Son günlerdeki kritik tartışmalardan birisi, Anayasanın ne zaman ve nasıl yapılacağı konusudur.
Bazıları Anayasanın seçimlerden önce yapılacağını iddia ederken, bazı hukukçular da bunun seçimden sonra mümkün olacağını ifade ediyorlar.
Her iki grup da, Mecliste kaç milletvekili ile kabul edilirse edilsin, mutlaka sonunda referanduma yani halka gidileceğini açıkça beyan ediyor. Bu yöntem tartışması ve zamanlama noktası, en az içerik kadar önemli görünüyor. İçerikle ilgili en kritik tartışma ise, cumhurbaşkanlığı sisteminden geri adım atılıp atılmayacağı ile ilgili olacak gibi görünüyor. Hem devlet başkanının seçim yöntemi hem de yetkileri ile ilgili polemikler yapılıyor.
Yetkilerinin yeniden ihdas edilecek başbakanla paylaşılması üzerine kurgular yapanlar olduğu gibi, seçilmesi için 50+1'den geri adım atılacağına dair senaryolar kamuoyuna taşınıyor. Önümüzdeki dönemde bütün bunların ayrıntısına şahitlik edecek ve gerçeği o günün güç dengeleri içerisinde hep birlikte göreceğiz. Aslında en çok odaklanmamız gereken noktayı, küçük bir ayrıntı gibi ihmal ederek, asıl sorumluluğumuzdan uzaklaşıyoruz. Sonuç itibariyle siyasetin öznesi liderler ve partilerden çok toplumun yani sessiz çoğunluğun kendisidir.
Siyasette güç manipülasyonu ve algı operasyonu yapmayı alışkanlık edinenler, toplumu edilgen bir pozisyona itiyor, nesneleştiriyor ve önemsiz bir pozisyona çekmek istiyorlar. Oysa tarihin dönüşüm noktalarında sessiz çoğunluğun tercihleri, bir rıza inşası açısından kritik öneme sahiptir.
İlk dönem İslam tarihi bu açıdan ibretlik bir ders içermektedir. Son dönem Abbasi Sultanlarından Nasır Lidinillah uzun süren imparatorluğun kaçınılmaz akıbetini görerek, devletin zora girmesi durumunda toplumsal inşanın önemine dikkat çekmiş ve bu alana yönelmiştir. Fütüvvet geleneği, yani cömertlik ve cesaret üzerine bina edilen toplumsal inşa çalışması, sonraki yüzyıllara damgasını vurmuştur. Güç ve saltanat karşısında, toplumsal ahlakı koruma, ekonomik dayanışmayı yaşatma hedefine odaklı Ahilik geleneği, fütüvvet içinden doğmuştur.
Yüzyıllar boyunca Fetret Dönemleri başta olmak üzere, tüm kırılma anlarında Ahiler doğru yerde durarak, toplumu korumaya ve toplumu aktif kılmaya yoğunlaşmıştır. Güç merkeziyle olan ilişkisini, makul ve dengeli bir noktada tutmayı başaran Ahiler, toplumu kurucu özne olarak görmüş, kurtuluşun aktif iradesi biçiminde organize etmeye yönelmiştir. Bugün de, siyaseti, toplumdan kopuk, kulis, dedikodu, ayak oyunu kısır döngüsüne hapsedenlere karşı, tek anlamlı alternatif, toplumsal bilincin ve refleksin yeniden inşasıdır.
Bu yolun zahmetli ve uzun olduğu açıktır. Sorun büyükse, çözümün kolay olmasını beklemek hem toplumu hem kendimizi kandırarak zaman kaybetmektir. Anayasa konusu kritik öneme sahip ve toplum her halükarda bu sürecin hakemi olacaksa, şimdiden topluma yönelmek, sözü topluma söylemek ve toplumun sağlıklı bir uzlaşma, ortak bir akıl geliştirmesine, irade ortaya koymasına dönük çalışmalar yapmalıyız.



