Madam Anahid’i tanır mısınız?
Hiç tanımazsınız… Ama belki tanıyanınız vardır.
Madam Anahid, Kurtuluş’un en güzel kadınlarından biriydi. Genç yaşta dul kalmıştı. Bir oğlu, bir kızı vardı. Terzilik yaparak hem evini geçindiriyor hem de çocuklarını büyütüyordu.
Mahallenin çapkın, zampara dayıları da Madam Anahid’i uzaktan uzağa keserlerdi. Kadın bunun farkındaydı ve bundan rahatsız oluyordu.
Ama Anahid’in de bir kadın olarak özlemleri vardı. Neredeyse on yıldır yalnızdı. O da hayatında birinin olmasını istiyordu.
Ne var ki çocuklarından utanıyor, onlara bunu nasıl anlatacağını bilemiyordu.
Çünkü o zamanların İstanbul’u bugünkü İstanbul değildi.
Örf vardı, adet vardı, ibadet vardı. Mahalle vardı, komşunun gözü vardı, insanların birbirine karşı sorumluluk duygusu vardı. Hele kadınsanız, attığınız her adımı düşünmek zorundaydınız.
Yanlış anlaşılabilecek küçücük bir hareket bile yıllarca peşinizden gelebilirdi.
Biz böyle bir kültürün içinde büyüdük.
Bugün ise başka bir dünyadayız.
Kocasının yanında TikTok’ta video çekip kalçasını sallayan, sonra da bunu milyonlara gösteren bir kadın çıkıyor; sorarsanız son derece inançlı!
Mesele ne yaptığın değil artık…
Yaptığına nasıl bir kılıf bulduğun.
Eskiden insanlar ayıplanmaktan korkardı, bugün ise ayıplanacak davranışına bir gerekçe bulmaktan utanmıyor.
Belki de değişen ahlak değil, ahlak anlayışımız oldu.
Madam Anahid’in hikâyesini düşündükçe şunu anlıyorum:
O dönemin insanları kusursuz değildi. Onların da zaafları, arzuları, günahları vardı.
Ama en azından mahremiyet diye bir şey vardı.
Bugün ise mahremiyetimizi kendimiz teşhir ediyor, sonra da utanmadan başkalarını ahlaksızlıkla suçluyoruz.



