DEVLET KURMAK DA CHP’Yİ YENİDEN KURMAK DA HERKESİN HARCİ DEĞİLDİR
Tarih, büyük dönüşümleri çoğu zaman birkaç kişinin adı etrafında anlatır. Oysa aynı dönemde yaşayan, aynı tehlikeleri gören, benzer eğitimlerden geçen ve aynı amaçlar uğruna mücadele ettiğini söyleyen çok sayıda insan vardır. Buna rağmen içlerinden yalnızca bazıları olayların yönünü değiştirebilir.
Çünkü tarihsel önderlik, yalnızca cesaret göstermek, kalabalıkları peşinden sürüklemek veya büyük hedefler açıklamak değildir. Doğru kararı doğru zamanda vermeyi, başlanan işi şartlara göre yürütmeyi ve gerektiğinde kullanılan araçlara son vermeyi bilmek gerekir.
Hüsamettin Ertürk’ün hatıralarını içeren İki Devrin Perde Arkası, Osmanlı Devleti’nin son döneminden Cumhuriyet’in kuruluşuna uzanan bu süreci, olayların içinde bulunmuş bir istihbaratçının gözünden anlatır. Ertürk’ün aktardıkları, Mustafa Kemal Atatürk’ün Millî Mücadele’nin önderi hâline gelişinin bir tesadüf olmadığını gösterir.
Mustafa Kemal’i önder yapan, kendisinden önce mücadele edenlerin cesaretini inkâr etmesi veya bütün imkânları tek başına yaratması değildi. O, geçmişten kalan kadroları, teşkilatları, silahları ve siyasal birikimi doğru bir amaç etrafında birleştirdi; fakat geçmişin yanlışlarının ve ihtiraslarının yeni mücadeleyi ele geçirmesine izin vermedi.
Meşrutiyeti İlan Etmek Yetmedi
Ertürk, 1908’de II. Meşrutiyet’in ilan edilmesinden sonra İstanbul’da yaşanan büyük heyecanı ayrıntılarıyla anlatır. Gazeteler kapışılmış, sokaklar dolmuş, bayraklar asılmış; Müslümanlarla gayrimüslimler, hocalarla papazlar kucaklaşmıştı. Meclisin yeniden açılması, yıllardır istibdat yönetimi altında yaşayan toplumda büyük bir gelecek umudu doğurmuştu.
Fakat özgürlüğü ilan etmek, özgür ve hukukla bağlı bir yönetim kurmaya yetmedi.
31 Mart Vakası, siyasal kurumların ne kadar kırılgan olduğunu kısa zamanda gösterdi. İstanbul’da isyan eden askerler hükûmetin istifasını, Meclis’in dağılmasını ve mektepli subayların tasfiyesini istiyordu. İsyanı bastırmak üzere Selânik’ten hareket eden Hareket Ordusu’nun kurmay heyetinde Mustafa Kemal Bey de bulunuyordu.
Mustafa Kemal, henüz Millî Mücadele’den yıllar önce devlet otoritesinin nasıl çözülebildiğini, ordunun siyasal mücadelenin aracı hâline gelmesinin doğuracağı sonuçları ve örgütlü bir azınlığın devlet kurumlarını nasıl işlemez hâle getirebileceğini yakından görmüştü.
Ardından İttihat ve Terakki’nin iktidarı giderek sertleşti. Bâbıâli Baskını sırasında Sadrazam Kâmil Paşa’ya zorla istifa dilekçesi yazdırılırken “zabitanın zoru ile” ifadesinin yerine “milletin arzusu ile” yazılması istendi.
Bu ayrıntı son derece öğreticidir.
Bir kararın altına “milletin arzusu” yazılması, o kararı millet iradesinin ürünü hâline getirmez. Fiilî gücü ele geçirmek başka, hukukî ve siyasal meşruiyet kazanmak başkadır.
İttihat ve Terakki istibdada karşı mücadelede başarılı olmuş; fakat hürriyeti kalıcı kurumlara, hukuka ve çoğulcu bir siyasal düzene dönüştürmekte aynı başarıyı gösterememiştir. Hürriyet için kurulan teşkilat, zamanla iktidarı korumayı devletin ve hukukun üzerinde gören bir yapıya dönüşmüştür.
Demek ki bir hareketi başlatmak ile onu doğru sonuca ulaştırmak aynı şey değildir.
Cesaret Devlet Kurmaya Yetmez
Ertürk, Enver Paşa’nın cesaretini, vatanseverliğini ve teşkilatçılığını inkâr etmez. Onun kaybedilen Rumeli karşısında duyduğu derin acıyı, öfkeyi ve yeniden büyük bir Türk siyasal birliği kurma arzusunu aktarır.
Enver Paşa’nın büyük hedefleri vardı. Teşkilâtı Mahsusa’yı kurmuş; İslam dünyasını ve Türk topluluklarını ortak bir siyasal mücadele etrafında birleştirmeyi amaçlamıştı. Balkan Savaşları sonrasında Edirne’nin geri alınmasında önemli rol oynamış, Osmanlı subayları ve gençleri üzerinde büyük bir etki yaratmıştı.
Fakat devlet yönetmek yalnızca cesaret, vatan sevgisi ve büyük hedeflerle mümkün değildir. Hedef ile imkân, arzu ile gerçeklik, kahramanlık ile devlet sorumluluğu arasında doğru denge kurulmalıdır.
Ertürk’ün aktardığına göre II. Abdülhamid, Birinci Dünya Savaşı’nın başında Enver Paşa’ya, savaşa girilmesinin aceleye getirildiğini söylemiş ve şu tarihsel uyarıda bulunmuştu:
“Bu da bize bir Anadolu’ya mal olursa, o zaman elimizde ne kalır damat?”
Enver Paşa cesurdu; ancak cesaret, doğru zamanlama ve ulaşılabilir hedeflerle birleşmediğinde devleti felakete sürükleyebilirdi. Mustafa Kemal’i ondan ayıran temel özelliklerden biri de buydu. Mustafa Kemal, hedeflerini devletin ve milletin gerçek kuvvetiyle ölçüyor; nihai ülküsünü gözden kaçırmadan, ulaşılabilir aşamalar üzerinden ilerliyordu.
Geçmişi Reddetmeden Geçmişe Teslim Olmamak
Mustafa Kemal, Millî Mücadele’yi hiçbir siyasal ve örgütsel birikimin bulunmadığı boş bir alanda başlatmadı. Kuva-yı Milliye içinde daha önce Teşkilâtı Mahsusa’da görev yapmış çok sayıda insan bulunuyordu. İstanbul’daki askerî depolarda silah ve cephane vardı. Eski İttihatçılar arasında haberleşme, örgütlenme ve gizli faaliyet konusunda tecrübeli kadrolar mevcuttu.
Ertürk, İstanbul’daki askerî ambarlarda Osmanlı ordusunu uzun süre idare edebilecek miktarda silah ve cephane bulunmasını, Enver Paşa’nın savaş sonrasında yeni bir mücadelenin gerekebileceğini öngörmesine ve Levazımatı Umumiye Reisi İsmail Hakkı Paşa’nın dürüstlüğüne bağlar.
Mustafa Kemal, bütün bu birikimden yararlandı. Ancak Millî Mücadele’nin İttihat ve Terakki’nin yeniden iktidara gelme hareketi olarak görülmesine izin vermedi. Enver Paşa’nın Anadolu’ya dönmesini engellemesinin sebeplerinden biri de buydu.
Nitekim Ertürk’ün aktardığına göre Talât Paşa da Berlin’den eski İttihatçılara şu çağrıyı yapıyordu:
“Vaktiyle Enver Paşa’yı kendinize bayrak yapmıştınız, şimdi hepinize düşen vazife Mustafa Kemal Paşa’nın arkasından gitmek ve memleketi kurtarmaktır.”
Bu çağrı, Mustafa Kemal’in önderliğinin yalnızca kendi yakın çevresinde değil, eski iktidar kadroları arasında da kabul edilmeye başlandığını gösterir.
Mustafa Kemal’in başarısı, geçmişin bütün kadrolarını tasfiye etmek değildi. Geçmişten kalan imkânları yeni bir siyasal amaç etrafında birleştirirken eski iktidar ilişkilerinin yeni mücadeleyi ele geçirmesine izin vermemesiydi.
Yeniden inşa da budur: Geçmişi tümüyle reddetmeden, geçmişin yanlışlarına teslim olmamak.
Yardımı Almak İradeyi Teslim Etmemek
Mondros Mütarekesi’nden sonra Millî Mücadele’nin paraya, silaha, cephaneye ve dış desteğe ihtiyacı vardı. Batılı devletlerin Anadolu’yu paylaşmaya yöneldiği bir dönemde Sovyet Rusya ile ilişki kurulması bir tercih olmanın ötesinde zorunluluk hâline gelmişti.
Ancak Sovyet Rusya’nın da Anadolu üzerinde siyasal ve ideolojik hedefleri vardı.
Ertürk’ün anlatımına göre Mustafa Kemal, Sovyetlerden yardım sağlamak amacıyla kontrollü bir komünist görünümün oluşmasına izin verdi. Ankara’da Türkiye Komünist Partisi, Türkiye İştirakiyun Fırkası ve Yeşil Ordu gibi teşkilatlar ortaya çıktı. Hükûmet, komünist teşkilatın kurulduğunu dünyaya duyurdu.
Bu siyaset iki ayrı sonuç doğuruyordu. Sovyet Rusya’ya, Ankara’nın yeni rejime yakınlaşabileceği görüntüsü veriliyor; İtilaf Devletleri ise Bolşevikliğin Anadolu üzerinden yayılabileceği ihtimaliyle karşı karşıya bırakılıyordu. Böylece Sovyetlerden para, silah ve cephane yardımı sağlanırken Batılı devletler üzerinde de baskı oluşturuluyordu.
Fakat Mustafa Kemal, yardım almakla iradeyi teslim etmek arasındaki sınırı korudu.
Rusya bağlantılı gerçek komünist örgütlenmeler Ankara ve Eskişehir’de faaliyet göstermeye, bazı milletvekilleri bu çevrelere katılmaya ve yapılar devlet içinde bağımsız bir siyasal güç oluşturmaya başlayınca şartlar değişti. Üstelik aynı dönemde Enver Paşa’nın Anadolu’ya dönmesi ve Meclis içindeki taraftarlarıyla birleşmesi ihtimali ortaya çıkmıştı.
Mustafa Kemal, kendi açtığı siyasal alanın başkaları tarafından ele geçirilmesine izin vermedi. Ertürk’ün anlatımına göre Ankara ve Eskişehir’deki komünist merkezler kapatıldı; denetim altında tutulan teşkilatlar feshedildi; bağımsız komünist yapılanmalar hakkında soruşturma başlatıldı ve Enver Paşa’nın Anadolu’ya dönüşü engellendi.
Mustafa Kemal ihtiyaç duyduğu aracı oluşturmuş, belirli bir amaç doğrultusunda kullanmış ve o araç bağımsız bir iktidar odağına dönüşmeye başladığında ona son vermişti.
Mustafa Suphi Meselesi
Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Anadolu’ya gelişi, Sovyet yardımı ile Sovyet nüfuzu arasındaki sınırın ne kadar hassas olduğunu gösteren en tartışmalı olaylardan biridir.
Ertürk’ün aktardığı Fevzi Çakmak değerlendirmesinde, Mustafa Suphi’nin beraberindeki komünist kadrolarla Ankara’ya gelmesi ve Moskova’nın desteğiyle Büyük Millet Meclisinin karşısında yeni bir siyasal merkez oluşturması ciddi bir tehlike olarak görülmektedir.
Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Trabzon açıklarında öldürülmesi, Millî Mücadele tarihinin tartışmalı ve karanlık olaylarından biridir. Ertürk, onların daha sonra başlarına ne geldiğinin öğrenilemediğini söyler.
Bununla birlikte Ertürk’ün anlatımından açıkça çıkan siyasal sonuç şudur: Ankara, Sovyet yardımını kabul etmiş; fakat Moskova’ya bağlı alternatif bir iktidar merkezinin Anadolu’da kurulmasına izin vermemiştir.
Bu tutum, dış yardımla dış denetim arasındaki farkın görülmesidir. Mustafa Kemal, hangi kuvvetle ne kadar iş birliği yapılacağını ve bu iş birliğinin nerede sona ermesi gerektiğini biliyordu.
Milis Kuvvetinden Devlet Otoritesine
Millî Mücadele yalnızca düzenli ordularla başlamadı. İşgalin ilk döneminde yerel direniş örgütlerinden, gönüllü birliklerden ve milis kuvvetlerinden yararlanıldı. Çünkü merkezî otoritenin çöktüğü ve düzenli ordunun büyük ölçüde dağıtıldığı şartlarda başka bir imkân bulunmuyordu.
Topal Osman ve kuvvetleri de bu olağanüstü şartların ortaya çıkardığı yapılardan biriydi. Karadeniz bölgesindeki mücadelede görev almış, gönüllü birlikler oluşturmuş ve Ankara’da etkili bir silahlı güce dönüşmüştü.
Ancak savaşın olağanüstü şartlarında yararlanılan düzensiz kuvvetler, devlet kurulurken kendi liderlerine bağlı bağımsız silahlı yapılar olarak varlıklarını sürdüremezdi.
Milis kuvveti, devlet otoritesinin yerini alamaz. Bir kişi veya topluluk, geçmişte ne kadar önemli hizmet yapmış olursa olsun, hukukun üzerinde bağımsız bir güç odağı hâline gelemez. Ali Şükrü Bey’in öldürülmesi etrafında yaşanan gelişmelerin ardından Topal Osman kuvvetlerinin tasfiye edilmesi de savaş döneminin araçlarından düzenli devlet otoritesine geçiş zorunluluğu içinde değerlendirilmelidir.
Buradan çıkarılacak sonuç, devletin kendi otoritesinden bağımsız hareket eden silahlı bir yapının devamına izin verip vermeyeceğidir.
Millî Mücadele düzensiz kuvvetlerin cesaretinden yararlanmıştı. Fakat Cumhuriyet, her biri kendi liderine bağlı silahlı kuvvetlerin üzerine kurulamazdı.
Devlet kurmak, olağanüstü dönemde kullanılan araçları kalıcı iktidar ortaklarına dönüştürmemeyi de gerektirir.
Ne Zaman Başlanacağını ve Ne Zaman Son Verileceğini Bilmek
Hüsamettin Ertürk, yıllar sonra Mareşal Fevzi Çakmak ile yaptığı bir görüşmeyi aktarır. Fevzi Çakmak, Sovyetlerle kurulan ilişkinin ve komünist teşkilatlanmaya bir süre izin verilmesinin tehlikeli olduğunu kabul eder. Ancak Mustafa Kemal’in bu tehlikeyi gördüğünü, Sovyetlerin Anadolu’ya asker sokmasına, Mustafa Suphi’nin alternatif bir siyasal merkez oluşturmasına ve Enver Paşa’nın Millî Mücadele’nin önderliğini ele geçirmesine izin vermediğini belirtir.
Ardından Mustafa Kemal’in liderliğini şu sözlerle özetler:
“Mustafa Kemal Paşa’nın meziyeti, bir işe ne zaman başlanacağını, nasıl yürütüleceğini ve ne zaman o işe son verileceğini bilmesindeki emsalsiz kabiliyeti idi. O, bu işe tam zamanında darbeyi indirmişti.”
Bu cümle, Mustafa Kemal’in devlet kuruculuğunun özüdür.
O, hiçbir siyasal aracı kutsallaştırmadı. İhtiyaç duyulan ittifakları kurdu; fakat hiçbir ittifaka devlet iradesini teslim etmedi. Eski kadroların tecrübesinden yararlandı; fakat eski örgütlerin yeniden iktidar olmasına izin vermedi. Milis kuvvetlerini kullandı; fakat devlet içinde bağımsız silahlı otoriteler oluşmasını kabul etmedi. Sovyet yardımını aldı; fakat Türkiye’yi Sovyet nüfuzuna bırakmadı.
Mustafa Kemal’i önder yapan yalnızca mücadeleyi başlatması değildi. Mücadelenin amacını, araçlarını, sınırlarını ve hangi aşamada hangi araca son verilmesi gerektiğini belirleyebilmesiydi.
CHP’nin Yeniden İnşası
Bugün Cumhuriyet Halk Partisi’nin içinde bulunduğu duruma da bu tarihsel ölçüyle bakılmalıdır.
CHP herhangi bir siyasi parti değildir. Millî Mücadele’nin siyasal birikiminden doğmuş, Cumhuriyeti kurmuş, çok partili rejime geçişi mümkün kılmış ve iktidarı seçim sonucunda devretmiş bir partidir. Bu nedenle CHP’de yaşanan hukuk ve meşruiyet sorunları yalnızca parti içindeki makam mücadelesinden ibaret görülemez.
Kurultaylar etrafında yaşanan tartışmalar, parti organlarının meşruiyetine ilişkin sorunlar ve birbirini takip eden yargı süreçleri CHP’yi bir yeniden inşa zorunluluğuyla karşı karşıya bırakmıştır.
Bu eşik, kişisel hesaplaşmaların değil, kurumsal arınmanın başlangıcı olmalıdır.
Ne var ki bu sürecin siyasal ve hukuksal safhalarında yer almamış bazı isimlerin şimdiden genel başkanlık için hazırlık yaptığı görülmektedir. Hukukun üstünlüğünü savunmanın siyasal bedelini üstlenmemiş, partinin tarihsel kimliğinin korunması için açık bir irade ortaya koymamış ve meşruiyet mücadelesinin içinde bulunmamış kişilerin sonuç ortaya çıkmadan makam hesabı yapması düşündürücüdür.
Elbette herkes genel başkanlığa aday olabilir. Fakat aday olabilmek başka, tarihsel sorumluluk üstlenebilmek başkadır.
Bir makamın boşalmasını beklemekle o makamın hukukî, siyasal ve ahlaki meşruiyetini yeniden kurmak aynı şey değildir.
Kılıçdaroğlu’nun Tarihsel Görevi
Kemal Kılıçdaroğlu’nun önündeki görev, yeniden genel başkanlık koltuğuna oturmaktan önce, o koltuğun meşruiyetini yeniden kurmaktır.
Yeniden inşa sürecinde farklı kadrolardan, görüşlerden ve örgütsel imkânlardan yararlanılabilir. Ancak, hiçbir kişi, grup veya çıkar çevresi bu süreci ele geçirerek kendisine makam ve nüfuz üretememelidir.
Mustafa Kemal’in geçmişin kadrolarından yararlanırken İttihat ve Terakki’nin yeniden iktidar olmasına izin vermemesi gibi, Kılıçdaroğlu da CHP’nin bütün birikiminden yararlanmalı; fakat eski yanlış ilişkilerin, kapalı çıkar ağlarının ve kişisel iktidar hesaplarının yeniden inşa sürecini yönlendirmesine izin vermemelidir.
Öncelikle kurultayların, parti organlarının ve karar süreçlerinin hukukî meşruiyeti tartışmasız hâle getirilmelidir. CHP kendi tüzüğüne, kurumsal geleneklerine ve hukuk devleti anlayışına dönmelidir.
Ayrıca; kadro anlayışı değiştirilmelidir. Parti yönetiminde ölçü, kişisel yakınlık, sadakat ilişkileri, kamuoyu görünürlüğü veya siyasal pazarlık gücü olmamalıdır. Bilgi, liyakat, örgüt deneyimi, ahlaki güvenilirlik ve devlet yönetme yeteneği esas alınmalıdır.
CHP yalnızca bir sonraki seçime değil, Türkiye’yi yönetmeye hazırlanmalıdır. İç politika, güvenlik, ekonomi, toplumsal meseleler ve dış siyasa alanlarında çalışan; akademik birikim ile devlet tecrübesini buluşturan kalıcı bir Siyasa Kurulu oluşturulmalıdır.
Altı Ok, törenlerde hatırlanan donmuş bir miras olarak kalmamalı; yaşayan bir devlet tahayyülüne dönüştürülmelidir.
Yeniden Kurmak ve Zamanında Bırakmak
Atatürk’ün liderlik anlayışından çıkarılması gereken belki de en önemli ders, bir görevin ne zaman tamamlandığını bilmektir.
Kılıçdaroğlu’nun başarısı yalnızca yeniden genel başkan olmasında değil; partiyi kurumsal olarak ayağa kaldırdıktan, kadroları ve programı oluşturduktan sonra CHP’nin geleceğini özgür ve güvenilir bir kurultayın iradesine teslim edebilmesinde olacaktır.
Bu nedenle bugün sorulması gereken asıl soru şudur:
Kemal Kılıçdaroğlu, CHP’nin yeniden genel başkanı olmakla mı yetinecek, yoksa CHP’yi yeniden kuran geçiş döneminin tarihsel önderi mi olacaktır?
İkinci görev, birincisinden çok daha ağır ve değerlidir. Genel başkanlık bir makamdır. Yeniden inşa ise tarihsel bir sorumluluktur.
Bugün CHP’nin ihtiyacı yalnızca yeni bir genel başkan adayı değildir. Partinin hukukunu, kimliğini, kadrolarını ve devlet yönetme iddiasını yeniden kuracak bir iradeye ihtiyaç vardır.
Mücadelenin içinde bulunmadan makam için hazırlananlarla, makamı düşünmeden kurumu ayağa kaldırmak için sorumluluk üstlenenler aynı yerde durmazlar.
Devlet kurmak da CHP’yi yeniden kurmak da herkesin harcı değildir.
Tarih, koltuğa ilk oturanları değil; gerektiği anda sorumluluk alanları, başladığı işi doğru yöntemle yürütenleri ve görevi tamamlandığında o koltuktan kalkmasını bilenleri kurucu olarak yazar.
Kaynak: Hüsamettin Ertürk, İki Devrin Perde Arkası, hatıraları kaleme alan Samih Nafiz Tansu, Sebil Yayınevi, İstanbul, 1996.





