Ortadoğu Yeniden Kuruluyor: Türkiye Barışa Hazır mı?
Ortadoğu yeniden kuruluyor. Sınırlar aynı kalsa bile siyasal dengeler değişiyor, eski ittifaklar çözülüyor, yeni ilişkiler ortaya çıkıyor. Dün birbirini yalnızca güvenlik penceresinden gören aktörler bugün aynı masanın etrafında konuşmak zorunda kalıyor. Şam’ın geleceği, Kürtlerin Suriye’deki konumu, Türkiye’nin güvenlik politikaları ve bölgede oluşan yeni güç dengeleri artık birbirinden bağımsız başlıklar değil. Hepsi aynı büyük sorunun parçaları: Ortadoğu’nun yeni düzeninde Türkiye nasıl bir yerde duracak?
Tam da bu nedenle Türkiye’de yaşanan gelişmeleri yalnızca Ankara’nın iç siyaseti üzerinden okumak eksik kalır.
Devlet Bahçeli’nin açıklamalarıyla yeniden görünür hale gelen barış tartışması, ardından Cemil Bayık’ın açıklamaları, siyasal alanın yeniden hareketlendiğini gösteren önemli işaretler olarak okunabilir. Fakat burada asıl mesele, kimin ne söylediğinden daha büyüktür. Asıl mesele, Türkiye’nin yıllardır güvenlik ve çatışma ekseninde ele aldığı Kürt meselesini gerçekten siyasal bir mesele olarak ele alıp alamayacağıdır.
Çünkü barış yalnızca silahların susması değildir.
Silahların susması bir başlangıç olabilir ama barışın kendisi değildir. Barış, silahların neden ortaya çıktığını, hangi toplumsal ve siyasal sorunların çözümsüz kaldığını ve bundan sonra bu sorunların hangi demokratik mekanizmalarla çözüleceğini konuşabilmektir. Hukuk bunun için vardır. Siyaset bunun için vardır. Meclis bunun için vardır.
Bu nedenle gündeme gelen çerçeve yasanın onaylanıp onaylanmaması meselesi, teknik bir hukuk tartışmasının çok ötesindedir. Çünkü çatışmalı süreçlerden barışçı süreçlere geçişlerde en büyük sorunlardan biri güvendir. Taraflardan biri bugün atılan adımın yarın başka bir siyasi konjonktürde geri alınacağından endişe ediyorsa, silahların susması bile kalıcı bir güven üretmeyebilir.
Barışın bir hukuku yoksa, barışın güvencesi de yoktur.
Türkiye’nin önündeki temel mesele tam da budur. Devlet, Kürt meselesini yalnızca güvenlik politikalarının konusu olmaktan çıkarıp demokratik siyasetin konusu haline getirebilecek mi? Kürtler de kendi siyasal geleceklerini Türkiye’nin demokratikleşmesiyle birlikte düşünerek yeni bir siyasal zemin oluşturabilecek mi? Çünkü gerçek bir çözüm yalnızca devletin yaklaşımının değişmesiyle değil, toplumun ve siyasal aktörlerin de eski düşünme biçimlerinden çıkmasıyla mümkün olabilir.
Suriye’deki gelişmeler bu soruyu daha da önemli hale getiriyor.
Ahmed el-Şara’nın Şam’daki konumu ve Suriye’nin geleceği tartışılırken Kürtlerin Suriye’deki siyasal ve toplumsal varlığı artık görmezden gelinebilecek bir başlık değil. Mazlum Abdi’nin danışmanlık ya da danışma mekanizmaları içerisinde anılması da bu yeni dönemin yalnızca askeri dengeler üzerinden okunamayacağını gösteriyor. Burada asıl dikkat çekici olan tek tek kişilerin hangi pozisyonda bulunduğundan çok, dün birbirinden uzak duran aktörlerin bugün aynı siyasal denklemin içerisinde birbirini hesaba katmak zorunda kalmasıdır.
Bu değişim Türkiye açısından da yeni bir gerçeklik yaratıyor.
Ankara’nın Suriye’ye yalnızca güvenlik penceresinden bakarak hareket etmesi giderek daha zor bir zemine dönüşüyor. Çünkü Suriye’de yaşanan her gelişmenin Türkiye’nin Kürt meselesiyle doğrudan veya dolaylı bir bağlantısı bulunuyor. Şam ile Kürtler arasındaki ilişkinin nasıl şekilleneceği, Türkiye’nin güvenlik anlayışını da etkileyecek. Türkiye’nin içeride Kürt meselesini nasıl ele alacağı ise Suriye’deki gelişmelere bakışını belirleyecek.
Yani artık içerisi ile dışarısı birbirinden ayrılabilecek durumda değil.
Türkiye’nin yıllardır karşı karşıya olduğu temel paradoks burada ortaya çıkıyor: Kürt meselesini çözmek için demokrasiye duyarlı hale gelmesi gereken bir devlet, bölgesel gelişmeler nedeniyle her geçen gün daha fazla demokratik siyasete ihtiyaç duyuyor. Çünkü Ortadoğu’da yalnızca askeri güçle kalıcı bir düzen kurmak giderek daha karmaşık hale geliyor. Devletlerin yanında toplumlar, halklar, yerel yönetimler ve farklı siyasal aktörler de yeni düzenin belirleyicileri haline geliyor.
Tam da bu noktada Bahçeli’nin açıklamalarının taşıdığı siyasal anlam önem kazanıyor. Fakat açıklamaların kendisinden daha önemli olan, bu açıklamaların somut bir siyasal ve hukuki sürece dönüşüp dönüşmeyeceğidir. Aynı şekilde Cemil Bayık’ın açıklamaları da yalnızca bir karşılık olarak okunmamalı; örgütlü Kürt siyasetinin bu yeni döneme ilişkin beklentileri ve yaklaşımı açısından değerlendirilmelidir.
Sözlerin tarihi vardır ama siyasetin asıl sınavı sözlerden sonra başlar.
Türkiye geçmişte çok kez umut yaratan cümleler duydu. Sonra süreçler kesildi, güven zedelendi ve toplum yeniden çatışmanın içine çekildi. Bu nedenle bugün insanların en çok sorduğu soru “Barış olacak mı?” sorusundan önce başka bir sorudur:
Bu kez barışın bir güvencesi olacak mı?
Çünkü toplum artık yalnızca iyi niyet beyanı istemiyor. Hukuki güvence, demokratik siyaset alanı, Meclis’in rolü, siyasal aktörlerin sorumluluğu ve sürecin şeffaflığı konusunda somut bir zemin görmek istiyor.
Çerçeve yasa tartışmasının önemi de tam burada ortaya çıkıyor. Eğer gerçekten yeni bir dönemden söz ediliyorsa, yeni dönemin eski hukuki zihniyetle yürütülmesi mümkün değildir. Barış, yalnızca tarafların birbirine güvenmesiyle değil, toplumun da geleceğine güvenebilmesiyle kalıcı hale gelir.
Fakat burada Kürt siyaseti açısından da bir soru sormak gerekiyor.
Yeni bir Türkiye ve yeni bir Ortadoğu şekillenirken eski siyasal alışkanlıklarla yeni bir gelecek kurulabilir mi? Kürt siyaseti de kendi içerisinde eleştiri, özeleştiri, demokratik katılım ve toplumsal örgütlenme sorunlarını daha açık biçimde tartışmak zorunda. Çünkü demokratik toplum yalnızca devletten demokrasi istemekle kurulmaz. Toplumun kendisinin de demokratikleşmesi gerekir.
Devletin dönüşümü ile toplumun dönüşümü birbirinden koparılamaz.
Belki de bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu en büyük mesele budur. Eski devlet aklı ile yeni Ortadoğu aynı dünyada uzun süre birlikte yürüyemez. Bölge değişirken Türkiye’nin değişmemesi, yalnızca Kürt meselesini değil, Türkiye’nin bölgesel konumunu da zorlaştıracaktır.
Ama değişimden söz etmek de yeterli değildir. Asıl ihtiyaç zihniyet dönüşümüdür.
Çünkü eski devlet aklı yalnızca devlet kurumlarında yaşamaz. Toplumun içinde de yaşar. Kürde bakışta, farklı olana bakışta, siyasete bakışta, eleştiriye bakışta, muhalefete bakışta, hatta birbirimizin özgürlüğüne bakışta kendisini yeniden üretir.
Bu nedenle gerçek barış, yalnızca Ankara’da kurulacak bir masanın işi değildir. Barışın asıl zemini toplumun kendisidir.
Türkiye’nin önünde bugün bir tercih değil, tarihsel bir eşik bulunmaktadır. Ya Ortadoğu’nun yeniden şekillenen gerçekliğini eski güvenlik paradigmalarıyla karşılamaya çalışacak ya da demokratik siyasetin alanını genişleterek yeni dönemin aktörlerinden biri olmayı tercih edecektir.
Burada “barış” kelimesini romantikleştirmeye de gerek yok. Barış kolay değildir. Çünkü barış, herkesin bir şeylerden vazgeçmesini gerektirir. Devletin mutlak güvenlik anlayışından, siyasetin mutlak güç arayışından, toplumun birbirini düşmanlaştıran ezberlerinden vazgeçmesini…
Barış biraz da herkesin kendi duvarından bir taş çekebilmesidir.
Ortadoğu yeniden kurulurken Türkiye’nin önündeki soru artık yalnızca “Kürt meselesi nasıl çözülecek?” değildir. Daha büyük soru şudur: Türkiye, kendi içindeki eski siyasal düzeni aşabilecek mi?
Çünkü Suriye’de yeni dengeler kurulurken, Şam ile Kürtler arasındaki ilişkiler yeniden şekillenirken, kimi aktörlerin bölgesel denklemdeki rolü tartışılırken ve Ankara’da barış konusunda yeni sözler söylenirken Türkiye’nin önünde tarihsel bir fırsat kadar tarihsel bir sorumluluk da bulunuyor.
Barışın yolu artık yalnızca silahların sustuğu yerden geçmiyor.
Barışın yolu hukuktan, siyasetten, demokratik toplumdan ve birbirinin özgürlüğünü tehdit olarak görmeyen yeni bir siyasal akıldan geçiyor.
Ve belki de bugün Türkiye’nin kendisine sorması gereken en yalın soru şudur:
Ortadoğu yeniden kurulurken biz eski dünyayı korumaya mı çalışacağız, yoksa yeni dünyanın demokratik öznesi mi olacağız?
Geleceğin cevabı, söylenen sözlerden çok, bu soruya verilecek siyasal ve hukuki karşılıkta saklıdır.





