Azar azar azalır ya da azar!
Az deyip geçme!
Az dediğin nedir ki deme! Bazen bir damladır denizi meydana getiren, bazen bir tohumdur koca bir ormana can veren. Bazen bir kuruşla başlar servet, bazen bir kelimeyle değişir insanın hayatı.
Bazen de küçücük bir ihmal, azar azar büyür ve koca bir felakete dönüşür.
Az, küçüklüğün adı olduğu kadar başlangıcın da adı muhterem!
İnsan veya para fark etmez; her şeyin temelinde az vardır. Çoğun içinde bile az vardır. Biriktikçe çoğalır, çoğaldıkça büyür; büyüdükçe de kendisini meydana getiren parçaların kıymetini unutur.
İnsan da böyledir, para da!
Bir zamanlar birilerinin desteğine ihtiyaç duyan, birilerinin elinden tutmasıyla yol alan insan, bir makama geldiğinde kendisini oraya taşıyanları küçümseyebilir. Bir zamanlar bir kuruşun hesabını yapan, servete kavuşunca küçük kazançları hor görebilir. Bir zamanlar kapısını çalacak birini arayan, kalabalıklar etrafını sardığında kapısına gelenleri beğenmeyebilir.
Ne hazin bir çelişkidir bu!
Az çoğalır, çok olur; ama çok, azı beğenmez!
Ne hikmetse çokluk, beraberinde her zaman olgunluk getirmez. Bazen insanın imkânları artarken irfanı azalır; serveti çoğalırken kanaati eksilir; makamı yükselirken gönlü küçülür.
Oysa büyümek başka, büyüklük taslamak başkadır.
Çoğalmak başka, çoğun içinde kendini kaybetmek başkadır.
Bir de kabuğunu tekmeleyen civciv misali var!
Yumurtanın kabuğunu kırıp dünyaya gözlerini açan civciv, bir müddet sonra kendisini o kabuğun içinden çıkaran şartları geride bırakır. Fakat insan, civcivden farklı olarak geçmişini hatırlayabilecek bir hafızaya, nereden geldiğini sorgulayabilecek bir akla ve kendisini var edenlere vefa gösterebilecek bir vicdana sahiptir.
Buna rağmen bazen kabuğunu kırmakla yetinmez; kabuğunu da tekmeler!
Kendisini yetiştirenleri küçümser, elinden tutanları unutur, dün ihtiyaç duyduğu insanları bugün kendisine yakıştıramaz. Başlangıcını bir yük, geçmişini bir ayak bağı sayar.
Hâlbuki insanı büyüten, geçmişinden utanması değil; geçmişini aşarken ona borçlu olduğunu bilmesidir.
Kökünü inkâr edenin yükselişi, büyüklük değil; hafıza kaybıdır.
Peki, bütün şehirler vaktiyle köy değil miydi?
Bugün gökdelenleriyle göğe uzanan, caddeleriyle dünyaya açılan, kalabalıklarıyla kendisini büyük gören şehirlerin de bir başlangıcı vardı. Birkaç ev, bir çeşme, bir yol, bir meydan…
Sonra insanlar geldi, emek verildi, yollar yapıldı, pazarlar kuruldu, hayat genişledi. Küçük bir yerleşim zamanla büyüdü; köy kasabaya, kasaba şehre dönüştü.
Hiçbir şehir, bir sabah uyandığında şehir olmadı!
Her büyük yapı küçük bir parçayla, her uzun yol ilk adımla, her büyük servet birikimle meydana geldi.
Öyleyse bugün küçük gördüğümüz şey, yarının büyüğü olabilir.
Bugün önemsiz saydığımız bir insan, yarın toplumun kaderinde söz sahibi olabilir. Bugün dikkate almadığımız bir fikir, yarın herkesin konuştuğu hakikate dönüşebilir.
Elbette her az çoğalacak, her küçük büyüyecek diye bir kaide yoktur. Mesele, küçüğü büyük görmek yahut her başlangıcı kutsamak da değildir.
Mesele, küçüklüğü değersizlikle, çokluğu da üstünlükle karıştırmamaktır.
Çünkü nicelik, niteliğin teminatı değildir. Kalabalık olmak haklı olmak anlamına gelmediği gibi, azınlıkta kalmak da haksız olmak demek değildir.
Çok konuşmak çok bilmek, çok kazanmak çok kıymetli olmak, yüksek makama çıkmak da yüksek karakter sahibi olmak değildir.
Bazen bir kişinin sözü bin kişinin gürültüsünden daha değerlidir.
Bazen küçük bir iyilik, büyük vaatlerden daha kalıcıdır.
Bazen bir kuruşun kıymetini bilmek, milyonların hesabını bilmekten daha büyük bir erdemdir.
Ve bazen de azar azar biriken yanlışlar, bir gün telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurur.
İşte bu yüzden azı küçümsememek, çoğu da sorgulamaktan vazgeçmemek gerekir.
Zira çoğun içindeki az, yarının çoğu olabileceği gibi; bugün çok görünen de yarın azar azar azalabilir.
İnsan ilişkilerinde de böyledir bu. Güven bir anda kurulmaz; azar azar birikir. Fakat hoyratça tüketildiğinde azar azar eksilmez her zaman, bir anda da bitebilir.
İtibar yılların emeğiyle kazanılır, birkaç yanlışla kaybedilebilir. Dostluk küçük fedakârlıklarla büyür, küçük ihmallerle yara alır.
Demek ki mesele yalnızca çoğalmak değil, neyin çoğaldığını bilmektir. Para mı birikiyor, hırs mı? Bilgi mi artıyor, kibir mi? İtibar mı yükseliyor, yoksa insanın kendisine verdiği değer mi başkalarının gözündeki değerini gölgeliyor?
İnsan zaman zaman kendisine şu soruyu sormalı:
Ben çoğaldıkça ne azalıyor içimde?
Merhamet mi, vefa mı, kanaat mi, tevazu mu?
Eğer imkânlarımız artarken insanlığımız eksiliyorsa, kazandıklarımızın hesabını yapmadan önce kaybettiklerimizin hesabını yapmalıyız.
Zira her çoğalma kazanç, her azalma kayıp değildir. Bazen kibir azalır, insanlık çoğalır. Bazen öfke azalır, anlayış artar. Bazen kalabalık azalır, hakiki dostlar belirginleşir.
Asıl mesele, neyin azaldığı ve neyin çoğaldığıdır.
Velhasıl…
Az deyip geçme! Bir tohumdur, orman olur. Bir damladır, deniz olur. Bir kuruştur, servet olur. Bir insandır, koca bir topluma yön verir. Bir yanlış olur, azar azar büyür; bir ihmal olur, koca bir düzeni çökertir.
Ve unutma: Bugün çok olanın da bir zamanlar az olduğu bir başlangıcı vardır.
Azar azar azalır ya da azar her şey!
Azı hor gören, çoğun nasıl meydana geldiğini unutur. Çoğuyla övünen, azın kıymetini bilmezse bir gün elindekini de kaybedebilir.
Çünkü hayat, yalnızca çoğalmanın değil; çoğalırken insan kalabilmenin de hikâyesidir.
Gerçek olan de şu yazık ki bu zamanda, vefa İstanbul'da bir semt adı Ankara'da semt adı bile değil!
Numan CENGİZ
Araştırmacı İlahiyatçı Yazar





