İnşa, İnsanın Kendisiyle Hesaplaşmasıdır
Bir düzeni değiştirmek isteyenlerin en zor sınavı, o düzenin karşısında durmak değil, onun zihniyetini kendi içinde yeniden üretmekten kurtulmaktır. İnsan, karşı çıktığı dünyanın alışkanlıklarını, korkularını ve iktidar ilişkilerini farkında olmadan kendi kişiliğinde taşıyabilir. Böylece mücadele eder ama dönüşmez; değişimi savunur ama değişimin gerektirdiği dönüşümden kaçar. Oysa inşa, yalnızca yeni bir düzen kurmak değil, o düzeni kurabilecek insanı, iradeyi ve yaşam kültürünü yaratmaktır.
Peki, mücadele içinde kırılmış, yorulup köşesine çekilmiş, korkularına yenilmiş, maddi imkânların rahatlığına sığınmış ya da kendisine ayak uyduramayanlardan uzaklaşarak kendi yalnızlığına kapanmış bir insan yeniden inşacı olabilir mi? Elbette olabilir; ancak bunun yolu geçmişteki konumuna, birikimine veya mücadele hatıralarına sığınmaktan değil, kendisiyle yüzleşmekten geçer. Çünkü inşacı olmak, geçmişte ne olduğuyla değil, bugün neyi değiştirmeye cesaret edebildiğiyle ölçülür.
Ne var ki inşa sorununun daha derin bir boyutu vardır: Gidip geldiği hâlde değişmeyen insanın dönüşü, gerçekten bir kazanım mıdır? Eski ilişkileriyle gidip eski ilişkileriyle dönen, eski zihniyetini, alışkanlıklarını ve muhafazakârlığını olduğu gibi koruyan; dar bakışını, dışlayıcı tutumunu ve kapsayıcılıktan uzak yaklaşımını aşamayan biri, inşaya ne katabilir? Eğer insanın yolculuğu zihninde, kişiliğinde ve ilişkilerinde hiçbir iz bırakmıyorsa, fiziksel olarak geri dönmüş olması neden bir gelişme sayılsın? Değişimin içinden geçip değişmeden dönmek, bazen yol almaktan çok, kendi sınırlarına geri dönmektir.
Elbette hiç kimse geçmişinden bütünüyle arınmış olarak gelmez. Sorun, geçmişi taşımak değil, geçmişi sorgulanamaz bir ölçüye dönüştürmektir. Deneyim, yeni düşüncelere açıldığında birikimdir; eski ilişkileri ve ayrıcalıkları korumaya yarandığında ise prangaya dönüşür. Gelenek, kendini yenileyebildiğinde toplumsal hafızadır; değişimin önüne dikildiğinde muhafazakâr bir dirence dönüşür. Birikimin değeri, ne kadar eski olduğunda değil, yeninin doğuşuna ne kadar katkı sunduğunda saklıdır.
İnşa, herkesi olduğu hâliyle içeri almakla tamamlanmaz; insanları dönüşümün öznesi hâline getirmekle anlam kazanır. Aksi hâlde kapsayıcılık adına eski alışkanlıklar korunur, birlik adına farklılıklar bastırılır, deneyime saygı adına eleştiri susturulur ve geçmişin insanları, geleceğin kurucularıymış gibi yeniden merkeze yerleştirilir. Oysa kapsayıcılık, her yaklaşımı sorgusuzca kabul etmek değil; farklılıkları ortak bir demokratik yaşam içinde dönüştürebilecek zemini yaratmaktır. İnşa, kapıları açık tutarken ölçülerini kaybetmemeyi de gerektirir.
Asıl sorun insanın yorulması, kırılması veya geri çekilmesi değildir. Sorun, bunları kalıcı bir yaşam biçimine dönüştürmesi; korkusunu gerekçeye, rahatlığını ayrıcalığa, kırgınlığını dışlamaya, geçmişteki emeğini bugünkü sorumluluktan kaçışın dayanağına çevirmesidir. İnsan, kendi içindeki dönüşüm ihtiyacını terk ettiğinde geçmişteki mücadelesinin hatırasını koruyabilir; fakat o mücadelenin kurucu gücünü yitirebilir.
Çünkü inşa, yalnızca karşısındaki güce direnmek değil, kendi içindeki iktidarı da sorgulamaktır. Başkasının özgürlüğünü kendi konumuna tehdit sayan, yeni insanların önünü açmak yerine geçmişteki yerini korumaya çalışan, eleştiriyi gelişmenin imkânı değil otoritesine yönelmiş bir saldırı olarak gören kişi, yeniyi kurmaktan çok eskiyi yeniden üretir. Değişimin önündeki engeller her zaman karşı cephede değildir; bazen değişimin içinde yer alıp değişmemekte direnenlerin zihninde ve ilişkilerinde saklıdır.
Bu nedenle her tarihsel fırsat, yalnızca yeni bir politik hamleyi değil, yeni bir insanın ortaya çıkışını da zorunlu kılar. İnşa, eskiyi yıkmaya hazır olmak kadar, eski benliğinin ayrıcalıklarından vazgeçmeye de hazır olmaktır. Aksi hâlde yeni bir gelecek kurma iddiası, eski dünyanın yeni koşullardaki devamına dönüşür.
Gerçek inşacı, geçmişini inkâr eden değil, geçmişinin esiri olmayandır; farklılıkları tehdit sayan değil, ortak yaşamın zenginliğine dönüştürendir; kendisine yer açılmasını bekleyen değil, başkalarının da yolunu açandır. Çünkü yeninin ölçüsü, kaç kişinin geri döndüğü, kaç kişinin bir araya geldiği ya da hangi eski kadroların yeniden sahneye çıktığı değildir. Asıl ölçü, neyin değiştiği, hangi ilişkilerin aşıldığı ve nasıl bir toplumsal iradenin doğduğudur.
İnsan değişmeden ilişkiler, ilişkiler değişmeden zihniyet, zihniyet değişmeden de gerçek bir inşa değişmez. Yeni, yalnızca başka bir düzen değil; gücü paylaşabilen, korkularıyla yüzleşebilen, geçmişini aşabilen ve kendi varlığını başkalarının özgürleşmesiyle büyütebilen insanın ortaya çıkışıdır. İnşa, işte bu insanın kendisini değişimin dışında tutmaktan vazgeçtiği yerde başlar.





