ÇEYREK ASIRLIK SERMAYE TRANSFERLERİ
Türkiye'de devlet ile sermaye arasındaki tarihsel ilişki, sıradan bir serbest piyasa dinamiğinin veya tarafsız bir ekonomik analizin ötesinde; sistemli, yapısal ve sınıfsal bir yeniden dağıtım mekanizması olarak işlemektedir.
Bunun en sıcak ve tipik örneğini vererek yazımıza başlayalım. Fon ve Borsa Vurgunları
8 Ekim 2026 itibarıyla kamuya yansıyan tabloyu şöyle özetleyebiliriz: 455.758 tekil yatırımcının yer aldığı, 131 fonun tasfiye edildiği, kamuoyuna yansıyan toplam fon büyüklüğünün yaklaşık 20 milyar $ / 781 milyar TL ve 217 şüpheli ile 85 tutuklunun olduğu Anadolu Ajansı tarafından bildirilmiştir. Ayrıca 7 Ekim 2026'da (Aile ve Sosyal Politikalar eski bakanı ve 18 Ağustos 2018- 26 Eylül 2026 arasında da AK Partinin sosyal politikalardan sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı yapan) Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi İlyas Kaya'nın da soruşturma kapsamında şüpheli olarak ifadeye çağrıldığı Reuters tarafından bildirildi; bu, soruşturmanın siyasi açıdan da genişleyeceği belirtilmektedir.
SPK'nın kritik açıklaması: “2025'in son çeyreğinde bazı serbest ve para piyasası fonlarının, fiili dolaşımı düşük hisselerde şirketlerin temel finansal büyüklükleriyle açıklanamayacak fiyat hareketlerine neden olduğu gözlemlenmiş.” şeklinde olmuştur. SPK ayrıca bunun finansal istikrar açısından sistemik risk yaratabileceğini söylüyor.
Peki mekanizma nasıl çalışmıştır?
Vurgun Mekanizması basit olarak şöyle: Düşük dolaşımlı hisse, fonlardan yoğun alım gerçekleştiriyor. Sonucunda hisse fiyatında olağanüstü yükseliş gerçekleşiyor. Böylece fonun günlük/aylık net aktif değeri yükseliyor ve fon çok yüksek getiri gösteriyor. Bu yüksek getiri yeni yatırımcıları fona çekiyor ve fon büyüyor. Büyüme nedeniyle aynı veya ilişkili hisselere daha fazla para yöneliyor ve fon fiyatı daha da yükseliyor. Sonra bu yapı sürdürülemediğinde ise olay tersine dönüyor: Fonlardan çıkış talebi artıyor. Likiditesi düşük varlıkların satılması gerekiyor. Hisseler hızla düşüyor. Fonun gerçek nakde çevrilebilir değeri tartışmalı hale geliyor ve temerrüt / ödeme problemi ortaya çıkınca da SPK müdahalesi ve tasfiye geliyor.
Buradaki en çarpıcı örneklerden biri Tera Portföy Birinci Serbest Fon (TLY) oldu. Reuters'a göre: TLY, 2025 Ocak–Temmuz döneminde yaklaşık %747 TL getirisi gösterdi. Temmuz 2025'te daha geniş yatırımcı kitlesine açıldıktan sonra kümülatif getirisi Eylül 2026'da %15.000'in üzerine çıktı. Yatırımcı sayısı 102.616'ya ulaştı. Fon büyüklüğü yaklaşık 5 milyar dolar seviyesine çıktı. Büyük vurgun.
Şimdi gelelim son çeyrek asırdaki sermaye transferlerine
Devlet, bir yandan hukukun üstünlüğü, mülkiyet güvenliği ve fiziki altyapı gibi kapitalist pazarın işleyişi için vazgeçilmez nitelikteki "genel koşulları" inşa ederken, diğer yandan da uygulamaya koyduğu stratejik iktisat politikalarıyla belirli sermaye gruplarının çıkarlarını gözeten bilinçli bir seçicilik sergiler.
Piyasa aklının tahrif edilmesi pahasına yürütülen bu dağıtım süreci, yalnızca bir bölüşüm mücadelesi değil; aynı zamanda siyasal hegemonyanın sağlamlaştırılması, rızanın üretilmesi ve iktidar bloklarının sürekliliğinin sağlanması açısından stratejik bir varoluş zeminidir.
Sermaye aktarımları dönemsel veya geçici bir mesele değildir. Aksine kapitalist ve piyasacı devletin kendini yeniden üretme mekanizmasıdır. Devletin bu işlevinin sistemli bir unsuru olduğunu kavramak gerekir. Bunun için biraz derinleşmek gerekir.
Nicos Poulantzas adında (1936–1979), Yunanistan doğumlu, Fransa’da çalışan Marksist siyaset kuramcısı, sosyolog ve hukuk teorisyeni olarak özellikle devlet, sınıflar, iktidar, faşizm ve kapitalist toplumun siyasal örgütlenmesi üzerine çalışmıştır. Peki ne diyor bu adam? Diyor ki "ilişkisel devlet”, ne egemen sınıfın elinde her an yönlendirilebilir yalın bir araç ne de toplumsal sınıfların ve çelişkilerin tamamen üzerinde bir yapıdır. Ona göre devlet, sınıfsal güç ilişkilerinin maddi olarak yoğunlaştığı ve siyasal olarak biçimlendiği bir "çökeltme" alanıdır.
Bob Jessop'da diyor ki; devlet "stratejik-seçicilik" modeliyle kendi mekanizmasının yapısı gereği tüm sınıfsal aktörlere eşit mesafede değildir. Bilakis devlet, belirli sermaye gruplarını kayırır ve bazı politik projeleri onlar için avantajlı kılan kurumsal patikalar üretir.
Devletin bu stratejik seçiciliği üzerinden biçimlenen mülksüzleştirme ve kaynak transferi mekanizmaları, Antonio Gramsci'nin "hegemonya" ve "rıza üretimi" kavramları ışığında toplumsal düzlemde meşrulaştırılır.
Devlet aygıtı; zora dayalı yaptırım gücünün yanı sıra eğitim, medya ve sivil toplum gibi hegemonik araçları seferber ederek, kamusal zenginliğin sermayeye aktarılmasını "kalkınma", "milli proje", "büyük yatırım" yahut "istihdam hamlesi" söylemleriyle kolektif rızaya dönüştürür.
Bir de David Harvey adında önemli bir teorisyen vardır. Harvey "biriktirme yoluyla gasp" ve "mekânsal genişleme" çözümlemeleri yapar. Böylece sürecin mekânsal ve iktisadi sacayaklarını tamamlar. Harvey diyor ki; kapitalizm, bünyesindeki aşırı birikim krizlerini aşabilmek için kamu garantili mega projeler, imar rantları, kentsel dönüşüm, ayrıcalıklı arsa tahsisleri ve özelleştirmeler aracılığıyla özel sermayeye risksiz birikim sahaları açar. Mekânsal bir genişleme stratejisi olarak kurgulanan bu mega projeler, kentsel rant transferleridir. Bu mega projeler toplumun mülksüzleştirilmesi ve sermaye aktarımının asli motoru haline gelir.
Kuramsal düzeyde sınırları çizilen bu stratejik seçicilik ve mülksüzleştirme mekanizmaları, Türkiye'nin son çeyrek asırlık iktisadi ve siyasi tarihinde somut tarihsel pratiklere ve dönemsel dönüşümlere nasıl evrilmiştir? Şimdi buna bakalım.
Mevcut iktidarın son çeyrek asırda sermaye transferi rejimi dört evrede gerçekleştirilmiştir. Türkiye'de 2000–2025 yılları arasındaki sermaye birikim rejimi, kendiliğinden işleyen görünmez bir piyasa elinin değil, siyasal iktidarın ve devlet mekanizmasının niteliksel dönüşümleriyle paralel olarak biçimlenen dört ana tarihsel evrenin ürünüdür. Bu evreleri kısaca ele alırsak:
1. 2002–2008: Liberal-Koalisyoncu Evresi
Sermaye Birikim Modeli: Uluslararası Para Fonu (IMF) programları ve Avrupa Birliği uyum süreçlerinin sağladığı küresel çapa altında, yoğun dış sermaye akışlarına dayalı liberal bir büyüme modeli benimsenmiştir.
Öne Çıkan Sermaye Fraksiyonu: TÜSİAD çevresinde temsil edilen geleneksel büyük burjuvazi (Koç, Sabancı, Eczacıbaşı vb.) ile yeni gelişen MÜSİAD ve TOBB gibi geniş kesimleri kapsayan kapsayıcı bir "büyüme koalisyonu" ortaklığıdır.
Temel Transfer Araçları: Sermaye transferi, küresel finansal akışların yanı sıra Türk Telekom, TÜPRAŞ ve ERDEMİR gibi büyük ölçekli kamu özelleştirmeleri vasıtasıyla gerçekleştirilmiştir. Finans, inşaat, enerji, otomotiv ve tekstil sektörlerinde genişleme sağlanırken, geleneksel sanayi burjuvazisi sistem içi hegemonik konumunu sürdürmüştür.
2. 2008–2013: İnşaat ve İhale Burjuvazisinin Yükselişi Evresi
Sermaye Birikim Modeli: 2008 küresel finans krizinin ardından devlet, iktisadi büyümeyi doğrudan kamu harcamaları, altyapı yatırımları ve kentsel imar rantı üzerinden destekleyen bir birikim modeline yönelmiştir.
Öne Çıkan Sermaye Fraksiyonu: Klasik sanayi burjuvazisinin göreli hegemonyasına karşı, siyasal iktidara organik sadakatle bağlanan "müteahhit burjuvazisi" veya "yeni Anadolu sermayesi" (Cengiz, Limak, Kolin, Kalyon, Makyol, Rönesans vb.) öne çıkmıştır.
Temel Transfer Araçları: Devlet kaynakları; büyük ölçekli kamu ihaleleri, TOKİ uygulamaları, şehir hastaneleri ile enerji ve altyapı projeleri üzerinden bu gruplara aktarılmış; iktidarla doğrudan ittifak kuran yeni bir sermaye bloğu ivme kazanmıştır.
3. 2013–2018: Siyasi Krizler ve Rant Koalisyonunun Derinleşmesi Evresi
Sermaye Birikim Modeli: Gezi Olayları (2013), 17–25 Aralık süreçleri (2013) ve 15 Temmuz darbe girişimi (2016) sonrasında "güvenlik devleti" yapısının belirginleştiği; piyasa rasyonalitesinin yerini siyasi sadakat ve kişisel bağlara bıraktığı birikim modeli yerleşmiştir.
Öne Çıkan Sermaye Fraksiyonu: Doğrudan siyasal iktidar bloğuna entegre olan, iktidarla kurduğu patronaj ilişkileri nispetinde varlığını sürdüren rant koalisyonu ve ittifak halindeki sermaye gruplarıdır.
Temel Transfer Araçları: Kurulan Türkiye Varlık Fonu (2016) ve gelir/alım garantili yap-işlet-devret modelleriyle hayata geçirilen mega projeler (3. Havalimanı, Osmangazi Köprüsü, şehir hastaneleri), risksiz ve uzun vadeli sermaye transferinin ana kaldıracı haline gelmiştir.
4. 2018–2025: Finansal Merkezileşme ve "Yeni Milli Sermaye" Arayışı Evresi
Sermaye Birikim Modeli: Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ne geçişle birlikte iktisadi kararların tamamen merkezileştirildiği, borçların kamusallaştırıldığı ve makro-ihtiyati müdahalelerin öne çıktığı birikim rejimidir.
Öne Çıkan Sermaye Fraksiyonu: Kamuoyunda "Beşli Çete" olarak anılan yapılar iktisadi alandaki baskın konumunu korurken; savunma sanayii, ileri teknoloji, yerli otomotiv ve stratejik enerji odaklı "yeni milli sermaye fraksiyonları" (Baykar, ASELSAN çevresi, BMC vb.) ivme kazanmıştır.
Temel Transfer Araçları: Kamu bankaları üzerinden yürütülen kredi genişlemeleri, negatif reel faiz politikaları, doğrudan kur müdahaleleri, vergi afları ve sektörel teşvikler aracılığıyla sermayenin yeniden dağıtımı finansal ve siyasal bir merkezileşmeyle yürütülmüştür.
Siyasal erki elinde tutan güçler, kamusal kaynakları ve imtiyazları kendi müttefiki olan sermaye gruplarına düzenli biçimde akıtmak adına son çeyrek asırda son derece çeşitli politika araçlarını devreye sokmuştur. Türkiye pratiğinde bu kaynak transferini sağlayan temel araçlar şöyle biçimlenmiştir:
Kamu ihaleleri: Siyasi merkeze yakın sermaye gruplarına doğrudan ve düzenli kaynak aktarma işlevi gören ana mekanizma.
Özelleştirmeler: Devlete ait kritik sanayi ve altyapı varlıklarının özel mülkiyete devredilmesi (Telekom, Tüpraş, Erdemir vb.).
Teşvikler: Seçilmiş sektörlerin ve şirketlerin maliyetlerini kamusal imkânlarla düşüren özel destekler.
Vergi afları: Birikim rejimine uyum sağlayan gruplara finansal rahatlama sağlayan yasal düzenlemeler.
Kredi garantileri: Kamu bankaları ve özel fonlar üzerinden riskin kamulaştırıldığı finansal koruma kalkanları.
Medya sahipliği: Siyasal hegemonyanın inşası ve rıza üretimi karşılığında sermayedarlara sunulan ticari imtiyazlar.
Enerji lisansları: Devlet tarafından alım garantileriyle desteklenmiş uzun vadeli rant ve gelir akışları.
Çeyrek asırlık bu tarihsel evrelerin toplam sonucu, devlet-sermaye ilişkisinde radikal bir niteliksel dönüşüme işaret etmekte; iktisadi bölüşümün kurallarını piyasa dinamiklerinin değil, siyasal gücün doğrudan belirlediği yeni bir rejim teşkil etmektedir ve toplamda 500 milyar dolar sermaye transferi yapılmıştır. TÜSİAD tipi büyük sermaye bloku 2,1 trilyon dolar ve KOBİ tipi dağınık orta sermaye bloku ise 1,1 trilyon dolardır. Buradaki büyüklüklere baktığımızda tüm cumhuriyet tarihi boyunca üretilen bu sermaye blokları içinde 500 milyar dolarlık (202 milyar dolar mega projeler, 62,5 milyar dolar özelleştirmeler, varlık fonu ve diğer yollardan elde edilmiş) sermaye hatırı sayılır, risksiz, rekabetsiz ve siyasi gücü yüksek bir sermayedir.
Sonuç olarak politik kapitalizm ve rantiye ile kalan bakiyeye bakalım..
Türkiye'de son çeyrek asırda deneyimlenen sermaye dağılımı ve yapısal kaynak transferleri, nihai aşamada Max Weber ve Peter Evans'ın teorik hatlarında tanımlanan "politik kapitalizm" ve "rantiye kapitalizmi" kavramsallaştırmalarının somut bir tarihsel tezahürüdür.
Rantiye kapitalizmi, üretken kapasite artışından ziyade devlet eliyle yaratılan ayrıcalıklı alanların ve iktisadi rantların bölüşümünü esas alır.
Ekonomik rasyonalitenin yerini siyasi bağlılığa, kurumsal özerkliğin ve liyakatin yerini ise kişisel ağlar ile patronaj ilişkilerine bırakması; devletin kurumsal mimarisinde kalıcı bir aşınmaya ve toplumsal zenginliğin bölüşümünde telafisi güç bir uçuruma yol açmıştır.
Kamu kaynaklarının belirli fraksiyonlara riskten arındırılmış gelir garantileriyle aktarılması, devleti toplumsal refahı gözeten tarafsız bir hakem olmaktan çıkarıp, müttefik sermayeyi fonlayan ve mülksüzleştirme süreçlerini yöneten bir dağıtım mekanizmasına dönüştürmüştür.
Nihayetinde Türkiye'de devlet, sınıfsal dinamiklerin ve siyasal mücadelelerin uzağında duran soyut bir yapı değil; siyasal iktidarın iktisadi rant ürettiği, iktisadi rantın ise siyasal hegemonyayı yeniden inşa ettiği kısır döngüsel ve simbiyotik bir tarihsel anlatının bizzat kurucu öznesi olmuştur
Son 25 yılın ekonomi-politik bilançosu net bir gerçeği ortaya koymaktadır: Türkiye’de sermayenin yapısı, niteliği ve aktörleri radikal bir dönüşüm geçirmiştir. Klasik sanayi burjuvazisinin göreli ağırlık taşıdığı bir yapıdan; doğrudan siyasal merkeze bağlı, kamusal ihaleler, imar rantları ve devlet garantili gelir modelleriyle büyüyen, finansal ve siyasal olarak merkezileşmiş yeni sermaye fraksiyonlarının egemen olduğu bir rejim doğmuştur. Devlet, piyasa kurallarını tarafsızca denetleyen bir hakem değil; sermayeyi kendi siyasal projesi doğrultusunda yeniden dağıtan, biçimlendiren ve besleyen temel aktör rolünü üstlenmiştir.
Geleneksel sanayi burjuvazisinden ihale, altyapı ve savunma sanayii odaklı "yeni milli sermayeye" uzanan bu çeyrek asırlık dönüşümün sonunda şu kritik soru gündemdeki yerini korumaktadır:
Piyasa rekabetinden, teknolojik inovasyondan ve küresel entegrasyondan ziyade devlet garantilerine ve siyasal sadakat ağlarına dayalı olarak biriken bir sermaye yapısı, önümüzdeki dönemde küresel ve bölgesel dinamikler karşısında ne kadar kalıcı, rekabetçi ve sürdürülebilir bir ekonomik düzen yaratabilir?
Sermaye el değiştirirken yalnızca servet değil, iktidar da el değiştirir; toplumun asıl meselesi ise paranın nereye gittiğinden çok, hesabın kimin adına ve kimin hayatıyla ödendiğidir.





