CHP BÖLÜNDÜ: CUMHURİYET’İN PARTİSİ NEREDE, YENİ PARTİ NEREYE GİDİYOR?
Türkiye siyasetinde artık yeni bir dönem başlamıştır.
CHP’de uzun süredir devam eden liderlik, kurultay ve parti içi iktidar mücadelesi sonunda yalnızca bir genel başkan değişikliğiyle sonuçlanmamış, siyasi bir kopuşa dönüşmüştür.
Özgür Özel ve beraberindeki çok sayıda milletvekilinin CHP’den ayrılarak yeni bir parti kurması, CHP içerisindeki tartışmayı artık klasik anlamda bir “parti içi muhalefet” olmaktan çıkarmıştır. Yeni parti kurulmuş, siyasi ayrışma fiilen gerçekleşmiştir.
Şimdi önümüzde çok daha önemli bir soru vardır:
CHP’den ayrılanlar mı Cumhuriyet Halk Partisi’nin devamıdır, yoksa CHP’de kalan ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun temsil ettiği çizgi mi?
Bence bu sorunun cevabı yalnızca bugünün siyasi dengeleriyle verilemez.
Cevabı tarihte aramak gerekir.
Çünkü CHP, herhangi bir siyasi partinin adı değildir.
CHP, yüz yıllık Cumhuriyet’in siyasal hafızasıdır.
Bu nedenle bugün yaşanan ayrışmayı yalnızca “Kılıçdaroğlu ile Özgür Özel kavgası” olarak okumak, meseleyi fazlasıyla küçültmek olur.
Asıl mesele, Cumhuriyet Halk Partisi’nin hangi tarihsel çizgide devam edeceğidir.
KILIÇDAROĞLU NEDEN SAVUNULMALI?
Kemal Kılıçdaroğlu’nu savunmak, onun bütün siyasi kararlarını doğru bulmak anlamına gelmez.
Kılıçdaroğlu’nun geçmişte yaptığı hatalar elbette tartışılabilir.
Seçim sonuçları tartışılabilir.
Adaylık süreçleri tartışılabilir.
Parti yönetimi tartışılabilir.
CHP’nin yıllar boyunca neden iktidar olamadığı tartışılabilir.
Ama bugün Kılıçdaroğlu’na yönelik saldırının asıl hedefinin yalnızca Kılıçdaroğlu olmadığını görmek gerekir.
Kılıçdaroğlu bugün aynı zamanda CHP’nin kurumsal devamlılığının ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin tarihsel kimliğinin savunulduğu bir siyasi hattın sembolüdür.
Üstelik yeni parti artık kurulmuştur.
Dolayısıyla Özgür Özel cephesinin “CHP’yi değiştireceğiz” iddiası da artık başka bir anlam taşımaktadır.
Çünkü artık ortada CHP içerisinde sürdürülen bir mücadele değil, CHP’den koparak oluşturulmuş yeni bir siyasi yapı vardır.
Bu nedenle Kılıçdaroğlu’nun “partiyi bölen Erdoğan’a hizmet eder” yönündeki uyarısının da bugün başka bir anlamı vardır. Kılıçdaroğlu daha önce yeni parti girişiminin CHP’yi böleceğini ve bunun iktidarın işine yarayacağını savunmuştu.
Bugün o ayrılık gerçekleşmiştir.
Dolayısıyla artık sorulması gereken soru şudur:
CHP neden bölündü?
Ve daha önemlisi:
Bu bölünmeden kim kazandı, kim kaybetti?
İMAMOĞLU İLE BAŞLAYAN DEĞİŞİM
Bu kopuşu yalnızca Özgür Özel üzerinden okumak da doğru değildir.
Bugünkü tabloya gelinmesinde Ekrem İmamoğlu merkezli siyasal anlayışın da önemli bir rolü vardır.
İmamoğlu’nun siyasal yükselişiyle birlikte CHP’de farklı bir siyasal iletişim dili ortaya çıktı.
CHP’nin geleneksel Cumhuriyetçi, laik, kamucu ve ulus devlet merkezli söylemi yerine daha geniş bir seçmen koalisyonuna ulaşmayı hedefleyen, kimlikleri daha fazla esneten ve siyasi sembolleri öne çıkaran bir anlayış güç kazandı.
Bu stratejinin seçim bakımından anlaşılır tarafları vardır.
Ancak CHP açısından çok daha temel bir sorun ortaya çıktı:
CHP seçmeni genişletirken CHP’nin kendisi ne kadar değişecektir?
Muhafazakâr seçmene ulaşmak başka şeydir.
Muhafazakârlaşmak başka şeydir.
Dindar yurttaşlarla iletişim kurmak başka şeydir.
Laiklik anlayışını sembolik dini görüntüler üzerinden yeniden tarif etmek başka şeydir.
Cuma namazına gitmek elbette kimsenin eleştiri konusu olamaz.
İbadet kişinin kendi tercihidir.
Fakat CHP gibi laik Cumhuriyet’in kurucu partisinde siyasal kimliğin yeniden inşasında dini sembollerin giderek daha fazla kullanılması, doğal olarak siyasi bir tartışma yaratır.
Çünkü CHP’nin tarihsel görevi dindarlıkla yarışmak değildir.
CHP’nin tarihsel görevi, devletin bütün yurttaşlara eşit mesafede durmasını savunmaktır.
İşte İmamoğlu çizgisinin CHP açısından yarattığı temel tartışma burada ortaya çıkmaktadır.
CHP, iktidar olmak için toplumun bütün kesimlerine ulaşmalıdır.
Ama bunu yaparken kendi tarihsel kimliğini eritmemelidir.
Aksi hâlde ortaya çıkan şey, Cumhuriyet Halk Partisi değil; seçim kazanabilmek için kimliğini sürekli yeniden biçimlendiren bir siyasi organizasyon olur.
ÖZGÜR ÖZEL’İN EN BÜYÜK HATASI
Özgür Özel açısından ise sorun daha da büyüktür.
Çünkü Özgür Özel, CHP'nin başına geçtiğinde elinde tarihi bir fırsat vardı.
CHP’yi yeniden yapılandırabilir, parti içindeki bütün kesimleri bir arada tutabilir, sosyal demokrasiyi yeniden tartışabilir, Cumhuriyetçilik ile çağdaş sol siyaseti birleştirebilir ve Türkiye’nin önüne kapsamlı bir gelecek programı koyabilirdi.
Bunun yerine süreç giderek kişisel ve grupsal iktidar mücadelesine dönüştü.
Bugün ise artık sonuç ortadadır:
Özgür Özel CHP’den ayrılmıştır ve yeni parti kurulmuştur.
Bu noktadan sonra “CHP’yi içeriden değiştirme” iddiasının da siyasi anlamı kalmamıştır.
Artık iki ayrı siyasi yapı vardır.
Bu nedenle Özgür Özel’in bundan sonraki siyasi başarısı, CHP’nin mirasına ne kadar sahip çıktığını söylemesiyle değil, kendi kurduğu yeni partinin Türkiye’ye ne önerdiğiyle ölçülecektir.
Yeni partinin “ikinci CHP” olmadığını söyleyen açıklamalar da zaten yeni bir siyasi kimlik iddiasını ortaya koymaktadır.
O hâlde mesele açıktır:
Yeni parti kendi programını ortaya koymalıdır.
Türkiye ekonomisine ne öneriyor?
Sanayileşme politikası nedir?
Kamuculuk konusunda ne düşünüyor?
Laiklik konusunda nerede duruyor?
Ulus devlet konusunda ne düşünüyor?
Federasyon tartışmalarına yaklaşımı nedir?
Lozan ve Montrö konusunda ne söylüyor?
Türkiye’nin Çin ve Rusya ile ilişkisini nasıl kuracak?
Batı ile ilişkileri nasıl yönetecek?
Türk dünyasıyla ilişkileri nasıl geliştirecek?
Yapay zekâ ve dijital dönüşüm konusunda ne yapacak?
Genç işsizliği nasıl çözecek?
Tarımı nasıl yeniden yapılandıracak?
Enerji bağımsızlığı konusunda ne yapacak?
İşte yeni partinin gerçek sınavı budur.
Kılıçdaroğlu’na laf söylemek değil.
CHP’yi suçlamak değil.
Geçmişi tartışmak değil.
Türkiye’ye yeni bir gelecek önermek.
KILIÇDAROĞLU’NUN BUGÜNKÜ POZİSYONU
Kılıçdaroğlu’nun bugün yaptığı en önemli şeylerden biri, tartışmayı parti içi koltuk kavgasından çıkarıp halkın gündemine taşıma iddiasıdır.
Kendisi de yeni parti tartışmaları sırasında “Benim gündemim halkın gündemi” diyerek ekonomik ve sosyal sorunlara dikkat çekmiştir.
Bu yaklaşım küçümsenmemelidir.
Çünkü siyaset yalnızca Ankara’daki parti merkezlerinde yapılmaz.
Siyaset; pazarda, fabrikada, tarlada, şantiyede, emekçinin evinde, emeklinin mutfağında yapılır.
Kılıçdaroğlu’nun bugün önündeki en önemli görev de budur:
CHP’yi yalnızca hukuki bir tartışmanın konusu olmaktan çıkarıp yeniden halkın gündemine taşımak.
Eğer bunu başarabilirse, geçmişte yaptığı hataların çok ötesinde yeni bir siyasi rol üstlenebilir.
Çünkü artık mesele genel başkanlık değildir.
Mesele siyasi hafızadır.
SOSYAL DEMOKRASİ NEDEN YOK OLDU?
CHP’nin bugün yaşadığı krizin bir başka boyutu da sosyal demokrasi meselesidir.
Dünyada klasik sosyal demokrasi modeli büyük ölçüde aşınmıştır.
Refah devletinin finansmanını sağlayan ekonomik yapı değişmiştir.
Sanayi toplumundan dijital topluma geçilmiştir.
Üretim küreselleşmiş, sermaye hareketleri hızlanmış, emek örgütlenmesi zayıflamış, otomasyon ve yapay zekâ çalışma hayatını dönüştürmeye başlamıştır.
Dolayısıyla CHP’nin bugün yapması gereken, 1970’lerin sosyal demokrat programını tekrar etmek değildir.
21. yüzyılın sosyal demokrasisini yeniden tanımlamaktır.
Ama CHP’de bunun yerine liderlik kavgası yapıldı.
Kurultay kavgası yapıldı.
Delege kavgası yapıldı.
Koltuğun kime ait olduğu tartışıldı.
Türkiye’nin geleceğinin ne olacağı yeterince tartışılmadı.
İşte asıl kayıp budur.
CUMHURİYET’İN YENİ ÇAĞDAKİ KARŞILIĞI
Cumhuriyet’i kuran kadrolar kendi çağlarının büyük dönüşümünü doğru okumuşlardı.
Sanayi devriminin dünyayı değiştirdiğini gördüler.
Türkiye’nin geri kalmışlığını yalnızca siyasi bağımsızlıkla çözemeyeceklerini biliyorlardı.
Bu nedenle eğitimden sanayiye, hukuktan tarıma, kadın haklarından kamu yönetimine kadar büyük bir dönüşüm gerçekleştirdiler.
Bugün de aynı tarihsel cesarete ihtiyaç var.
Çünkü yeni bir çağın eşiğindeyiz.
Yapay zekâ, robotik, biyoteknoloji, dijital ekonomi ve yeni enerji teknolojileri dünyayı yeniden şekillendiriyor.
Ama CHP’nin ve yeni partinin tartışması gereken meseleler bunlar olması gerekirken, Türkiye hâlâ “kim genel başkan olacak?” sorusunun etrafında dönen bir siyasete mahkûm ediliyor.
Bu Türkiye’ye yakışmıyor.
YENİ PARTİ BİR FIRSATSA, BUNU GÖSTERMELİDİR
Yeni partinin kurulmuş olması artık geriye dönüş ihtimalini değil, yeni bir siyasi rekabet dönemini ortaya çıkarmıştır.
Bu nedenle yeni partiye düşen görev CHP’ye saldırmak değildir.
CHP’ye alternatif olduğunu göstermek de yalnızca sloganla mümkün değildir.
Yeni parti gerçekten Cumhuriyet’in geleceğini savunacaksa, bunu programıyla ortaya koymalıdır.
Yeni dünya düzeninde Türkiye’nin yerini tanımlamalıdır.
Devletin rolünü açıklamalıdır.
Ekonomik bağımsızlığı savunmalıdır.
Laiklik konusunda açık olmalıdır.
Ulus devlet konusunda açık olmalıdır.
Lozan ve Montrö konusunda açık olmalıdır.
Türkiye’nin Batı Asya’daki rolünü açıkça ortaya koymalıdır.
Çin ve Rusya ile ilişkiler konusunda strateji geliştirmelidir.
Avrupa ile ilişkilerde Türkiye’nin çıkarlarını tarif etmelidir.
Ve en önemlisi:
Cumhuriyet’i geçmişin hatırası değil, geleceğin siyasi projesi olarak yeniden kurmalıdır.
İşte o zaman yeni parti gerçekten anlamlı olur.
KILIÇDAROĞLU’NUN ÖNÜNDEKİ TARİHSEL FIRSAT
Kılıçdaroğlu’nun da önünde artık başka bir görev vardır.
Yeni partinin kurulmasıyla birlikte CHP içerisinde devam eden güç mücadelesinin bir tarafı olmaktan çıkıp, CHP’nin tarihsel kimliğini yeniden ayağa kaldırmak.
CHP’nin Cumhuriyetçi damarını güçlendirmek.
Laikliği yeniden temel bir devlet ilkesi olarak tarif etmek.
Sosyal adaleti yeni ekonomik koşullara göre yeniden düşünmek.
Kamuculuğu 21. yüzyılın teknolojik ve ekonomik şartlarına göre yeniden tanımlamak.
Türkiye’nin bağımsız dış politikasını savunmak.
Ve en önemlisi, CHP’yi günlük polemiklerden çıkarıp yeniden büyük hedeflerin partisi hâline getirmek.
Kılıçdaroğlu bunu başarabilirse, tarih onu yalnızca geçmişte CHP Genel Başkanlığı yapmış bir siyasetçi olarak değil, CHP’nin büyük bir kırılma döneminde tarihsel devamlılığını savunan siyasi aktörlerden biri olarak değerlendirebilir.
TARİHİN SINAVI
Bugün iki ayrı yol ortaya çıkmıştır.
Bir tarafta yüz yıllık CHP ve onun tarihsel mirası vardır.
Diğer tarafta CHP’den ayrılarak kurulmuş yeni bir siyasi yapı vardır.
Artık birbirlerine hakaret ederek siyaset yapmanın hiçbir anlamı yoktur.
Çünkü Türkiye’nin kaybedecek zamanı yoktur.
Yeni dünya düzeni kuruluyor.
Dijital devrim gerçekleşiyor.
Ekonomik güç merkezleri değişiyor.
Çin yükseliyor.
Rusya yeniden büyük güç mücadelesinin merkezinde.
Avrupa kendi geleceğini tartışıyor.
Ortadoğu yeniden şekilleniyor.
Batı Asya’nın önemi artıyor.
Ve Türkiye bütün bu gelişmelerin tam ortasında duruyor.
Böyle bir dönemde CHP’nin iki cenahının birbirine laf yetiştirmesi de, yeni partinin bütün siyasetini CHP karşıtlığı üzerine kurması da Türkiye açısından büyük bir israftır.
Cumhuriyet’in yüz yıllık birikimi kişisel siyasi hesaplaşmalara kurban edilemez.
Kılıçdaroğlu’nun bugün savunduğu çizginin asıl önemi de burada ortaya çıkıyor.
Mesele Kılıçdaroğlu’nun şahsı değildir.
Mesele Özgür Özel’in şahsı da değildir.
Mesele İmamoğlu’nun şahsı hiç değildir.
Mesele Cumhuriyet’in geleceğidir.
CHP’nin tarihsel kimliği korunacak mı?
Laik Cumhuriyet fikri yeni çağda yeniden üretilecek mi?
Sosyal adalet, dijital ekonominin koşullarında yeniden tanımlanacak mı?
Türkiye kendi teknolojisini üreten bağımsız bir ülke olacak mı?
Lozan ve Montrö’nün çizdiği egemenlik zemini korunacak mı?
Türkiye Batı Asya’da kendi çıkarları doğrultusunda güçlü bir aktör hâline gelecek mi?
İşte tarihin asıl soruları bunlardır.
Ve artık herkes kendi yolunu seçmiştir.
Özgür Özel yeni partisiyle kendi siyasi geleceğini kuracaktır.
İmamoğlu kendi siyasal çizgisinin hesabını verecektir.
Kılıçdaroğlu ise CHP’nin tarihsel mirasının sorumluluğunu taşıyacaktır.
Bundan sonra kimsenin bahanesi kalmamıştır.
Çünkü artık kavga bitmiştir.
Yollar ayrılmıştır.
Şimdi herkes kendi programıyla, kendi kadrosuyla, kendi siyasi aklıyla milletin karşısına çıkacaktır.
Ve sandık geldiğinde Türkiye karar verecektir:
Cumhuriyet’in tarihsel birikimini geleceğe taşıyan kim?
Yeni çağın Türkiye’sini kuracak siyasi akıl kimde?
Kim Cumhuriyet’i bir miras olarak taşıyor, kim onu yalnızca bir seçim sloganına dönüştürüyor?
Gerçek siyaset bundan sonra başlayacaktır.
Ve tarih, herkesin kim olduğunu değil;
Türkiye için ne yaptığını yazacaktır.





