ULAŞILMAZLIĞIN EGOSU, VİCDANIN YOKLUĞU
Modern insanın egosu ve gündelik hayatın küçük iktidarları
Bir düşünün: Sabah uyanır uyanmaz telefonuna uzanan, WhatsApp mesajlarını kontrol eden, sosyal medyada dolaşan, paylaşımları beğenen, yorum yapan, hatta başkalarının hayatını anbean takip eden bir insan… Ama kendisini arayan arkadaşına, yakınına ya da dostuna geri dönmek için bir türlü zaman bulamıyor. Aradan saatler, bazen günler geçiyor. Telefon hâlâ elinde, sosyal medya hâlâ aktif, ama arayana dönüş yok.
Sonra karşılaştığınızda o tanıdık cümle: “Çok yoğundum, kusura bakma.”
İnsan ister istemez soruyor: Neye yetişemedin? Sosyal medyaya mı, başkalarının hayatına mı, yoksa sana ulaşmaya çalışan bir insana mı?
Elbette herkesin kendine ait zamanı, sınırları ve konuşmak istemediği anları olabilir. Mesele bu değil. Mesele, bir insanın sürekli iletişim hâlindeyken bazı insanlara karşı özellikle iletişimsiz kalabilmesi. Üstelik bunu sıradan bir davranışa, zamanla da bir ilişki biçimine dönüştürmesi.
Bugün bazı insanlar yalnızca meşgul oldukları için değil, ulaşılmaz olmayı sevdikleri için cevap vermiyor. Çünkü ulaşılabilir olmak yerine aranır olmayı, ilişki kurmak yerine ilgi görmeyi, karşılıklı yakınlık yerine tek taraflı önemsenmeyi tercih ediyorlar. Sanki bir mesaja hemen dönmek değerlerini düşürecek, bir telefonu açmak statülerini zedeleyecekmiş gibi davranıyorlar.
Böylece basit bir iletişim davranışı, egonun küçük bir gösterisine dönüşüyor.
Aslında burada tuhaf bir çağ hastalığıyla karşı karşıyayız: İnsanlar kendilerini önemli hissetmek için başkalarını önemsiz hissettirmeye ihtiyaç duyuyor. Bekletmekten, peşinden koşturmaktan, merak ettirmekten, karşısındakinin kendisini düşünmesini sağlamaktan gizli bir tatmin üretiyorlar.
Bir bakıma ilgiyi kendileri dağıtmak istiyor, ama ilgiyi başkalarından sürekli bekliyorlar.
İşte gündelik hayatın küçük iktidarları tam da böyle kuruluyor. Ne makama ne paraya ne de resmî bir yetkiye ihtiyaç var. Bazen yalnızca açılmayan bir telefon, cevapsız bırakılan bir mesaj ya da günlerce sürdürülen bir sessizlik yetiyor. Karşısındaki insanın zamanını, merakını ve duygusunu kendi kontrolünde tutabildiğini sanıyor.
Oysa bu, güç değil; çoğu zaman egonun sıradan bir gösterisidir.
Üstelik bu davranışın karşı tarafta yarattığı duyguyu da pek düşünmüyoruz. Belki bir arkadaşımız bizi merak etti. Belki bir yakınımızın anlatacak bir derdi var. Belki bir insan yalnızca sesimizi duymak istedi. Ama biz, kendi önem duygumuzla meşgul olduğumuz için onun neden aradığını bile merak etmiyoruz.
Bir süre sonra arayan insan da vazgeçiyor. Önce tekrar arıyor, sonra mesaj yazıyor, ardından bekliyor. Cevap gelmeyince susuyor. Bir daha aramıyor. Böylece bir ilişki büyük bir tartışmayla değil, küçük ilgisizliklerin birikmesiyle tükeniyor.
Belki de modern insanın en büyük çelişkilerinden biri burada: Herkes anlaşılmak istiyor ama kimse anlamak için yeterince zaman ayırmıyor. Herkes değer görmek istiyor ama başkasına değer vermenin sorumluluğunu aynı ölçüde taşımıyor. Herkes hatırlanmak istiyor ama hatırlamak için çaba göstermiyor.
Bu yalnızca bir nezaket sorunu değil; benlik algısının, ilişki kültürünün ve toplumsal vicdanın sorunudur.
Çünkü insanın karakteri yalnızca büyük kararlarında, toplumsal olaylar karşısındaki tavrında ya da savunduğu siyasi düşüncelerde ortaya çıkmaz. Bazen bir garsona nasıl davrandığında, bir arkadaşının mesajına dönüp dönmediğinde, verdiği sözü tutup tutmadığında, kendisini bekleyen insanı ne kadar önemsediğinde de ortaya çıkar.
Kitap okumak, eğitimli olmak, entelektüel tartışmalara katılmak insanı kendiliğinden kültürlü ve demokrat yapmaz. Başkasının varlığını hesaba katmayan bir insanın kültürel birikimi, çoğu zaman yalnızca kişisel donanımıdır. Çünkü gerçek kültür, bilginin davranışa; değerlerin gündelik hayata dönüşebilmesidir.
Aynı çelişki demokrasi konusunda da karşımıza çıkıyor. Otoriterliği eleştiriyoruz ama kendi ilişkilerimizde küçük otoriteler kuruyoruz. Eşitlikten söz ediyoruz ama karşımızdakini kendimizden aşağıda bir yerde konumlandırabiliyoruz. Özgürlük istiyoruz ama başkasının duygusunu, zamanını ve beklentisini önemsemiyoruz.
Devleti eleştirirken kendi ilişkilerimizde küçük bir devlet gibi davranıyoruz.
Oysa demokratik kişilik, yalnızca başkalarının haklarını savunmak değil, kendi egosuna da sınır koyabilmektir. Her şeyi kendi etrafında döndürme alışkanlığından vazgeçmek, karşısındaki insanı da en az kendisi kadar değerli görebilmektir.
Burada birey olmakla bireyci olmak arasındaki farkı da yeniden düşünmek gerekiyor. Birey olmak kendi özgürlüğünün ve sorumluluğunun bilincinde olmaktır. Bireycilik ise bazen başkasının varlığını kendi konforuna engel olarak görmeye kadar varabiliyor.
Ben büyürken biz küçülüyor. Kişisel alanlarımız genişlerken ortak yaşam alanlarımız daralıyor. İletişim araçlarımız çoğalırken birbirimize gösterdiğimiz özen azalıyor.
İnsanların birbirine ulaşamadığı bir çağda değiliz; insanların birbirine ulaşmak istemediği, ama herkesin kendisine ulaşılmasını beklediği bir çağdayız.
Bunun bedelini de ilişkilerimiz ödüyor. Dostluklar yüzeyselleşiyor, yakınlık azalıyor, güven aşınıyor. İnsanlar birbirlerinden uzaklaşırken çoğu zaman bunun nedenini büyük olaylarda arıyor. Oysa bazen bir dostluğu bitiren şey büyük bir ihanet değil, defalarca cevapsız bırakılmış bir telefondur.
Elbette her çağrıya cevap vermek zorunda değiliz. Ancak konuşamayacağını söylemek başka, insanı bilerek belirsizlikte bırakmak başkadır. Birincisi kişisel sınırdır; ikincisi kimi zaman duygusal hoyratlık, kimi zaman da üstünlük arayışıdır.
Belki de kendimize artık daha dürüst sorular sormalıyız: Gerçekten bu kadar mı meşgulüz? Yoksa başkalarının bize ihtiyaç duymasından, bizi beklemesinden ve bizim peşimizden gelmesinden hoşlanan bir benlik mi geliştirdik?
Çünkü insanın değerini kaç kişinin aradığı değil, kendisini arayan insanlara nasıl davrandığı belirler.
Telefonlarımız akıllandı, iletişimimiz hızlandı, dünyamız küçüldü. Ama bütün bu teknolojik ilerlemenin ortasında birbirimize karşı daha duyarlı, daha anlayışlı ve daha vicdanlı olabildik mi?
Belki de asıl mesele budur.
Bir insanı bekleterek büyüyemezsiniz. Ulaşılmaz olarak değer kazanamazsınız. Başkasını önemsizleştirerek kendinizi önemli kılamazsınız.
Çünkü bazen cevap vermediğimiz şey bir telefon değil, bize ulaşmaya çalışan bir insandır. Ve insanı görmezden gelmeye alışan bir çağda, en büyük yoksulluk iletişim eksikliği değil, vicdan eksikliğidir.





