Barışın İçinde Yas, Yasağın İçinde Barış: Bir Ülkenin Büyük Paradoksu
Bir ülke düşünün; bir yanda barış konuşuluyor, öte yanda insanlar yas tutuyor. Bir yanda yeni bir başlangıcın ihtimali beliriyor, diğer yanda geçmişin acıları yeniden hatırlanıyor ve bu acıların etrafında kurulan taziye çadırları operasyonların konusu olabiliyor.
İşte tam burada Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu büyük paradoks beliriyor:
Barışa yürümek isteyen bir toplum, geçmişinin yasını nasıl tutacak?
Ve daha önemlisi:
Barış, geçmişin acılarını susturarak mı kurulacak, yoksa o acılarla yüzleşerek mi?
Bence gerçek barışın yolu ikincisinden geçiyor.
Çünkü yas, barışın düşmanı değildir.
Yas, savaşın bıraktığı yaranın hafızasıdır.
Bir toplumun kayıplarını anması, geçmişte yaşanan acıları hatırlaması ve taziyede bulunması, geçmişe saplanıp kalmak anlamına gelmez. Tam tersine, geçmişi bir intikam duygusundan çıkarıp ortak bir hafızaya dönüştürmenin ilk adımı olabilir.
Unutmak barış değildir. Hatırlamanın biçimini değiştirmek barıştır.
Geçmişte yaşananları inkâr ederek kurulacak bir barış, üzerinde durduğu zemini kendi elleriyle zayıflatır. Çünkü acılar konuşulmadığında ortadan kalkmaz; yalnızca hafızanın daha derinlerine çekilir. Orada büyür, sertleşir ve uygun bir anda yeniden siyasetin içine döner.
Oysa yasın bir başka anlamı daha vardır.
Yas, acının intikama dönüşmesini engelleyen insani bir duraktır.
İnsan kaybının karşısında durmak, ölenleri hatırlamak, onların ardından taziye vermek; eğer doğru bir siyasal ve toplumsal anlayışla ele alınırsa, savaşın ürettiği düşmanlıkları yeniden üretmek yerine ortak acının dilini kurabilir.
Tam da bu nedenle taziye çadırlarından korkmamak gerekir.
Çünkü bir toplumun yas tutmasından korkmak, aslında onun hafızasından korkmaktır.
Hafızadan korkarak barış kurulamaz.
Tam tersine, barışın kalıcı olabilmesi için toplumun acılarını ifade edebileceği güvenli alanlara ihtiyacı vardır.
Bugün asıl düşünmemiz gereken de budur.
Eğer barış gerçekten yeni bir dönemin kapısını aralıyorsa, geçmişte yaşanan acılara verilecek cevap operasyon olmamalıdır.
Acıya karşılık operasyon değil, ortak duygu gerekir.
Çünkü devletin gücü, toplumun yasını bastırabilmesinde değil; o yasın içinden yeni bir ortaklık duygusu çıkarabilmesindedir.
Bir annenin gözyaşını, bir ailenin taziyesini, bir toplumun yasını güvenlik meselesine dönüştürmek, farkında olmadan barışın ihtiyaç duyduğu güven duygusunu zedeler.
Çünkü insanlar yalnızca operasyona bakmaz; operasyondan kendilerine gönderilen siyasal mesajı da okur.
Ve o mesaj şu biçimde algılanırsa:
“Acınızı ifade etmeniz bile sorun.”
orada barışın psikolojik zemini sarsılmaya başlar.
Oysa verilmesi gereken mesaj bambaşka olabilir:
“Acınızı biliyoruz. Yasınızı tutabilirsiniz. Geçmişinizi unutmanızı istemiyoruz. Ama gelin, o acıyı birlikte bir daha yaşanmaması gereken bir geleceğin hafızasına dönüştürelim.”
İşte barışın dili budur.
Çünkü savaşın yarattığı bütün acılarla barışmadan, savaşın kendisiyle gerçek anlamda vedalaşmak mümkün değildir.
Barış yalnızca silahların susması değildir.
Barış, savaşın insanlarda bıraktığı yaraların da siyasal bir anlam kazanmasıdır.
Bu nedenle barış sürecinin en büyük sınavlarından biri, geçmişin yasına nasıl davranılacağıdır.
Yasın bastırıldığı yerde barışın kökleri sığ kalır.
Yasın tanındığı, acının küçümsenmediği, geçmişin inkâr edilmediği ama geleceğin de geçmişin esiri yapılmadığı yerde ise barış daha sağlam bir zemine oturabilir.
Çünkü geçmişi hatırlamakla geçmişte yaşamak aynı şey değildir.
Birincisi hafızadır.
İkincisi mahkûmiyettir.
Bizim ihtiyacımız olan şey geçmişin mahkûmu olmak değil, geçmişin hafızasını geleceğin bilgeliğine dönüştürmektir.
Tam da burada devletin ve siyasetin sorumluluğu büyüyor.
Barış konuşulan bir dönemde en küçük güven kırılması bile yılların biriktirdiği kuşkuyu yeniden harekete geçirebilir. Çünkü savaş dönemlerinde oluşan güvensizlik çok derindir; onu büyütmek kolay, onarmak zordur.
Bu nedenle barışın en hassas olduğu dönemde siyasetin görevi, toplumsal korkuları yeniden üretmek değil, onları azaltmaktır.
Barış isteyen insanların cesaretini kıracak her adım bu nedenle önemlidir.
Çünkü barış önce masada değil, insanların zihninde başlar.
İnsanların “Bu kez gerçekten farklı olabilir” diyebilmesi gerekir.
Bunun yolu da yas tutan insanlara karşı sertleşmekten değil, onların acısını anlayabilecek kadar güçlü olmaktan geçer.
Belki de bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan yeni siyasal cesaret tam olarak budur:
Yastan korkmamak.
Geçmişten korkmamak.
Acıdan korkmamak.
Çünkü acıyı konuşabilen toplumlar, acıyı yeniden üretmekten uzaklaşabilir.
Taziye çadırını bir tehdit olarak değil, ortak hafızanın mekânı olarak görebildiğimiz gün; geçmişin acılarını yeni bir çatışmanın yakıtı olmaktan çıkarıp ortak bir geleceğin vicdanına dönüştürmeye başlayabiliriz.
O zaman barış yalnızca bir siyasi proje olmaktan çıkar, toplumsal bir ahlaka dönüşür.
Ve belki bugün sormamız gereken soru artık “Barış bu kadar zor mu?” değildir.
Asıl soru şudur:
Barışın önündeki en büyük engel gerçekten geçmişin acıları mı, yoksa o acılarla yüzleşmeye duyduğumuz korku mu?
Ben ikincisinin daha büyük bir tehlike olduğunu düşünüyorum.
Çünkü geçmişin acılarıyla yüzleşmeden kurulmuş bir barış kırılgandır.
Ama acıları tanıyan, yaslara saygı duyan, geçmişi unutmadan geleceği kurabilen bir barışın ayağı yere basar.
İşte o zaman barışa yalnızca sözle değil, cesaretle el uzatmış oluruz.
Çünkü gerçek barış, acıyı susturmakla değil, acının bir daha yaşanmaması için ortak bir iradeye dönüşmesiyle başlar.
Yasın içinden barış çıkarmayı başarabildiğimiz gün, savaşın hafızasını barışın vicdanına dönüştürmüş olacağız.



