İNSANLAŞMAK: GÖRÜNENİN ÖTESİNDEKİ HAKİKATİ GÖREBİLMEK
İnsan, dünyaya gelmekle var olur; fakat insanlaşmak, doğmuş olmanın çok ötesinde bir yolculuktur. Bu yolculuk, insanın kendisini tanımasıyla başlar, kendi varlığını bilinçle inşa etmesiyle derinleşir ve dünyayla kurduğu ilişkiyi dönüştürmesiyle anlam kazanır. Çünkü insan yalnızca yaşayan bir varlık değil, nasıl yaşaması gerektiğini sorgulayabilen, kendisini yeniden yaratabilen ve varlığına anlam kazandırabilen bir öznedir.
İnsanın kendisini inşa etmesi, öncelikle kendi tarihini, kültürünü, toplumsal ve siyasal gerçekliğini tanımasını gerektirir. Nereden geldiğini, hangi değerlerin içinde biçimlendiğini, hangi tarihsel hafızayı taşıdığını bilmeyen insan, kendi varlığını başkalarının oluşturduğu anlamlar üzerinden yaşamaya mahkûm olur. Oysa bilinçli insan, miras aldığı kimliği sorgular, geçmişiyle yüzleşir, öğrenir, seçer ve öğrendiklerini iradesine dönüştürür. Düşüncesini eylemiyle buluşturur; inandığı değerleri yaşamında temsil ederek kendi varlığının sorumluluğunu üstlenir. Böylece var olmak, edilgen bir durum olmaktan çıkar, bilinçli bir varoluş eylemine dönüşür.
Ancak insanın kendisini inşa etmesi, yalnızca kendi sınırları içinde gerçekleşemez. Kendi özgürlüğünü başkasının özgürlüğünden ayıran, kendi hakikatini başkasının hakikatinden üstün gören bir insanın gelişimi eksik kalır. Bu nedenle insanın demokratikleşmesi, yalnızca siyasal bir tercih değil, varoluşsal bir dönüşümdür. Kadınla eşitlik temelinde ilişki kurmak, farklı kimliklere, inançlara ve düşüncelere yaşam alanı açmak, doğanın ve bütün canlıların yaşam hakkını gözetmek bu dönüşümün ayrılmaz parçalarıdır. Özgürlük, yalnızca talep edilen bir hak değil, insanın ilişkilerinde, davranışlarında ve ahlakında bedenleştirmesi gereken bir yaşam biçimidir.
Bu özgürlük anlayışı, insanı kaçınılmaz olarak toplumsallaşmaya ve sosyalistleşmeye taşır. Çünkü insanın gerçek zenginliği yalnızca sahip olduklarında değil, paylaşabildiklerinde, çoğaltabildiklerinde ve başkalarının yaşamına katabildiklerinde ortaya çıkar. Burada sözünü ettiğimiz sosyalizm, kaba materyalist bir eşitlik anlayışından ibaret değildir. Kültürel, entelektüel, estetik ve ahlaki gelişimi de içeren; dayanışmayı, empatiyi, paylaşmayı ve ortak yaşam sorumluluğunu esas alan bir insan anlayışıdır. Irk, cinsiyet, din, dil ve inanç ayrımı yapmadan insan onurunu savunmak; kendi geleceğini başkasının geleceğini daraltarak kurmamak; başkasının acısını kendi varlığından bağımsız görmemek bu insanın temel özellikleridir.
Fakat insanlaşmanın daha derin bir boyutu vardır ki bütün bu özellikleri birbirine bağlar: Hissiyat, sezgi ve öngörü gücü.
İnsan yalnızca bilen, düşünen, analiz eden ve tepki veren bir varlık olarak kalmamalıdır. Yaşamın henüz görünür hale gelmemiş işaretlerini okuyabilmeli, olayların arkasındaki ilişkileri hissedebilmeli, bugünün içinde geleceğin izlerini görebilmelidir. Bunun için akıl kadar vicdana, bilgi kadar sezgiye, deneyim kadar duyarlılığa ihtiyaç vardır. Çünkü bazı gerçekler henüz açıkça ortaya çıkmadan hissedilebilir; bazı toplumsal kırılmalar, ahlaki aşınmalar ve tarihsel değişimler, ancak derin bir insanlık duyarlılığıyla önceden fark edilebilir.
İşte burada insanlaşmanın belki de en yüksek biçimi ortaya çıkar: İnsanın yalnızca gerçeği bilmesi değil, gerçeğin henüz görünür olmadığı yerde onun yaklaşan izlerini hissedebilmesi; görünenin ötesine geçerek görünenin içindeki hakikati görebilmesi.
Çünkü görünen her zaman hakikatin kendisi değildir. Bazen gerçeklik, hakikati örten bir yüzeye dönüşür. İnsan, o yüzeyin arkasındaki çelişkileri, saklı nedenleri, bastırılmış gerçekleri ve henüz doğmamış ihtimalleri kavrayabildiği ölçüde derinleşir. Bu, gerçeklikten kaçmak ya da hayal edilen bir dünyaya sığınmak değildir. Tam tersine, gerçekliğin içine daha derin nüfuz ederek onun henüz açığa çıkmamış anlamlarını keşfetmektir.
Böyle bir insan yalnızca olayları yorumlamaz; onların nereye doğru evrildiğini de sezer. Yalnızca sorunları teşhis etmez; doğmadan önce çözümün imkânlarını arar. Yalnızca bugünün insanı değildir, geleceğin sorumluluğunu da bugünden hisseder. Onun sezgisi bilgiden, bilgisi vicdandan, vicdanı özgürlükten, özgürlüğü de ortak yaşam sorumluluğundan beslenir.
Bu nedenle insanlaşma, birbirinden kopuk erdemlerin bir araya getirilmesi değildir. Tarih bilincinin, özgürlük iradesinin, demokratik ahlakın, toplumsal dayanışmanın, entelektüel derinliğin ve güçlü hissiyatın tek bir varoluşta bütünleşmesidir.
İnsan kendisini tamamlanmış görmemelidir. Çünkü kendisini tamamlanmış kabul eden, değişme ve öğrenme ihtiyacını da kaybeder. Gerçek insan, kendi eksikliğiyle yüzleşebilen, yanılabileceğini kabul eden, başkasından öğrenen ve gerektiğinde kendisini yeniden kurabilen insandır.
Belki de insanın en büyük yeteneği dünyayı değiştirmeden önce kendisini değiştirebilmesi; en büyük özgürlüğü ise henüz dönüşmemiş olanı dönüştürebilme iradesidir.
İnsan olmak bir başlangıçtır. İnsanlaşmak, görünenin ötesindeki hakikati aramak, onu hissetmek ve henüz gerçekleşmemiş olanın imkânlarını kendi yaşamında eyleme dönüştürmektir. İnsan, kendisini inşa ederken yalnızca kendisini değil, geleceğin insanını ve yaşayacağı dünyanın ihtimallerini de inşa eder.





