatandaş ise aynı soruyu soruyor:
“Benim param neden bu kadar çabuk bitiyor?”
BANKNOT BÜYÜMEDİ, HAYAT PAHALILAŞTI
2009'da 200 TL Türkiye'nin en büyük banknotuydu.
Bugün de hâlâ en büyük banknot.
17 yıl geçti.
Ama markete girdiğinizde artık:
“200 lira yeter mi?”
diye düşünmüyorsunuz.
Şunu düşünüyorsunuz:
“200 LİRA NEYE YETER?”
İki soru arasındaki fark, Türkiye'nin ekonomik hafızasıdır.
MESELE 200 LİRA DEĞİL
Aslında mesele 200 lira değil.
Mesele:
emeğin değeri.
emeklinin aldığı paranın değeri.
esnafın sermayesi.
çiftçinin ürününün karşılığı.
sanayicinin maliyeti.
müteahhidin hesabı.
vatandaşın biriktirdiği paranın satın alma gücü.
Çünkü enflasyon yalnızca fiyat etiketlerini değiştirmiyor.
İnsanların geleceğe ilişkin planlarını da değiştiriyor.
Bugün birikimi olan insan:
“Param ne kadar?” diye sormaktan çok,
“BU PARA BENİ NE KADAR SÜRE İDARE EDER?”
diye soruyor.
PARANIN DEĞERİ DÜŞÜNCE KİM KAZANIYOR?
Bu soru da ayrıca sorulmalı.
Çünkü ekonomide bir tarafın kaybı her zaman başka bir tarafın aynı miktarda kazancı anlamına gelmez.
Fakat yüksek enflasyon ortamlarında bazı kesimler fiyatlarını daha hızlı güncelleyebilirken, sabit gelirli kesimlerin gelirlerini aynı hızda artırması mümkün olmayabilir.
İşte burada gelir dağılımı meselesi ortaya çıkar.
Market etiketi gerektiğinde değişir.
Akaryakıt fiyatı değişebilir.
Döviz değişebilir.
Altın değişebilir.
Demir fiyatı değişebilir.
Ama vatandaşın geliri aynı hızda değişmez.
İşte satın alma gücünü kemiren mekanizmalardan biri de budur.
MUHALEFETE DE BİR ÇİFT SÖZ
Şimdi dönüp muhalefete de sormak gerekiyor:
SİZ BU GERÇEĞİ NE ZAMAN ANLATACAKSINIZ?
Ne zaman boş sloganları bırakıp vatandaşın cebindeki 200 TL'yi anlatacaksınız?
Ne zaman:
“2009'da 200 TL ne alıyordu?”
diye başlayıp;
“Bugün ne alıyor?”
diye devam edeceksiniz?
Ne zaman vatandaşın karşısına yalnızca siyasi tartışmalarla değil;
dolarla,
euroyla,
altınla,
benzinle,
motorinle,
demirle,
gıda fiyatlarıyla
çıkacaksınız?
Ne zaman insanların hayatına dokunan gerçek ekonomik tabloyu anlatacaksınız?
Çünkü vatandaşın derdi sadece Ankara'daki siyasi tartışmalar değil.
Vatandaşın derdi:
mutfak.
kira.
yakıt.
fatura.
borç.
üretim maliyeti.
geçim.
MUHALEFET SADECE “İKTİDAR KÖTÜ” DERSE YETMEZ
İktidarı eleştirmek kolay.
Zor olan:
“NEDEN?”
sorusunun cevabını rakamlarla vermek.
Daha da zoru:
“BİZ OLSAK NE YAPACAĞIZ?”
sorusuna somut cevap vermek.
Vatandaş artık yalnızca:
“Bunlar yapamadı.”
cümlesini duymak istemiyor.
Şunu da duymak istiyor:
“PEKİ SİZ NE YAPACAKSINIZ?”
Doları nasıl istikrara kavuşturacaksınız?
Enflasyonu nasıl düşüreceksiniz?
Üretim maliyetlerini nasıl azaltacaksınız?
Enerji bağımlılığını nasıl azaltacaksınız?
İthal girdiyi nasıl düşüreceksiniz?
Tasarrufu nasıl artıracaksınız?
Türk lirasına güveni nasıl yeniden tesis edeceksiniz?
Vatandaşın birikimini nasıl koruyacaksınız?
Bunların cevabı yoksa yalnızca iktidarı eleştirmek, vatandaşın hayatını değiştirmiyor.
ARTIK BOŞ İLERİ BIRAKIN
Muhalefetin de artık boş ileri bırakma zamanı değil.
Vatandaşın önüne gerçekleri koyma zamanı.
Çünkü Türkiye'nin ekonomi tartışması birkaç sloganla kazanılmaz.
Televizyon stüdyolarında birbirine bağırarak kazanılmaz.
Meclis kürsüsünde alkış almakla kazanılmaz.
Vatandaşın cebindeki hesabı anlatarak kazanılır.
Bir işçiye:
“200 TL bugün neden birkaç litre yakıt ediyor?”
diye sorarak başlanır.
Bir emekliye:
“2009'da aldığın paranın satın alma gücü bugün nerede?”
diye sorulur.
Bir esnafa:
“Sermayen neden her yıl daha fazla para istiyor?”
diye sorulur.
Bir müteahhide:
“Demirin, betonun, enerjinin maliyeti neden bu kadar değişti?”
diye sorulur.
Bir çiftçiye:
“Mazot ve gübre maliyeti ürününün fiyatını nasıl etkiliyor?”
diye sorulur.
İşte gerçek siyaset budur.
İKTİDARIN DA MUHALEFETİN DE SINAVI AYNI
İktidarın görevi:
sorunu yönetmek.
Muhalefetin görevi:
sorunu doğru teşhis etmek ve uygulanabilir çözüm ortaya koymak.
Vatandaşın görevi ise:
hesap sormak.
İktidar:
“Her şey yolunda.”
derse;
200 TL'yi gösterin.
Muhalefet:
“Her şey kötü.”
derse;
“Peki çözümünüz ne?”
diye sorun.
Çünkü vatandaş artık iki tarafın da sloganından daha fazlasını istiyor.
RAKAM İSTİYOR.
PLAN İSTİYOR.
ÇÖZÜM İSTİYOR.
200 TL'NİN ÜZERİNDE ATATÜRK VAR
Ve belki de en çarpıcı tarafı bu.
Banknotun üzerinde Mustafa Kemal Atatürk var.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu.
Banknotun üzerinde:
200 TL.
Ama vatandaşın cebindeki 200 liranın satın alma gücü yıllar içinde dramatik biçimde değişmiş.
O zaman şu soruyu sormak gerekir:
CUMHURİYET'İN PARASI NEDEN VATANDAŞIN CEBİNDE BU KADAR HIZLI DEĞER KAYBEDİYOR?
Bu sorunun cevabı Atatürk'ün resminde değil.
Ekonomi yönetiminde.
Üretimde.
Para politikasında.
Mali disiplinde.
Hukukta ve güven ortamında.
Tasarruf ve yatırım politikalarında.
Ekonominin yapısal sorunlarında.
Çünkü güçlü devlet sadece güçlü ordusuyla değil;
GÜÇLÜ PARASI, GÜÇLÜ ÜRETİMİ VE VATANDAŞININ SATIN ALMA GÜCÜYLE DE ÖLÇÜLÜR.
ARTIK MASAL DEĞİL, HESAP ZAMANI
Yıllardır vatandaşa farklı gerekçeler anlatılabilir.
Kriz denilebilir.
Pandemi denilebilir.
Savaş denilebilir.
Dış güçler denilebilir.
Enerji fiyatları denilebilir.
Küresel piyasa denilebilir.
Bunların her birinin ekonomik etkisi elbette tartışılabilir.
Ama sonunda vatandaşın cebine bakmak zorundayız.
Çünkü vatandaşın cebinde:
130 dolar yok.
4 dolar var.
2009'da üç çeyrek altın yok.
Bugün 200 TL ile çeyrek altının küçük bir bölümü var.
Onlarca litre yakıt yok.
Birkaç litre yakıt var.
Yüklü miktarda demir yok.
Birkaç kilogram demir var.
İŞTE ASIL “SEYİR HARİTASI” BU
200 TL'nin hikâyesi bize bir ülkenin ekonomisini anlatıyor.
2009: 130 dolar.
2026: 4 dolar.
Arada:
126 DOLARLIK BİR SATIN ALMA GÜCÜ FARKI.
Bu rakamı görmezden gelmeyelim.
Üzerini sloganla kapatmayalım.
Kimseyi kanıtsız biçimde suçlamayalım.
Ama hesabı da kapatmayalım.
Çünkü vatandaşın hakkı hesap sormaktır.
Devletin görevi hesap vermektir.
Ekonomi yönetiminin görevi sonuçlarını anlatmaktır.
Muhalefetin görevi ise sadece iktidarın yanlışlarını saymak değil, vatandaşa nasıl bir ekonomik düzen kuracağını anlatmaktır.
Çünkü vatandaşın istediği kavga değil.
Hesap.
Şeffaflık.
Sorumluluk.
Ve en önemlisi:
CEBİNDEKİ PARASININ NEDEN HER GEÇEN GÜN DAHA AZ ETTİĞİNİN GERÇEK CEVABI.
SON SÖZ
2009'da cebinize 200 TL koydunuz.
Yaklaşık 130 dolar taşıyordunuz.
Bugün cebinize aynı 200 TL'yi koyuyorsunuz.
Yaklaşık 4 dolar taşıyorsunuz.
130 DOLARDAN 4 DOLARA!
Yaklaşık 126 dolarlık fark.
Bir banknotun üzerinde hâlâ 200 yazıyor.
Ama o 200'ün dünyası değişti.
Altın uzaklaştı.
Akaryakıt pahalandı.
Demir pahalandı.
Gıda pahalandı.
Kira pahalandı.
Enerji pahalandı.
Ve en önemlisi:
İNSANIN EMEĞİNİN SATIN ALMA GÜCÜ AZALDI.
Bu nedenle artık ekonomi tartışmasını sadece:
“Dolar kaç lira?”
diye yapmamak gerekiyor.
Asıl soru şu:
“TÜRK İNSANININ CEBİNDEKİ 1 LİRA NEDEN HER GEÇEN YIL DAHA AZ EDİYOR?”
Çünkü mesele 200 TL değil.
Mesele 200 TL'nin temsil ettiği hayat.
Ve 17 yıllık seyir bize çok net bir şey söylüyor:
BANKNOT AYNI KALDI.
RAKAM AYNI KALDI.
AMA SATIN ALMA GÜCÜ KÜÇÜLDÜ.
Şimdi sıra bu küçülmenin ekonomik hesabını çıkarmakta.
Çünkü vatandaşın istediği kavga değil.
Hesap.
Şeffaflık.
Sorumluluk.
Ve en önemlisi:
CEBİNDEKİ PARASININ NEDEN HER GEÇEN GÜN DAHA AZ ETTİĞİNİN GERÇEK CEVABI.
İktidar bunun hesabını vermek zorunda.
Muhalefet ise artık boş sloganları bırakıp bu gerçeği rakamlarıyla, hayatın içinden örnekleriyle ve somut çözüm önerileriyle anlatmak zorunda.
Çünkü vatandaş artık:
“Kim haklı?”
diye sormaktan önce,
“BENİM PARAM NEDEN YETMİYOR?”
diye soruyor.
Ve siyaset, bu soruya cevap veremediği sürece vatandaşın gerçek gündeminden uzak kalmaya mahkûm.
Çünkü artık mesele:
200 TL'NİN KAÇ DOLAR ETTİĞİ DEĞİL.
Mesele:
BİR İNSANIN BİR GÜNÜNÜN EMEĞİNİN KAÇ LİRA ETTİĞİ VE O LİRANIN YARIN NE KADAR EDECEĞİ.
İşte gerçek ekonomik bağımsızlık meselesi tam da budur.





