İZVERİ

Köşe yazısı

AYNI KURULTAY, İKİ AYRI ADALET

Milletvekili olmayanlar bakımından yargı çarkı dönüyor. Aynı soruşturma kapsamında adları geçen dokuz milletvekili bakımından ise başka bir yol izleniyor.

Yayınlandı: 18 Eylül 2026 08:25

Güncellendi: 5 Ekim 2026 22:55

Paylaş

AYNI KURULTAY, İKİ AYRI ADALET

Ankara 26’ncı Asliye Ceza Mahkemesi’nde Cumhuriyet Halk Partisi’nin 4-5 Kasım 2023 tarihlerinde gerçekleştirilen 38.Olağan Kurultayı’ndaki oylamaya hile karıştırdıkları iddiasıyla sanık sayısı 12 olan bir dava görülüyor.

Sanıkların aralarında Ekrem İmamoğlu da bulunuyor. Sanıklar duruşmaya çağrılıyor; savunmaları alınıyor; tanıklar dinleniyor. Mahkeme talepler hakkında karar veriyor ve yeni duruşma günü belirliyor.

Kısacası, milletvekili olmayanlar bakımından yargı çarkı dönüyor. Aynı soruşturma kapsamında adları geçen dokuz milletvekili bakımından ise başka bir yol izleniyor. Özgür Özel, Ensar Aytekin, Ali Mahir Başarır, Gökhan Günaydın, Nurhayat Altaca Kayışoğlu, Özgür Karabat, Umut Akdoğan, Veli Ağbaba ve Turan Taşkın Özer hakkındaki soruşturma dosyası ayrılıyor; fezlekeler hazırlanıyor ve TBMM’ye gönderiliyor.

Sonra ne oluyor?

Dosyalar Meclis’te bekliyor.

Ortada aynı kurultay, aynı soruşturma ve birbiriyle bağlantılı iddialar var. Fakat iki ayrı adalet takvimi işliyor.

Milletvekili olmayanlar hâkim karşısına çıkarken milletvekilleri hakkındaki dosyalar, Meclis’in dokunulmazlıklar konusunda karar vermesini bekliyor.

Bu tabloyu yalnızca teknik bir hukuk meselesi olarak göremeyiz. Çünkü mesele doğrudan yurttaşın adalet duygusuna dokunuyor.

Milletvekili şikâyet ederse…

Bir milletvekili bir yurttaştan şikâyetçi olduğunda savcılık soruşturma açabiliyor.

Yurttaş ifadeye çağrılabiliyor. Evi aranabiliyor. Hakkında dava açılabiliyor. Mahkeme önüne çıkarılabiliyor ve suçun sabit görülmesi hâlinde ceza alabiliyor.

Peki, bir yurttaş milletvekilinden şikâyetçi olduğunda ne oluyor?

Savcılık soruşturma yürütüyor, dosya hazırlıyor, fezleke düzenliyor ve evrak Meclis’e gönderiliyor. Meclis dosyayı gündeme almazsa milletvekili sorguya çekilemiyor ve yargılanamıyor. Dosya kimi zaman yasama döneminin sonuna kadar rafta bekliyor.

Bir tarafta bütün ağırlığıyla işleyen yargı, diğer tarafta Meclis raflarında bekleyen dosyalar…

Bu eşitsizlik yurttaşın vicdanını yaralıyor.

Hukukun temel ilkesi açıktır: Hiç kimse kanun önünde imtiyazlı değildir.

Fakat uygulamada milletvekili sıfatı, kürsü dokunulmazlığının çok ötesine geçen fiilî bir yargılanmama ayrıcalığına dönüşebiliyor.

Dokunulmazlık gerekli, fakat sınırsız değil

Elbette milletvekili dokunulmazlığı gereklidir.

İktidarın, savcılıkların veya yargı bürokrasisinin muhalif milletvekillerini soruşturmalar yoluyla susturmasını önleyecek güvenceler bulunmalıdır.

Bir milletvekili Meclis kürsüsünde söylediği söz nedeniyle savcı tehdidi altında bırakılamaz. Milletin temsilcisi, siyasi görüşünü açıkladığı veya hükûmeti eleştirdiği için gözaltına alınma ve tutuklanma korkusuyla görev yapamaz.

Ancak burada birbirine karıştırılan iki ayrı anayasal durum vardır.

Birincisi yasama sorumsuzluğudur. Milletvekilinin Meclis çalışmalarındaki oyunu, sözünü ve düşüncesini korur. Bu koruma demokrasinin vazgeçilmezidir ve kural olarak süreklidir.

İkincisi yasama dokunulmazlığıdır. Milletvekilinin kürsü dışındaki bir suçlama nedeniyle tutulmasını, sorguya çekilmesini, tutuklanmasını ve yargılanmasını Meclis’in kararına bağlayan geçici bir korumadır.

Sorun, bu ikinci korumanın bir yargılanmama zırhına dönüşmesidir.

Bir milletvekilinin Meclis’te yaptığı konuşma nedeniyle hakkında fezleke düzenlenmesi ne kadar yanlışsa; rüşvet, dolandırıcılık, ihaleye fesat karıştırma, tehdit veya bir parti kurultayındaki oylamaya hile karıştırma gibi kürsü faaliyetiyle ilgisi bulunmayan suçlamaların yıllarca bekletilmesi de o kadar yanlıştır.

Birincisi siyasi baskı üretir.

İkincisi cezasızlık algısı yaratır.

Fezleke mahkûmiyet değildir

Özgür Özel ve Veli Ağbaba hakkındaki son fezlekelerin içeriğinin, dosyalar daha TBMM’ye ulaşmadan savcılık tarafından kamuoyuna açıklanması haklı olarak tepki çekti.

Mecliste grubu bulunan partiler, soruşturmanın gizliliğine ve masumiyet karinesine dikkat çektiler.

Bu itiraz doğrudur.

Cumhuriyet savcılığı, fezlekenin içeriğini siyasi bir bildiri gibi kamuoyuna sunamaz. Fezleke bir mahkûmiyet kararı değildir. Hakkında fezleke düzenlenen milletvekili, daha savunması bile alınmadan kamuoyu önünde suçlu ilan edilemez.

Fakat aynı ilke tersinden de geçerlidir:

Dokunulmazlık da beraat kararı değildir.

Bir milletvekilinin suçsuz olup olmadığına siyasi parti grupları veya Meclis komisyonları değil, bağımsız ve tarafsız mahkemeler karar vermelidir.

Sorun yeni değil

Türkiye dokunulmazlık tartışmasını ilk kez yaşamıyor.

1990’lı yıllarda farklı hükûmetlerin programlarına dokunulmazlıkların sınırlandırılacağı yazıldı.

Deniz Baykal, dokunulmazlığın yolsuzluğu koruyan bir zırha dönüşmemesi gerektiğini söyledi.

Mesut Yılmaz, Türkiye’deki milletvekili dokunulmazlığının demokratik ülkelerdeki örneklerden çok daha geniş olduğunu kabul etti.

Bülent Ecevit ve DSP, milletvekilinin kürsüde özgür olması gerektiğini; ancak kürsü dışındaki suçlar nedeniyle mahkeme önüne çıkabilmesini savundu.

Susurluk döneminde de bazı milletvekilleri hakkındaki dosyaların komisyonlarda bekletilmesi eleştiriliyordu.

Yıllar geçti. Partiler ve genel başkanlar değişti. Hükûmet programlarında verilen sözler unutuldu.

Fezlekeler ise birikmeye devam etti.

600 dosyadan 1.052 dosyaya

2016 yılında 135 milletvekili hakkında 600 dokunulmazlık dosyası bulunuyordu.

Anayasa’ya geçici bir madde eklendi ve o tarihe kadar Meclis’e ulaşmış dosyalar bakımından dokunulmazlıklar topluca kaldırıldı.

Ancak bu yöntem de sağlıklı değildi.

Her dosyanın kendi özellikleri içinde incelenmesi yerine yüzlerce dosya tek bir anayasa değişikliğiyle yargıya gönderildi. Dosyaların içinde kürsü konuşmaları ve siyasi faaliyetler nedeniyle hazırlanan fezlekeler de adi suç iddiaları da bulunuyordu.

Sorun çözülmedi; yalnızca o güne kadar biriken dosyalar tasfiye edildi.

Nitekim Nisan 2026’ya gelindiğinde Mecliste 145 milletvekili hakkında 1.052 dosya bulunuyordu.

Gökhan Günaydın’ın açıkladığı rakamlara göre Yeni Parti Grubu’ndaki 91 milletvekili hakkında 282 fezleke hazırlanmıştı. Bunların 62’si yalnızca Genel Başkan Özgür Özel’e aitti.

Bu rakamların kendisi, rejimin sağlıklı işlemediğini gösteriyor.

Bir tarafta kürsü konuşmalarından, basın açıklamalarından ve siyasi eleştirilerden üretilmiş fezlekeler var. Diğer tarafta kürsü faaliyetiyle ilgisi bulunmayan ciddi suç iddiaları…

Hepsi aynı havuza atılıyor ve yıllarca bekletiliyor.

Böyle olunca fezleke hukuki bir belge olmaktan çıkıyor; siyasi baskı, itibarsızlaştırma ve pazarlık aracına dönüşüyor.

Çözüm topluca kaldırmak değil

Doğru çözüm, bütün milletvekili dokunulmazlıklarını kaldırmak değildir.

Milletvekillerini her türlü savcılık müdahalesine açık hâle getirmek, özellikle yargının siyasallaştığı dönemlerde Meclis’i yürütmenin denetimine sokabilir.

Ancak dosyaları süresiz biçimde bekletmek de çözüm değildir.

Yapılması gereken, yasama faaliyetini kesin ve güçlü biçimde korurken kürsü dışındaki suçlamalar için hızlı, şeffaf ve nesnel bir karar mekanizması kurmaktır.

Meclise gelen her dosya belirli bir süre içinde ele alınmalıdır.

Milletvekillerinin söz, oy ve siyasi faaliyetlerinden kaynaklanan fezlekeler derhâl reddedilmelidir. Adi suçlara ve kişisel menfaat sağlama iddialarına ilişkin dosyalar ise bağımsız yargının önüne gönderilmelidir.

Kararlar kişiye, partiye, iktidara veya muhalefete göre değişmemelidir.

Çünkü adalet, kişinin milletvekili olup olmadığına göre farklı hızlarda işlememelidir.

Aynı kurultay, aynı soru

Bugün aynı kurultay soruşturması kapsamında İmamoğlu ve diğer 11 sanık mahkemede yargılanırken dokuz milletvekilinin dosyaları Meclis’te bekliyor.

Bu tablo karşısında yurttaşın şu soruyu sorması kaçınılmazdır:

Bir milletvekili yurttaştan şikâyetçi olduğunda bütün kurumlarıyla işleyen yargı, yurttaş milletvekilinden şikâyetçi olduğunda neden Meclis’in kapısında duruyor?

Bu soruya demokratik ve inandırıcı bir cevap verilmedikçe dokunulmazlık, millet iradesini koruyan anayasal bir güvence olarak değil, seçilmişlerin yargılanmasını önleyen bir ayrıcalık olarak algılanacaktır.

Adaletin herkese eşit işlemediği düşüncesi, yalnızca yargıya değil, Meclis’e ve demokratik rejime duyulan güveni de aşındıracaktır.

Yorumunuzu Yazın

Yorumlar(0)

Henüz yorum yok.

Yorumlar kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan İZVERİ sorumlu değildir. Hukuka aykırı, nefret içeren veya hakaret barındıran yorumlar kaldırılabilir.

5 dk