CEMAATLER, SİYASET VE DEVLET: FETÖ’DEN SONRA HÂLÂ HESAPLAŞILMAYAN GERÇEK
15 Temmuz yalnızca bir darbe girişimi değildi; Türkiye'de siyaset ile örgütlü dini yapılar arasındaki ilişkinin devlet kurumlarını nasıl dönüştürebileceğini gösteren tarihsel bir kırılmaydı.
Türkiye'nin yakın siyasi tarihini gerçekten anlamak istiyorsak, 15 Temmuz 2016 gecesinden başlamaktan vazgeçmek zorundayız.
Çünkü 15 Temmuz bir başlangıç değil, uzun yıllar boyunca biriken bir siyasal ve kurumsal sürecin patlama noktasıdır.
Asıl sorumuz şudur:
Bir dini yapılanma nasıl oldu da eğitim kurumlarından bürokrasiye, emniyetten yargıya, ekonomiden medyaya kadar uzanan devasa bir güç ağı kurabildi?
Daha can alıcı soru ise şudur:
Bu yapılanmayı yıllarca kimler görmedi, kimler görmek istemedi, kimler gördüğü halde sustu ve kimler bundan siyasi fayda sağladı?
İşte Türkiye'nin gerçek hesaplaşması burada başlamalıdır.
FETÖ'YÜ SADECE FETÖ İLE AÇIKLAMAK KOLAYCILIKTIR
FETÖ'yü yalnızca Fetullah Gülen'in kurduğu örgütün faaliyetleri üzerinden açıklamak, meselenin siyasi sosyolojisini görmezden gelmektir.
Bir örgüt kendi başına devletin içine girmez.
Bir toplumsal ve siyasal zemin bulur.
İnsan kaynağı bulur.
Finansman bulur.
Meşruiyet bulur.
Siyasi bağlantılar kurar.
Devlet kurumlarında boşluklar bulur.
Ve en önemlisi, kendisine kapı açan iktidar ilişkileri yaratır.
FETÖ'nün onlarca yıl içerisinde büyümesi tam da bu nedenle incelenmelidir.
Çünkü burada yalnızca bir örgütün başarısından değil, devlet mekanizmasının zaaflarından söz ediyoruz.
CEMAAT Mİ, ÖRGÜT MÜ? SINIR NEREDE BAŞLAR?
Türkiye'nin hâlâ yeterince cesaretle tartışmadığı meselelerden biri budur.
Dini inanç temelinde örgütlenmek başka şeydir.
Devlet içerisinde gizli bir hiyerarşi kurmak başka şeydir.
Bir insanın cemaatine bağlı olması başka şeydir.
Kamu görevinde aldığı talimatı devlet hukukundan değil, örgütsel yapıdan alması başka şeydir.
Bir öğrencinin dini eğitim alması başka şeydir.
O öğrencinin yıllar sonra belirli bir örgütsel kadro tarafından devlet kurumlarına sistematik biçimde yerleştirilmesi başka şeydir.
Dolayısıyla tartışmanın merkezine “dindarlık” kavramını koymak büyük bir hata olur.
Asıl mesele örgütlü gücün devlet gücüne dönüşmesidir.
Ve devletin temel sorusu şudur:
Devlet kurumlarında karar veren kişi kime hesap vermektedir?
Anayasaya mı?
Kanuna mı?
Millete mi?
Yoksa görünmeyen bir hiyerarşiye mi?
FETÖ vakasının en ürkütücü tarafı tam da budur.
1950'DEN BUGÜNE: SİYASETİN CEMAATLERLE KURDUĞU İLİŞKİ
Türkiye'de dini grupların siyasetle ilişkisi 1950'lerde başlamış değildir; ancak çok partili hayata geçiş sonrasında bu ilişki daha görünür ve siyasal açıdan daha etkili hale gelmiştir.
Demokrat Parti döneminden itibaren farklı siyasi iktidarlar, farklı gerekçelerle dini çevrelerle ilişkiler geliştirdi.
Sonraki dönemlerde bu ilişki farklı siyasi aktörler tarafından farklı biçimlerde sürdürüldü.
Burada artık romantik anlatıları bir kenara bırakmak gerekiyor.
Çünkü siyaset ile örgütlü dini yapıların ilişkisi yalnızca “manevi dayanışma” değildir.
Bazen oydur.
Bazen kadrodur.
Bazen ekonomik ilişkidir.
Bazen medyadır.
Bazen eğitim kurumudur.
Bazen de devlet içerisinde nüfuz alanıdır.
İşte tehlike tam burada başlar.
FETÖ'NÜN DEVLETLE İLİŞKİSİ NEDEN ARAŞTIRILMIYOR?
FETÖ'nün devlet içerisindeki yapılanması bugün artık yalnızca siyasi tartışmaların konusu değildir.
Çok sayıda soruşturma, dava ve mahkeme kararıyla örgütün çeşitli kamu kurumlarındaki yapılanması ele alınmıştır.
Peki soru bitmiş midir?
Hayır.
Çünkü örgüt mensuplarının kim olduğunun tespit edilmesi başka bir sorudur.
Örgütün neden ve nasıl bu kadar büyüdüğünün ortaya çıkarılması başka bir sorudur.
Birinci soru kriminaldir.
İkinci soru siyasaldır.
Üçüncü soru kurumsaldır.
Dördüncü soru tarihsel ve sosyolojiktir.
Türkiye ilk soruya büyük ölçüde yoğunlaştı.
Ama diğer sorular hâlâ yeterince derinlikli biçimde tartışılmayı bekliyor.
ASLINDA EN RAHATSIZ EDİCİ SORU ŞUDUR: KİM KİMİ KULLANDI?
FETÖ ile siyasi iktidar arasındaki ilişkinin geçmişine baktığımızda, bir dönem karşılıklı çıkarların kesiştiği bir siyasi zemin olduğu görülmektedir.
Daha sonra aynı aktörler arasında ölümcül bir iktidar mücadelesi ortaya çıktı.
17–25 Aralık 2013 bu çatışmanın açık biçimde görünür hale geldiği dönüm noktalarından biriydi.
2016'ya gelindiğinde ise mesele artık siyasi rekabetin çok ötesine geçti.
Darbe girişimi yaşandı.
Şimdi Türkiye'nin cesaretle sorması gereken soru şudur:
Devlet içerisindeki yapılanma siyasi iktidar tarafından gerçekten bilinmiyor muydu, yoksa biliniyor olmasına rağmen belirli dönemlerde siyasi ihtiyaçlar nedeniyle tolere mi edildi?
Bu soru hoşunuza gitmeyebilir.
Ama tarih, hoşumuza giden sorularla yazılmaz.
Belgeyle yazılır.
Ve eğer bu sorunun cevabı varsa, kamuoyundan saklanmamalıdır.
17–25 ARALIK VE 15 TEMMUZ ARASINDAKİ KARANLIK ALAN
Türkiye'de FETÖ tartışmasının en büyük eksiklerinden biri, 17–25 Aralık ile 15 Temmuz arasındaki dönemin bütün boyutlarıyla ele alınmamasıdır.
Bu dönemde devlet içerisinde olağanüstü bir mücadele yaşandı.
Bir tarafta hükümet vardı.
Diğer tarafta Gülen yapılanması.
Devlet kurumları içerisinde görev değişiklikleri gerçekleşti.
Operasyonlar yapıldı.
Kurumlar yeniden yapılandırıldı.
Ve nihayet 15 Temmuz geldi.
Bu sürecin bütün aktörleri, kararları, istihbarat bilgileri, uyarıları ve kurumsal ihmalleri tarihsel belgeler üzerinden ortaya konulmalıdır.
Çünkü 15 Temmuz'un yalnızca sonucunu anlatmak, nedenlerini anlatmak değildir.
ASLINDA HESAP SORULMASI GEREKEN SADECE ÖRGÜT DEĞİL, SİSTEMDİR
Burada çok önemli bir ayrım var.
FETÖ mensubu olduğu yargı kararıyla ortaya konulan kişiler elbette hukuk çerçevesinde hesap vermelidir.
Fakat demokratik devlet yalnızca suçluyu cezalandırmaz.
Suçun ortaya çıkmasına imkân veren mekanizmayı da araştırır.
Bir hastalığın sadece belirtisini tedavi etmek başka şeydir.
Hastalığı üreten koşulları ortadan kaldırmak başka.
Eğer kamuya personel alımında liyakat yerine referans kullanılabiliyorsa;
eğer eğitim kurumları belirli grupların insan kaynağı üretme merkezlerine dönüşebiliyorsa;
eğer devlet ihaleleri ve ekonomik kaynaklar yeterince şeffaf değilse;
eğer kamu kurumlarında örgütsel kadrolaşma denetlenemiyorsa;
eğer siyasi iktidarlarla belirli toplumsal gruplar arasında kapalı ilişkiler kurulabiliyorsa;
FETÖ'nün adı değişir ama sorun ortadan kalkmaz.
FETÖ'NÜN YERİNE BAŞKA BİR FETÖ GELMESİN DİYORSAK...
Burada yapılması gereken şey çok basittir:
Örgütlü güçlerin devlet üzerindeki nüfuz alanı daraltılmalıdır.
Devlet;
cemaatlerin,
tarikatların,
partilerin,
sermaye gruplarının,
lobilerin,
kapalı kadro ağlarının
paylaşım alanı olmaktan çıkarılmalıdır.
Kamu görevi bir “sadakat ödülü” olmamalıdır.
Devlet kadrosu bir siyasi veya dini yapıya bağlılığın karşılığı olmamalıdır.
Eğitim sistemi herhangi bir grubun insan kaynağı fabrikasına dönüştürülmemelidir.
Devlet kadrosuna girmenin ölçüsü tek olmalıdır: liyakat.
TBMM'NİN YAPMASI GEREKEN BELLİDİR
Türkiye'nin bu meseleyle yüzleşebilmesi için kapsamlı bir Meclis araştırmasına ihtiyaç vardır.
Ama bu araştırma yalnızca FETÖ mensuplarının listesini çıkarmakla sınırlı kalmamalıdır.
Şunlar sorulmalıdır:
FETÖ nasıl büyüdü?
Hangi ekonomik kaynaklarla büyüdü?
Hangi eğitim kurumları üzerinden insan kaynağı oluşturdu?
Hangi siyasi aktörlerle hangi dönemlerde ilişki kurdu?
Devlet kurumlarına nasıl kadro yerleştirdi?
Hangi kurumlar zamanında uyarıldı?
Hangi uyarılar dikkate alınmadı?
Siyasi iktidarlar hangi dönemlerde bu yapıyla neden işbirliği yaptı?
17–25 Aralık'tan 15 Temmuz'a kadar devlet içerisinde hangi süreçler yaşandı?
15 Temmuz gecesine ilişkin devletin elindeki istihbarat ve güvenlik bilgileri nelerdi?
Sonrasında alınan tedbirler hangi kurumsal eksiklikleri giderdi?
Ve en önemlisi:
Bugün aynı yöntemlerle örgütlenmeye çalışan başka yapıları tespit edebilecek bağımsız ve etkin denetim mekanizmaları gerçekten var mı?
Bu soruların cevabı verilmeden “mesele kapanmıştır” demek kolaycılıktır.
ÇÜNKÜ MESELE FETÖ'NÜN ADI DEĞİL, FETÖLEŞME MEKANİZMASIDIR
Bence asıl tartışılması gereken kavram budur:
FETÖleşme.
Yani herhangi bir grubun;
önce eğitim alanında,
sonra ekonomik alanda,
ardından siyasi alanda,
daha sonra bürokraside,
en sonunda da devletin karar mekanizmalarında
örgütlü bir güç haline gelmesi.
İsim değişebilir.
Lider değişebilir.
İdeoloji değişebilir.
Söylem değişebilir.
Ama mekanizma aynı kalabilir.
İşte devletin görevi bu mekanizmayı daha ortaya çıkmadan engellemektir.
SONUÇ: 15 TEMMUZ'U ANMAK YETMEZ, 15 TEMMUZ'A GÖTÜREN DÜZENİ ANLAMAK GEREKİR
15 Temmuz'un üzerinden yıllar geçti.
Ama Türkiye hâlâ aynı temel soruyla karşı karşıya:
Devlet nasıl korunacak?
Cevap, yeni bir cemaat aramak değildir.
Cevap, başka bir örgütü devlet kurumlarına yerleştirmek hiç değildir.
Cevap, siyasi sadakati liyakatin yerine geçirmek değildir.
Cevap;
hukuktur.
Liyakattir.
Şeffaflıktır.
Laik ve bilimsel eğitimdir.
Güçlü Meclis denetimidir.
Bağımsız ve tarafsız yargıdır.
Kamu kaynaklarının denetlenmesidir.
Ve en önemlisi, devlet ile örgütlü güçler arasındaki sınırın kesin biçimde çizilmesidir.
Çünkü FETÖ'nün bize gösterdiği en ağır gerçek şudur:
Bir devlet, kendi kurumlarının içeriden örgütlenmesine izin verirse, tehdit sınır kapısından gelmek zorunda değildir.
Tehdit, devletin kendi koridorlarında büyüyebilir.
Bu nedenle 15 Temmuz'un gerçek hesabı yalnızca darbe gecesinin hesabı değildir.
O geceye kadar biriken bütün siyasi, bürokratik, ekonomik ve kurumsal sorumlulukların da hesabıdır.
Türkiye'nin ihtiyacı intikam değil, hakikattir.
Hakikatin yolu ise bellidir:
Belge.
Delil.
Şeffaflık.
Hukuk.
Ve kim olursa olsun hesap verebilirlik.
Çünkü devletin içinde hiçbir örgüt, hiçbir cemaat, hiçbir tarikat, hiçbir parti ve hiçbir siyasi lider hukukun üzerinde değildir.





