İZVERİ

Köşe yazısı

500 BİN HAYVAN İTHAL EDİLİYOR, HALK KEMİK KAYNATIYOR

Yıllardır hayvan ithal eden Türkiye, neden hâlâ kendi vatandaşını yeterli ve ulaşılabilir fiyatla etle buluşturacak bir üretim düzeni kuramıyor?

Yayınlandı: 7 Eylül 2026 10:01

Güncellendi: 7 Ekim 2026 10:07

Paylaş

500 BİN HAYVAN İTHAL EDİLİYOR, HALK KEMİK KAYNATIYOR

Türkiye'de artık “Et neden pahalı?” sorusu yetersiz kalıyor.

Asıl soru şu:

Yıllardır hayvan ithal eden Türkiye, neden hâlâ kendi vatandaşını yeterli ve ulaşılabilir fiyatla etle buluşturacak bir üretim düzeni kuramıyor?

2026 yılında 500 bin baş besilik sığır ithalatı planlanıyor.

Bir tarafta yüz binlerce hayvan dışarıdan getiriliyor.

Diğer tarafta vatandaş kilosunu değil gramını hesaplıyor.

Kırmızı et sofradan çekiliyor.

Daha ucuz ürünlere yöneliniyor.

Ve işin en acı noktası:

Et alamayan vatandaş, yemeğine biraz et tadı verebilmek için kemik kaynatıyor.

İşte Türkiye'nin hayvancılık politikasının özeti bundan daha çarpıcı anlatılamaz.

Bu artık yalnızca bir fiyat meselesi değildir.

Bu, üretim politikasının ve ekonomik yönetimin sorgulanması gereken sonucudur.


ÜRETİM YERİNE İTHALAT

Türkiye'nin sorunu hayvan yetiştirmeyi bilmemek değil.

Sorun, üreticinin üretim yapmasının giderek zorlaşmasıdır.

Yem pahalı.

Mazot pahalı.

Elektrik pahalı.

Veteriner ve ilaç giderleri yüksek.

Finansman maliyeti yüksek.

Ahır yatırımı pahalı.

Üretici aylarca sermayesini hayvana bağlıyor, bütün riski taşıyor.

Eğer sonunda emeğinin karşılığını alamıyorsa sürüsünü büyütmek yerine küçültüyor.

Damızlık azalıyor.

Buzağı azalıyor.

Besilik hayvan azalıyor.

Yerli arz daralıyor.

Fiyat yükseliyor.

Sonra ithalat geliyor.

İşte yıllardır tekrarlanan yanlış döngü tam olarak budur.

İthalatla açığı kapatıyorsunuz ama açığı oluşturan üretim sorununu çözmüyorsunuz.

Böylece ithalat geçici çözüm olmaktan çıkıyor, kalıcı bağımlılığın aracına dönüşüyor.


500 BİN HAYVANIN HESABI NEREDE?

2026 programında 500 bin baş besilik sığır ithalatı planlanıyor.

392 bin baş 200 ve üzeri kapasiteye sahip işletmelere, 108 bin baş ise daha küçük işletmelere ayrılmış durumda.

Burada kimseyi peşinen suçlamaya gerek yok.

Ama kamuoyunun sorması gereken sorular son derece açık:

500 bin hayvan nereden geliyor?

Toplam maliyeti nedir?

Hayvan başına gerçek maliyet nedir?

Hangi işletmeye kaç baş tahsis ediliyor?

Hangi bedelle üreticiye teslim ediliyor?

Kesime kadar toplam maliyet ne oluyor?

Et hangi maliyetle piyasaya çıkıyor?

Tüketici neden çok daha yüksek fiyat ödüyor?

Ve en önemlisi:

Bu ithalat Türkiye'nin yerli üretim kapasitesini ne kadar artırıyor?

Eğer bu programın amacı üretimi güçlendirmekse, sonuçları da açıklanmalıdır.

Şeffaflık suçlama değildir.

Kamu kaynağının hesabını sormaktır.


500 BİN HAYVAN İTHAL, VATANDAŞ KEMİK PEŞİNDE

Türkiye'deki ekonomik sıkışmanın en çarpıcı göstergelerinden biri artık kasap tezgâhlarında görülüyor.

Vatandaş daha az et alıyor.

Kilosunu azaltıyor.

Daha ucuz ürünlere yöneliyor.

Kırmızı et alamayan aileler tavukla idare etmeye çalışıyor.

Bir üründen mümkün olduğunca fazla öğün çıkarmanın hesabı yapılıyor.

Ve bazı vatandaşlar artık kemik satın alıyor.

Eskiden çoğu zaman ücretsiz verilen kemikler bugün para karşılığında satılabiliyor.

Çünkü talep artmış durumda.

İnsanlar çorbasına, pilavına veya yemeğine biraz et lezzeti katabilmek için kemik kullanıyor.

Burada mesele kemiğin kaç lira olduğu değil.

Asıl mesele, vatandaşın eti değil, etin kokusunu satın almaya çalışmasıdır.

Bir ülkede insanlar “hangi eti pişirelim?” diye değil,

“Bu parayla kaç gram et alabiliriz?”

diye düşünüyorsa, ekonomik tablonun geldiği nokta ortadadır.

Daha da ağır olanı ise kırmızı etin bazı ailelerin sofrasından tamamen çıkmasıdır.

Et artık günlük tüketim olmaktan çıkıp bayrama, özel güne veya bütçenin izin verdiği nadir zamanlara sıkışıyor.

Etin yerini kemik alıyorsa, artık mesele sadece fiyat değildir.

Bu, gıda yoksulluğudur.


588 LİRALIK KARKAS NASIL 1000 LİRALIK ETE DÖNÜŞÜYOR?

3 Eylül 2026 itibarıyla Ulusal Kırmızı Et Konseyi verilerine göre ortalama yağsız dana karkas fiyatı 588,44 TL/kg, kuzu karkas fiyatı ise 627,29 TL/kg seviyesinde.

Ancak tüketici kırmızı eti çok daha yüksek fiyatlarla satın alıyor.

İşte burada hesap sorulması gereken başka bir zincir ortaya çıkıyor.

Üretici kaç liraya satıyor?

Kesim ne kadar?

Nakliye ne kadar?

Depolama ne kadar?

Parçalama ne kadar?

Aracılık ne kadar?

Perakende ne kadar?

Vergi ve diğer maliyetler ne kadar?

Ve bütün bunların sonunda:

Vatandaş neden bu kadar ödüyor?

Sadece “et pahalı” demek yetmez.

Etin fiyatının nerede ve neden şiştiğini göstermek gerekir.


SİYASET KÜRSÜDE, GERÇEK TENCEREDE

Ekonomik başarı yalnızca tablolarla anlatılamaz.

Vatandaşın mutfağında başka bir ölçü vardır.

Tencere.

Enflasyon yükseliyor.

Gıda harcamaları artıyor.

Hanelerin bütçesi daralıyor.

Kırmızı et ise giderek daha fazla aile için erişilmesi zor bir ürüne dönüşüyor.

Bu nedenle bugün vatandaşın yaşadığı sorun yalnızca “et pahalı” değildir.

Vatandaşın geliri, temel gıda fiyatlarına yetişememektedir.

Siyaset ne söylerse söylesin, mutfaktaki hesap farklıdır.

Çünkü tencere propaganda dinlemez.

Tencere gerçeği söyler.


ÜRETİCİYİ KAYBEDERSENİZ ETİ DE KAYBEDERSİNİZ

Hayvancılık sadece besilik sığırdan ibaret değildir.

Süt üreticisi para kazanamazsa anaç hayvanını elinde tutamaz.

Anaç azalır.

Buzağı azalır.

Damızlık azalır.

Besilik hayvan azalır.

Et arzı düşer.

Fiyat yükselir.

Sonra ithalat yeniden gündeme gelir.

Bu zincirin herhangi bir halkasını ihmal ederek kalıcı çözüm üretemezsiniz.

Et politikasının başlangıç noktası kasap değil, ahırdır.

Üretici yaşayacak ki üretim yaşayacak.

Üretim yaşayacak ki tüketici uygun fiyatlı ete ulaşacak.


KÜÇÜKBAŞI UNUTUP ETİ DIŞARIDA ARAMAK

Türkiye'nin mera ve küçükbaş hayvancılık açısından önemli bir potansiyeli var.

Buna rağmen kırmızı et tartışmalarında çözüm çoğu zaman ithalat üzerinden kuruluyor.

Oysa Türkiye'nin kendi kaynaklarını kullanması gerekiyor.

Mera korunmalı.

Kaba yem üretimi artırılmalı.

Damızlık güçlendirilmeli.

Süt üreticisi korunmalı.

Küçük aile işletmeleri ayakta tutulmalı.

Küçükbaş hayvancılık büyütülmeli.

Finansman maliyeti düşürülmeli.

Hastalıklarla mücadele güçlendirilmeli.

Üreticiye istikrarlı pazar ve öngörülebilir fiyat sağlanmalı.

Çünkü hayvancılık günlük kararlarla değil, uzun vadeli devlet politikasıyla gelişir.


İTHALAT GÜNÜ KURTARIR, ÜRETİM GELECEĞİ

Devlet gerektiğinde ithalat yapabilir.

Bunun kendisi tartışma konusu değildir.

Sorun, ithalatın üretim politikasının yerine geçirilmesidir.

İthal hayvan bugün piyasadaki açığı kapatabilir.

Ama yarının damızlık sürüsünü oluşturmaz.

Boşalan ahırları doldurmaz.

Üreticinin kaybettiği güveni geri getirmez.

Üretim kapasitesini bir gecede artırmaz.

Bu yüzden Türkiye'nin önceliği her yıl daha fazla hayvan ithal etmek değil, bir sonraki yıl daha az ithalata ihtiyaç duyacak üretim kapasitesini kurmak olmalıdır.


YARIN YİNE İTHALAT MI?

2026'da 500 bin baş.

Peki 2027?

Yine ithalat mı?

2028?

Yine ithalat mı?

2029?

Yine ithalat mı?

Yıllar geçiyor, ithalat programları değişiyor, rakamlar değişiyor; fakat temel sorun değişmiyorsa artık ithalatın miktarını değil, politikanın kendisini sorgulamak gerekir.

Çünkü bir ülkenin hayvancılık politikası sürekli dışarıdan hayvan getirmeye dayanıyorsa, orada üretim stratejisi değil, kriz yönetimi vardır.


SON SÖZ: BU SİSTEM KİMİN İÇİN ÇALIŞIYOR?

Bir tarafta 500 bin baş hayvan ithalatı.

Diğer tarafta et alamayan vatandaş.

Bir tarafta ithalat programları.

Diğer tarafta yüksek maliyet altında ezilen üretici.

Bir tarafta karkas fiyatları.

Diğer tarafta tüketicinin ödediği yüksek et fiyatı.

Bir tarafta kamu kaynakları.

Diğer tarafta tenceresinde et yerine kemik kaynatan aileler.

Bu çelişki artık görmezden gelinemez.

Kimse belge olmadan kişi veya şirket suçlamamalı.

Ama hiç kimse de kamuoyuna “hesap sormayın” diyemez.

Çünkü 500 bin hayvanlık bir programın hesabı, bu ülkenin vatandaşına verilmesi gereken hesaptır.

Türkiye'nin ihtiyacı yeni bir ithalat rekoru değil.

Yeni bir üretim düzenidir.

Üreticinin para kazandığı,

tüketicinin makul fiyata et alabildiği,

damızlık ve buzağı üretiminin arttığı,

meraların korunduğu,

küçük aile işletmelerinin yaşadığı,

süt ve et politikasının birlikte yürütüldüğü bir düzen.

Çünkü mesele artık yalnızca et değildir.

Mesele üreticinin geleceğidir.

Mesele vatandaşın alım gücüdür.

Mesele gıda güvenliğidir.

Mesele halkın sofrasıdır.

Ve Türkiye'nin önündeki en ağır çelişki şudur:

500 BİN HAYVAN İTHAL EDİLİYOR, VATANDAŞ ET YERİNE KEMİK KAYNATIYOR.

O halde sorulması gereken soru artık çok açık:

YILLARDIR İTHALAT YAPIYORUZ; NEDEN HÂLÂ ÜRETİMİ KURAMADIK?

Çünkü hayvan ithal edebilirsiniz.

Ama üretimi ithal edemezsiniz.

Üreticinin kaybettiği güveni ithal edemezsiniz.

Halkın sofrasındaki refahı ithal edemezsiniz.

500 BİN HAYVANIN HESABI VERİLMEDEN, TÜRKİYE'NİN HAYVANCILIK DOSYASI KAPANMAZ.

Yorumunuzu Yazın

Yorumlar(0)

Henüz yorum yok.

Yorumlar kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan İZVERİ sorumlu değildir. Hukuka aykırı, nefret içeren veya hakaret barındıran yorumlar kaldırılabilir.

6 dk