Aynı Savcı, İki Soruşturma: Bir Şüphe Açıklamasının Suç İsnadına Dönüşmesi ve Yanıt Bekleyen Sorular
Hukuk devletinde adalet, yalnızca mahkemelerin verdiği kararlarla değil, o kararlara ulaşılmasını sağlayan soruşturma işlemlerinin hukuka uygunluğu, tutarlılığı ve denetlenebilirliğiyle de anlam kazanır.
Cumhuriyet savcısının görevi, suç işlendiği iddiasını araştırmak, maddi gerçeği ortaya çıkarmak, şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplamak ve suçtan zarar görenlerin başvurularını hukuk çerçevesinde değerlendirmektir.
Bu nedenle iki ayrı soruşturma dosyasında karşılaştığım işlemleri kamuoyunun değerlendirmesine sunmak istiyorum.
Her iki dosyanın Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’ndaki soruşturma aşamasında da aynı Cumhuriyet savcısının, Mehmet Arslan'ın imzası bulunmaktadır.
Birinde şüpheli, daha sonra sanık oldum. Diğerinde ise şikâyetçiyim.
Bir soruşturmada hakkımdaki ihbar üzerine yetkisizlik kararı verilmesinden sonra Yükseköğretim Kurulu’na ayrıca yazı gönderildi. Savcılıkta teslim ettiğim yazılı savunmamı UYAP dosyasında bulamadım.
Diğer soruşturmada ise iki ayrı televizyon yayını hakkında yaptığım şikâyetler birleştirildi; ancak dosya başka bir başsavcılığa gönderilirken iki ayrı şikâyetin bulunduğu kararın gerekçesinde açıklanmadı. Sonrasında yalnızca bir yayın üzerinden iddianame düzenlendi.
Bunlar, yanıtlanması gereken hukuki sorular ortaya çıkarıyor.
I. CHP Kurultayları, YSK Kararları ve Hakkımda Başlatılan Soruşturma
Cumhuriyet Halk Partisi’nin 38. Olağan Kurultayına ilişkin ceza soruşturmasında tanık olarak yer aldım. Yine CHP’nin 6 Nisan 2025 tarihindeki 21. Olağanüstü Kurultayına ilişkin olarak seçim hukuku kapsamında başvurularda bulundum.
CHP'nin 21 Eylül 2025 tarihinde gerçekleştirilen 22. Olağanüstü Kurultayı hakkında da parti tüzüğünün uygulanmasına, delege işlemlerine ve seçim kurullarının kararlarına ilişkin itirazlarımı ilgili makamlara sundum.
YSK'nin 30 Eylül 2025 tarihli, 2025/348 sayılı kararının ileri sürdüğüm tam kanunsuzluk iddialarını yeterince karşılamadığı kanaatindeydim.
18 Ekim 2025 tarihinde sosyal medya hesabımdan bu kararı eleştiren bir paylaşım yaptım.
Paylaşımımda, ortaya çıkan hukuki uyuşmazlıkların, FETÖ ve devamı niteliğinde olabileceğinden şüphelendiğim bir yapılanmanın YSK üzerinde etkili olabileceği ihtimalini düşündürdüğünü belirttim.
Ancak paylaşımımın ilgili bölümünde kullandığım sözlerin tamamı şuydu:
“FETÖ ve dönüşeni bir paralel yapının YSK'yı ele geçirmiş olduğu şüphesine yol açtığından Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na genel hükümlere göre örgütlü suçlar bağlamında soruşturma başlatması için dilekçemin bir örneğinin ivedilikle gönderilmesini de talep edeceğim.”
Bu cümlede iki husus bulunmaktadır: Birincisi şüphe açıklaması, ikincisi de Cumhuriyet Başsavcılığına başvuruda bulunma iradesi.
Şüphe bildirmek ile bir olgunun kesin olarak gerçekleştiğini ileri sürmek aynı şey değildir. Bununla birlikte şüphe biçimindeki her açıklamanın ceza hukuku bakımından sorumsuzluk doğurduğunu da iddia etmiyorum. Söylediğim, ifadelerin bütünü ve bağlamı içerisinde değerlendirilmesi gerektiğidir.
YSK Başkanlığı, 21 Ekim 2025 tarihinde hakkımda suç duyurusunda bulundu.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığında başlatılan soruşturma, Cumhuriyet Savcısı Mehmet Arslan tarafından yürütüldü.
II. Yetkisizlik Kararından Sonra YÖK'e Gönderilen Yazı
Cumhuriyet Savcısı Mehmet Arslan, 5 Kasım 2025 tarihinde, 2025/247293 sayılı soruşturma kapsamında yetkisizlik kararı vererek dosyanın Giresun Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine karar verdi.
Kararda isnat edilen suç, halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik olarak nitelendirilmişti.
Ancak aynı savcı, yetkisizlik kararından iki gün sonra, 7 Kasım 2025 tarihinde Yükseköğretim Kurulu’na (YÖK) ayrıca yazı gönderdi.
Burada özellikle belirtmeliyim ki söz konusu yazı, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu kapsamında soruşturma izni istenmesine yönelik değildi. Hakkımda yürütülen soruşturmanın Giresun Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderildiği bildiriliyor, ilgili evrak da yazıya ekleniyordu.
Peki, yetkisizlik kararı veren Cumhuriyet savcısı, aynı soruşturmayı neden ayrıca YÖK'e bildirme gereği duymuştu?
Bu bildirimin hukuki dayanağı ve amacı neydi?
YÖK, gönderilen yazıyı Giresun Üniversitesi’ne iletti. Üniversitede inceleme başlatıldı ve sonuçta 2547 sayılı Kanun kapsamında işleme konulmama kararı verildi.
Üstelik Giresun Cumhuriyet Başsavcılığı, 17 Kasım 2025 tarihli karşı yetkisizlik kararında, isnat edilen fiilin akademik görevimle bağlantılı olmadığını belirtti. Bu kez suçun hukuki nitelendirmesi de hakaret olarak yapıldı.
Yetki uyuşmazlığı üzerine Ordu 2. Ağır Ceza Mahkemesi, 13 Ocak 2026 tarihinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nı yetkili kıldı.
Dolayısıyla bir sosyal medya paylaşımı nedeniyle başlatılan soruşturma, önce Giresun'a gönderilmiş, aynı zamanda YÖK üzerinden üniversiteme bildirilmiş, ardından yeniden Ankara'ya dönmüştü.
Bir Cumhuriyet savcısının başka bir kamu kurumuna bilgi vermesi, tek başına hukuka aykırılık anlamına gelmez.
Ancak somut olayda, yetkisizlik kararı verilmiş bir soruşturmaya ilişkin bildirimin hangi gerekçeyle yapıldığının ve bu bildirimin üniversitede ayrıca inceleme başlatılmasına nasıl yol açtığının açıklığa kavuşturulması gerektiğini düşünüyorum.
III. Savcılık Odasında Yaşadığım Olay ve Dosyada Bulamadığım Savunma
13 Nisan 2026 tarihinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nda, Cumhuriyet Savcısı Mehmet Arslan'ın huzurunda ifade verdim.
İfadem sırasında, YSK kararlarına ilişkin hukuki değerlendirmelerimi anlatıyordum.
Kendisine, “Siz de hukukçusunuz” dedim.
Bunun üzerine, hatırladığım şekliyle, “Siz ne diyorsunuz beyefendi? Bana hukukçu demek hakarettir. Ben Cumhuriyet Savcısı'yım” karşılığını verdi.
Bu sözleri şaşkınlıkla karşıladım. Çünkü hukukçu olmak ile Cumhuriyet savcısı olmak birbirinin karşıtı değildir.
Ancak benim için daha önemli olan, ifademin sonunda yaşanan başka bir olaydı.
Soruşturmaya ilişkin hazırladığım 13 Nisan 2026 tarihli, iki sayfalık yazılı savunma dilekçemi Cumhuriyet savcısına bizzat teslim ettim.
Dilekçeyi aldı ve ifademe ekleneceğini söyledi.
Yazılı savunmamın ifademe eklenmesini istediğim, ifade tutanağına da yansımıştı.
Buna karşılık daha sonra incelediğim UYAP kayıtlarında bu dilekçeme rastlamadım. Düzenlenen iddianamede de yazılı savunmamdan söz edilmediğini gördüm.
Bu durumda şu soruların yanıtlanması gerekiyor:
Savcılıkta teslim ettiğim ve ifademe eklenmesini açıkça istediğim iki sayfalık savunma dilekçesi soruşturma dosyasına kaydedildi mi?
Kaydedildiyse neden erişebildiğim dosya evrakında görünmüyor?
Kaydedilmediyse bunun nedeni nedir?
Dilekçenin iddianamede anılmaması, tek başına dosyaya alınmadığını kanıtlamaz. Ancak dilekçenin akıbetinin araştırılması, savunma hakkının etkin kullanılması bakımından önemlidir.
CMK'nın 147. maddesi, şüphelinin suçlamaya ilişkin açıklama yapabilmesini ve lehine olan delillerin toplanmasını isteyebilmesini güvence altına alır. CMK'nın 160/2. maddesi ise Cumhuriyet savcısına şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplama yükümlülüğü getirir.
Savunmamın soruşturma evrakına alınıp alınmadığının açıklığa kavuşturulmasını istemem bu nedenledir.
IV. İhbardan İddianameye, İddianameden Mütalaaya: Bir Şüphe Açıklamasının Suç İsnadına Dönüşmesi
Hakkımda yürütülen soruşturma ve kovuşturmada üzerinde durulması gereken bir başka husus, 18 Ekim 2025 tarihli sosyal medya paylaşımımın YSK Başkanlığı’nın ihbar yazısında, Cumhuriyet savcısının iddianamesinde ve duruşma savcısının esas hakkındaki mütalaasında nasıl değerlendirildiğidir.
Birinci aşama: YSK Başkanlığı’nın 21 Ekim 2025 tarihli ihbarı
YSK Başkanı Ahmet Yener imzalı yazıda, paylaşımımdan şu bölüm aktarılmıştır:
“...YSK'nın red kararlarından bahisle, FETÖ ve dönüşeni bir paralel yapının YSK'yi ele geçirmiş olduğu şüphesine yol açtığından...”
Ancak hemen ardından bu sözlerle YSK üyelerini FETÖ üyeliğiyle itham ettiğim ileri sürülmüştür.
Dikkat edilirse ihbar yazısında “şüphesine yol açtığından” ifadesi bulunmaktadır. Buna rağmen bu şüphe açıklaması, kurul üyelerine yöneltilmiş bir üyelik isnadı olarak yorumlanmıştır.
Üstelik paylaşımımın devamında Cumhuriyet Başsavcılığından soruşturma başlatılmasını isteyeceğimi açıklayan bölüm ihbar yazısındaki alıntıya alınmamıştır.
İkinci aşama: 16 Nisan 2026 tarihli iddianame
Cumhuriyet Savcısı Mehmet Arslan tarafından düzenlenen iddianamede sosyal medya paylaşımımın tamamına yer verilmiştir.
Buna rağmen suçlamanın dayanağı olarak, YSK üyelerini FETÖ üyeliğiyle itham ettiğim değerlendirmesi benimsenmiştir.
Buradaki sorun, paylaşımın iddianamede hiç bulunmaması değildir. Sorun, paylaşımın bütününe yer verilmesine rağmen şüphe açıklaması ile adli makamlara başvuru iradesinin, suçun unsurları bakımından nasıl değerlendirildiğinin yeterince açıklanmamış olmasıdır.
Üçüncü aşama: 8 Ekim 2026 tarihli esas hakkındaki mütalaa
Ankara 65. Asliye Ceza Mahkemesi’ndeki ilk duruşmada Cumhuriyet Savcısı Muhammed Safa Yıldırım, esas hakkındaki mütalaasını sunmuştur.
Mütalaada, YSK'nin ret kararlarından söz edilerek “FETÖ ve dönüşeni bir paralel yapının YSK'yı ele geçirmiş olduğu” ifadesi suçlamanın dayanağı olarak aktarılmıştır.
Bu aktarımda ise “şüphesine yol açtığından” sözleri bulunmamaktadır.
Aynı şekilde, Cumhuriyet Başsavcılığından soruşturma başlatılmasını isteyeceğime ilişkin açıklamam da yer almamaktadır.
Böylece üç aşamada birbirinden farklı fakat bağlantılı bir durum ortaya çıkmıştır:
YSK Başkanlığının ihbarında şüphe ifadesi alıntılanmış, ancak üyelik isnadı olarak yorumlanmıştır.
İddianamede paylaşımın tamamına yer verilmiş, fakat şüphe açıklamasının hukuki anlamına ilişkin savunmamın karşılanmadığı kanaatindeyim.
Esas hakkındaki mütalaada ise şüpheyi ifade eden sözler de alıntının dışında kalmıştır.
Dolayısıyla burada tartışılması gereken, yalnızca birkaç kelimenin aktarılıp aktarılmaması değildir.
Bir şüphe açıklamasının önce kesin bir isnat olarak yorumlanması, ardından bu yoruma dayalı suçlamanın yargılama boyunca sürdürülmesi ve nihayet mütalaada şüpheyi gösteren şikayette bulunulacağına dair sözlerin yer almaması, savunma hakkı ve ifade özgürlüğü bakımından değerlendirilmesi gereken bir süreçtir.
11 Mayıs 2026 tarihinde mahkemeye sunduğum dilekçede, paylaşımımdaki hangi sözün hangi mağdura karşı hangi nedenle hakaret oluşturduğunun somutlaştırılmasını istedim.
8 Ekim 2026 tarihli duruşmada savunmamı tamamlamadığımı belirttim. Buna rağmen esas hakkındaki mütalaa sunuldu. Mahkeme, mütalaaya karşı savunmamızı hazırlamamız için süre vererek duruşmayı 1 Aralık 2026 tarihine bıraktı.
Henüz hakkımda verilmiş bir mahkûmiyet kararı bulunmuyor.
Benim talebim, sözlerimin hukuki sorumluluk doğurup doğurmadığının, eksiltilmiş bir anlatım üzerinden değil, paylaşımımın tamamı ve başvurularımın bağlamı içerisinde belirlenmesidir.
V. İsmail Saymaz Hakkındaki İki Şikâyet
Şimdi diğer soruşturma dosyasına gelelim.
Gazeteci İsmail Saymaz'ın Halk TV'de yaptığı açıklamalar nedeniyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına iki ayrı şikâyet dilekçesi sundum.
İlk şikâyetim, 9 Haziran 2025 tarihinde yayımlanan Kürşat Oğuz'la Rota programına ilişkindi.
17 Haziran 2025 tarihli dilekçemde, CHP'nin 38. Olağan Kurultayına ilişkin ceza soruşturmasında tanıklık yapan kişiler hakkında kullanılan ifadelerin suç oluşturabileceğini ileri sürdüm.
İkinci şikâyetim ise 18 Haziran 2025 tarihinde yayımlanan İsmail Küçükkaya ile Yeni Bir Sabah programına ilişkindi.
Bu yayında İsmail Saymaz, tanıklığım ve akademik kimliğim hakkında doğrudan değerlendirmelerde bulunmuştu.
Örneğin, akademik unvanıma ve çalıştığım üniversiteye değinilerek şu sözler kullanılmıştı:
“Bu adamı, bir insan bu adamı nasıl akademisyen yapar.”
Yayında ayrıca tanıkların güvenilirliği hakkında ağır nitelendirmeler yapılmış, benim savcılık ifademin içeriğine ilişkin iddialar ileri sürülmüştü.
Bu sözlerin hakaret ve şikâyet dilekçemde belirttiğim diğer suçlar kapsamında değerlendirilmesini talep ettim.
Elbette bir gazetecinin iddianameyi, tanık ifadelerini veya bir soruşturmayı eleştirme hakkı vardır. Benim şikâyetim, bu eleştirilerin bazı bölümlerinin doğrudan kişiliğime ve akademik saygınlığıma yöneldiği iddiasına dayanıyordu.
İki şikâyet birbirinden farklı tarihlerde yapılan, farklı içeriklere sahip iki ayrı televizyon yayınına ilişkindi.
VI. Mehmet Arslan'ın Birleştirme ve Yetkisizlik Kararları
Ankara Cumhuriyet Savcısı Mehmet Arslan, 24 Haziran 2025 tarihinde iki soruşturmayı birleştirdi.
Aynı gün yetkisizlik kararı vererek dosyayı Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdi.
Ancak burada dikkat çekici bir durum ortaya çıktı.
Yetkisizlik kararının ekinde her iki şikâyet dilekçem de bulunmasına rağmen kararın gerekçesinde iki ayrı şikâyetin ve iki ayrı televizyon yayınının bulunduğu açıkça belirtilmedi.
Kararda suç tarihi 18 Haziran 2025 olarak gösterilmişti.
Buna karşılık açıklama bölümünde 9 Haziran 2025 tarihli Kürşat Oğuz'la Rota programından söz ediliyordu.
Dolayısıyla kararın suç tarihi ile gerekçesinde anlatılan yayın aynı değildi.
Dosya Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’na ulaştı.
Burada yaptırılan bilirkişi incelemesi 9 Haziran 2025 tarihli yayın üzerinden yürütüldü. Düzenlenen çözüm raporu veya “Bilirkişi Raporu” da bu yayının içeriğini kapsıyordu. Zabıt katibi olduğu anlaşılan bir personelce hazırlanan “Bilirkişi Raporu”nun kapağında, görevlendirme tarihi 08.08.2025, rapor tarihi ise 05.08.2025 yazıyor.
Bakırköy Cumhuriyet Savcısı Yusuf Demir, 18 Mayıs 2026 tarihinde İsmail Saymaz hakkında hakaret suçundan iddianame düzenledi.
İddianame’de suç tarihi 18 Haziran 2025 olarak gösterilmesine rağmen anlatılan olay ve alıntılanan ifadeler 9 Haziran 2025 tarihli yayına ilişkindi.
Bakırköy 49. Asliye Ceza Mahkemesi’nde 2026/320 Esas sayılı dava açıldı. İlk duruşma 10 Kasım 2026 tarihine bırakıldı.
Peki, 18 Haziran 2025 tarihli ikinci yayın hakkındaki şikâyetim ne oldu?
İkinci şikâyet dilekçem soruşturma dosyasında bulunmasına rağmen, elimdeki belgelerde bu yayın hakkında yapılmış ayrı bir bilirkişi incelemesi, verilmiş bir kovuşturmaya yer olmadığı kararı veya düzenlenmiş bir iddianame bulunmuyor.
Bu nedenle ikinci şikâyetimin akıbetinin açıklanmasını istiyorum.
Bir soruşturmada iki ayrı şikâyetin birleştirilmesi, bunlardan birinin içerdiği bağımsız iddiaların değerlendirme dışında kalmasını gerektirmez.
VII. Bir Gün Sanık, Ertesi Gün Müşteki
8 Ekim 2026 tarihinde Ankara 65. Asliye Ceza Mahkemesi’nde sanık sıfatıyla savunma yaptım.
Ertesi gün, 9 Ekim 2026 tarihinde ise Ankara 11. Asliye Ceza Mahkemesi’nde, Bakırköy 49. Asliye Ceza Mahkemesi’nin talimatı üzerine müşteki sıfatıyla ifade verdim.
Bu ikinci ifadede, iki şikâyetimin Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nda birleştirilmesine rağmen 18 Haziran tarihli yayının soruşturma ve iddianame kapsamında değerlendirilmediğini anlattım.
İkinci şikâyetimin akıbetinin belirlenmesini, eksik kaldığını düşündüğüm soruşturma işlemlerinin tamamlanmasını ve ileri sürdüğüm diğer suç iddialarının hukuken değerlendirilmesini talep ettim.
Ayrıca açıklamaların CHP kurultayına ilişkin ceza davasındaki diğer tanıkları da ilgilendirebileceğini belirterek bu hususun değerlendirilmesini istedim.
Şikâyetimin devam ettiğini ve açılan davaya katılmak istediğimi açıkça bildirdim.
Talimat mahkemesi ifademi alarak dosyayı esas mahkemesine gönderdi. Taleplerim hakkında esas mahkemesinin değerlendirmesi henüz sonuçlanmış değil.
Şimdi iki soruşturmayı yan yana koyduğumuzda şu sorular ortaya çıkıyor:
YSK'nin hakkımdaki ihbarı üzerine yürütülen soruşturmada, yetkisizlik kararından sonra YÖK'e ayrıca yazı gönderilmesinin gerekçesi nedir?
Savcılıkta teslim ettiğim ve ifademe eklenmesini istediğim iki sayfalık yazılı savunma dilekçem neden erişebildiğim soruşturma evrakında görünmemektedir?
Hakkımda düzenlenen iddianamede ve esas hakkındaki mütalaada, paylaşımımın şüphe bildiren ve adli başvuru niyetini açıklayan bölümleri nasıl değerlendirilmiştir?
İsmail Saymaz hakkındaki iki ayrı şikâyetim birleştirildiği hâlde, neden yalnızca bir yayın üzerinden bilirkişi incelemesi ve iddianame düzenlendiği görülmektedir?
İkinci şikâyetimin akıbeti hangi soruşturma işlemiyle açıklanacaktır?
Bu soruların sorulması, herhangi bir Cumhuriyet savcısının veya gazetecinin suç işlediğinin peşinen ileri sürülmesi anlamına gelmez.
Ancak soruşturma makamlarının işlemleri de hukuki denetime ve kamuoyunun eleştirisine açıktır.
VIII. YSK Üyeleri Hakkındaki Suç Duyurum
Bu süreçte ayrıca 5 Kasım 2025 tarihinde YSK Başkanı ve üyeleri hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundum.
Başvurum Yargıtay Birinci Başkanlığı’na gönderildi ve işleme konulmama kararı verildi.
Bu kararın iptali için Ankara 21. İdare Mahkemesi’nde açtığım iptal davası, işlemin yargısal nitelikte olduğu gerekçesiyle incelemeksizin reddedildi. Yargıtay Birinci Başkanlığı’nın şikayetçi olduğum YSK Başkan ve üyeleri hakkında, şikayetimi işleme soymamış olmaları, soruşturma izni verilmediği anlamına gelmez mi? Soruşturma izni verilmemesi işlemi idari bir işlem midir; yargısal bir işlem midir? Yargı mensuplarının ve hukukçuların bu bağlamda cevaplarını merak ediyorum.
Ankara Bölge İdare Mahkemesi 10. İdari Dava Dairesi de istinaf başvurumu reddetti.
Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunmaya hazırlanıyorum.
Burada dikkat çekmek istediğim husus, idari yargı mercilerinin YSK üyeleri hakkındaki iddialarımı esastan inceleyerek hukuka aykırılık bulunmadığına karar vermiş olmaları değildir.
İdari yargı süreci, işlemin yargısal niteliği ve idari yargıda incelenebilirliği meselesi üzerinden sonuçlanmıştır.
Dolayısıyla başvurumun esasına ilişkin sorularım devam etmektedir.
IX. Hukuk Devletinde Asıl Mesele
CHP'nin 38. Olağan Kurultayına ilişkin ceza soruşturmasında tanık olarak yer aldım. Kurultaylara ilişkin seçim hukuku başvurularında bulundum. İlgili kurumların kararlarını eleştirdim ve hukuki yollara başvurdum.
Bunların tamamı, bir yurttaşın ve akademisyenin hukuk düzeni içinde kullanabileceği haklardır.
Aynı şekilde gazetecilerin yargısal süreçleri, iddianameleri ve tanık ifadelerini eleştirme özgürlüğü vardır. Ancak basın özgürlüğünün sınırları ile kişilerin onur, şeref ve saygınlığının korunması arasındaki denge de hukuken değerlendirilmelidir.
Yüksek Seçim Kurulu gibi anayasal görevler üstlenen kurumların kararları da hukuki eleştiriye kapalı değildir. Kurumların ve kamu görevlilerinin saygınlığı korunurken yurttaşların ifade özgürlüğü ve hak arama özgürlüğü de gözetilmelidir.
Benim üzerinde durduğum mesele budur.
Bir şüphe açıklaması, bağlamından ayrılarak kesin bir suç isnadı gibi değerlendiriliyorsa bunun gerekçesi açıklanmalıdır.
Bir şüpheli yazılı savunmasını soruşturma makamına teslim etmişse, bu savunmanın dosyaya alınıp alınmadığının açıklığa kavuşturulması gerekir.
İki ayrı şikâyet dilekçesi birleştirilmişse, her ikisinin de hangi işlemlere konu edildiğini açıklamak gerekir.
Bir Cumhuriyet savcısı yetkisizlik kararı verdikten sonra soruşturmayı ayrıca başka bir kamu kurumuna bildirmişse, bu bildirimin gerekçesinin ve sonuçlarının da hukuki denetime açık olması gerekir.
Bir yurttaşın suç duyurusu işleme konulmuyorsa, bunun hukuki dayanaklarının denetlenebilir olması gerekir.
Adalet, yalnızca doğru hükme ulaşmakla değil, o hükme giden yolda her iddianın, her savunmanın ve her delilin hukuka uygun biçimde değerlendirilmesiyle gerçekleşir.
Bugün sorduğum sorular, devam eden yargılamalar hakkında peşin hüküm verilmesini istemiyor.
Tam tersine, hukuki işlemlerin açıklığa kavuşturulmasını, soruşturma ve kovuşturma süreçlerinde maddi gerçeğin eksiksiz araştırılmasını ve savunma ile şikâyet haklarının etkili biçimde kullanılmasını talep ediyor.
Çünkü hukuk devletinde bir şüphe açıklamasının ve şikayette bulunulacağının değişen anlamı, dosyada bulunmayan bir savunma ve akıbeti açıklanmayan bir şikâyet, önemsiz sayılamaz.





