DOĞAL TOPLUMDAN DEVŞİRİLMİŞ TOPLUMA,
ORTAK YAŞAMDAN KALABALIK YALNIZLIKLARA
Bir zamanlar insan, hayatta kalmak için başkasına ihtiyaç duyuyordu. Bugün ise başkasına ihtiyaç duymamak için bir hayat kuruyor. Belki de insanlık tarihinin en büyük çelişkilerinden biri burada saklı: İnsan, yaşamını kolaylaştıran bir “uygarlık”kurarken kendisini var eden toplumsal bağları giderek zayıflattı.
İnsan, tarih boyunca yalnızca doğayla mücadele ederek değil, başkalarıyla dayanışarak da var oldu. Paylaşmak, birlikte üretmek, ortak tehlikelere karşı yan yana durmak ve yaşamı kolektif biçimde sürdürmek, toplumsal varoluşun temel unsurlarıydı. Elbette geçmişin doğal toplumlarını kusursuz, eşitlikçi bir cennet olarak görmek doğru değildir. Ancak insanın yaşamını başkalarıyla kurduğu ilişkiler üzerinden anlamlandırdığı gerçeği de göz ardı edilemez.
Zamanla mülkiyetin, iktidarın ve hiyerarşinin belirleyici olduğu toplumsal düzenler gelişti. Toplum yalnızca yaşayan insanların oluşturduğu bir birlik olmaktan çıktı; belirli iktidarların ihtiyaçlarına göre biçimlendirilen bir yapıya dönüştü. Yasalar, gelenekler, aile modelleri, ahlaki kurallar ve toplumsal roller bu dönüşümün araçları hâline geldi. Böylece toplum, kendi içinden doğan ilişkilerle var olan bir yapı olmaktan uzaklaşıp insanı belirli kalıplara sokan bir düzene evrildi.
Doğal toplumdan devşirilmiş topluma geçiş, yalnızca yaşam biçimlerinin değişmesi değil, insanın kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkinin yeniden biçimlendirilmesiydi.
Bu dönüşümün en köklü sonuçlarından biri, hiyerarşinin toplumsal ilişkilere yerleşmesi oldu. Erkek egemen düzen, erkeği karar veren ve hükmeden özne olarak konumlandırırken kadının bedenini, emeğini ve yaşamını denetim altına aldı. Aynı hiyerarşik anlayış, güçsüzü güçlüye, yoksulu zengine, yönetileni yönetene bağımlı kılan ilişkiler üretti. İktidar yalnızca insanların üzerinde yükselmedi; zamanla aileye, dile, ahlaka ve insanın kendisini algılama biçimine de yerleşti.
Dinî yorumlar ve farklı ideolojiler, kimi dönemlerde bu düzenleri kutsallaştırarak ya da kaçınılmaz göstererek yeniden üretilmelerine katkıda bulundu. Böylece tarihsel olarak kurulmuş ilişkiler, sanki insan doğasının değişmez bir parçasıymış gibi sunuldu. Oysa insanın toplumsal olarak öğrendiği pek çok davranış, zamanla sorgulanamaz gerçeklere dönüştürülebilir.
En kalıcı tahakküm, insanın karşısında duran değil, insanın içine yerleşendir. İnsan bir süre sonra kendisini sınırlayan kuralları dışarıdan dayatılmış baskılar olarak değil, kendi özgür iradesinin doğal sonuçları olarak görmeye başlar. İşte iktidarın en derin biçimi, insanın yalnızca davranışlarını değil, arzularını ve hayallerini de biçimlendirebildiği noktada ortaya çıkar.
Modern çağ, bireye özgürlük, bağımsızlık ve sınırsız seçenekler vaat etti. Fakat bu vaatlerin yanında başka bir gerçeklik de büyüdü: Rekabet, güvencesizlik, performans baskısı ve sürekli kendini kanıtlama zorunluluğu. İnsan, giderek kendi hayatının tek sorumlusu ilan edildi; başarısızlığı kendi kusuru, yalnızlığı kendi tercihi, mutsuzluğu kendi yetersizliği sayıldı. Toplumsal sorunlar bireysel problemlere dönüştürüldü. Böylece sistemin ürettiği yaralar, insanın kendi içinde çözmesi gereken kişisel eksiklikler gibi sunuldu.
Bugün şehirler büyüyor, nüfus yoğunlaşıyor, iletişim araçları çoğalıyor. İnsanlar birbirlerine hiç olmadığı kadar kolay ulaşabiliyor; ancak birbirlerine gerçekten temas etmekte zorlanabiliyor. Aynı apartmanda yaşayan insanlar birbirlerini tanımadan yıllar geçirebiliyor. Kalabalık caddelerde binlerce insan yan yana yürüyor ama çoğu, hayatının yükünü paylaşabileceği birini bulamıyor.
Şehir büyür, insan küçülür. Kalabalık artar, tanışıklık azalır.
Modern insanın trajedisi, yalnızca kimsesiz kalması değil, bazen kimsesizliğini kişisel bağımsızlık sanmaya başlamasıdır. Çünkü yalnızlık her zaman özgürlük değildir. İnsan kendi başına yaşamayı seçebilir; bu tercih onun özerkliğinin ve özgürlüğünün ifadesi olabilir. Sorun, yalnız yaşamak değil, insanın dayanışma kurabileceği ilişkilerden yoksun bırakılması ve bu yoksunluğun özgürlük adı altında normalleştirilmesidir.
Aile yapısındaki değişimler, küçülen haneler ve tek kişilik yaşamlar da bu açıdan dikkatle değerlendirilmelidir. Her küçük aile ya da tek kişilik ev toplumsal çözülmenin kanıtı değildir. İnsanlar baskıcı ilişkilerden uzaklaşmak, kendi hayatlarını kurmak ve daha özgür yaşamak için de yalnız yaşamayı seçebilir. Ancak ortak yaşamın ekonomik olarak zorlaştığı, komşuluğun zayıfladığı, dayanışmanın yerini hizmet satın almanın aldığı ve insanların birbirlerine ayıracak zaman bulamadığı bir düzende, bireysel yaşam tercihlerinin arkasındaki toplumsal koşulları sorgulamak gerekir.
Asıl mesele, insanların aynı evde yaşayıp yaşamadığı değil, birbirlerinin hayatında gerçek bir yere sahip olup olmadığıdır. Aynı çatı altında yaşayan insanların birbirine yabancılaşması da mümkündür; farklı evlerde yaşayan insanların güçlü dayanışma ağları kurması da. Toplumsal bağları belirleyen yalnızca mekân değil, ilişkilerin niteliğidir.
Bu yabancılaşmanın en dikkat çekici görünümlerinden biri de genç kuşakların kendi odalarına ve dijital dünyalara çekilmesidir. Gençlerin ekranlara yönelmesini yalnızca teknoloji bağımlılığıyla açıklamak, meselenin derinliğini gözden kaçırmak olur. Çünkü insan, kendisine güvenli bir alan sunmayan dünyadan uzaklaşmak isteyebilir. Gelecek kaygısı, ekonomik belirsizlik, başarı baskısı, dışlanma korkusu ve yüz yüze ilişkilerde yaşanan kırılganlıklar, dijital dünyanın sunduğu kontrollü alanları daha çekici hâle getirebilir.
Ekranlar bu yalnızlığın tek nedeni değildir; kimi zaman onun aracı, kimi zaman sığınağı, kimi zaman da görünür hâle geldiği yerdir. İnsan dijital dünyada binlerce kişiye ulaşırken gerçek hayatta derdini anlatabileceği tek bir kişiden yoksun kalabilir. Sanal kalabalıklar, gerçek yakınlığın yerini tutmadığında bağlantı çoğalırken aidiyet azalır.
Belki de yeni kuşakların odalarına kapanması, yalnızca onların dünyadan kaçışı değil, dünyanın onlara sunduğu yaşam biçimine verilmiş sessiz bir tepkidir.
Bu ihtimal, gençleri suçlamak yerine onlara nasıl bir dünya bıraktığımızı sorgulamamızı gerektirir. Gençlerden topluma katılmalarını isterken onlara nasıl bir toplum sunuyoruz? Dayanışmanın zayıfladığı, başarının insan değerinin ölçüsüne dönüştüğü, hataya tahammülün azaldığı ve herkesin kendi geleceğini tek başına kurtarmaya zorlandığı bir dünyada, birlikte yaşama duygusunu nasıl koruyabiliriz?
Burada mesele geçmişe dönmek değildir. Eski toplumsal biçimlerin her zaman adil olduğunu söyleyemeyiz; ortak yaşam adına bireyi ezen, kadını ikincilleştiren ya da farklılıkları bastıran ilişkileri yeniden üretmek de çözüm olamaz. İhtiyacımız olan, bireyi toplumun içinde eritmeyen ama bireyi yalnızlığa da mahkûm etmeyen yeni bir dayanışma anlayışıdır. Özgürlüğü başkalarından kopmakta değil, başkalarıyla eşit ve onurlu ilişkiler kurabilmekte arayan bir toplumsal tahayyüldür.
Çünkü insan yalnızca kendi ihtiyaçlarını karşılayan bir varlık değildir. Aynı zamanda anlamı ilişkilerinde bulan, acısını paylaşarak hafifleten, sevincini başkalarıyla çoğaltan ve kendisini başkalarının varlığı içinde tanıyan toplumsal bir varlıktır. Sevgi, dayanışma, adalet ve vicdan bu nedenle yalnızca kişisel erdemler değildir; birlikte yaşamanın koşullarıdır. Bu değerler toplumsal düzenin merkezinden uzaklaştığında, geriye işleyen kurumlar ve büyüyen şehirler kalsa bile insanın insana duyduğu ihtiyaç görünmezleşir.
Belki de uygarlığın asıl ölçüsü, ne kadar üretim yaptığı, ne kadar teknoloji geliştirdiği ya da ne kadar büyük şehirler kurduğu değildir. Asıl ölçü, bütün bu gelişmelerin insanları birbirine nasıl bağladığıdır. Bir toplum insanlara daha fazla seçenek sunarken onları daha fazla yalnızlaştırıyorsa, ilerlemenin anlamını yeniden düşünmek gerekir.
Toplumun yeniden kurulması, insanı eski kalıplara döndürmekle değil, insanın birbirine mecbur olduğu için değil, birbirini özgürce seçebildiği için bir arada yaşayabileceği koşulları yaratmakla mümkündür. İnsanların yalnızca aynı yerde bulunmadığı, birbirlerinin yaşamına dokunabildiği; farklılıkların tehdit sayılmadığı, dayanışmanın zayıflık olarak görülmediği bir dünya kurmak zorundayız.
Çünkü insanı özgürleştirmek, onu herkesten bağımsız hâle getirmek değildir. Gerçek özgürlük, insanın başkasına bağımlı bir köle olmadan başkalarıyla bağ kurabilmesidir. Ve belki de demokratik toplum fikri, tam burada başlar: Bireyin özgürlüğüyle ortak yaşamın gücünü birbirinin karşısına koymadan, ikisini birlikte var edebilmekte.
“Uygarlık”bize daha çok şey kazandırırken birbirimizi kaybettirdiyse, şimdi kendimize şu soruyu sormanın zamanı değil mi?
Biz bu kadar şeyi kurarken, birlikte yaşayabileceğimiz dünyayı ne zaman kaybettik?





